BİLGECE BAKIŞ
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

İMAN IN YARARLARI 1A L2

Tarih 09/Ekim/2011, 17:03 Editör BİLGE BİLGE

http://www.islamivideolar.org/kategori:9_imanin-dereceleri.html

...Allaha imanın maddi ve manevi faydaları

ALLAH A İMANIN YARARLARI

                           İman,insana soyut düşünmeyi öğretir"

 1-"Iman, muminin göz nurudur.. Dünya ve Ahiretini aydınlatır."

2-"Ey GönüL! İnsanın İMANI, Onun Uğrunda Yaptığı Fedakarlıklarla Ölçülür.."Hz.Mevlana

 

3-"Allah aşkı derya deniz gibidir. Kendi meşrebince her insan ondan su alır. Fakat kimin ne...kadar su alacağı kabının büyüklüğüne bağlıdır. Kiminin kabı fıçıdır, kiminin kova, kiminin kırbadır, kiminin matara..." (Elif Şafak)

4-"Güzel gören güzel düşünür Güzel düşünen hayatından Lezzet alır "

5---Allah'ım! bana imanda 'mutlak itaati' bağışla ki, dünyada 'mutlak isyan' içinde olayım... (ali şeriati)(Kötülüklere,tavizsiz isyan)

 

  6- “Ruh özgür değilse, beden zaten hapiste demektir. Ve ruh özgürlüğüne kavuşamadığı sürece bedenin kurtuluşu için gösterilen tüm gayretler boşunadır.”

7- İmana gel ki, elemden emin olasın. Kadere teslim ol ki selamette kalasın.Kaderine razı ol ki rahat edesin"

8-"Sizi harekete geçirmeyen imanın, sizi sırattan geçirmesine imkan yoktur. "(Hz. Mevlana)

9- “Hayatta, yaşanmaya değecek bir anlam bulamayanlar, gerçekte yaşamıyor, yaşıyormuş gibi yapıyorlar.”

     * Bir şeyi Allah tan koparmadıkça ,Oraya günah-yanlışı-baskıyı sokamazsınız.(Malum terör örgütünün ateist yayınlar yapması,inançsızlığı yerleştirmeye çalışması bundandır.Aldatma-Kumar-.)…Bir kişiyi Allah tan koparmadıkça içki,uyuşturucu kullandırabilir misiniz? O na vatanını sattıramazsınız..

    -Bundan 200 yıl önce şimdi ki kirlilikten bahsedilseydi “sular içmekle biter mi?Koca sular kirlenir mi”denirdi ancak şu zamanımızda dünya nın kirlenmesinin ötesinde uzay kirletilmeye başlandı.

   -Saati müsl buldu,saatli bombayı Allah inancın dan uzak olanlar  buldu.İstanbul un fethinde büyük topları  Fatih sultan Mehmet  geliştirdi,diğerleri bununla  insanları yok ettiler..Lagerı hasan Çelebı füze yaptı,Ancak diğer inanç sahipleri onunla saldırdı..Misket bombasını muslümanlar  buldu.(II suleyman’ a sunuldu) ancak onlar bununla milyon milyon insan öldürdü-yor...Afrika nın özgür insanları,sömürge savaşlarıyla birlikte Afirika’dan kafeslerde gemilerle Avrupa ya tasındı.Yolda ,açlık ve susuzluktan ölen insan sayısı 19 mılyondur kı bu insanlar analarından özgür ve insan olarak doğmuşlardır..Allah tarafından değerli kılınmışlardı...Bu ve bunun  gibi insanlık kıyım ve yıkımları Allah tan kopunca ya da bilgi teknik kötülerin ellerinde olunca ortaya çıktı...Kur an da bu durumlar:Firavun kıssasında bizlerin gözleri önüne serilmektedir;adeta Allah tan bağımsız güç,para,Fravunlaşır,Nemrutlaşır,vahşileşir.Firavun yetiştirir.Allah ile iletişim içindeki güç ise Süleyman peygamberin hayatıyla,Davut peygamberin hayatıyla ,Yusuf Peygamberin hayatıyla anlatılır                 

---Aslında evrende inançsızlık yoktur çünkü Allah‘ın koyduğu kurallara göre yaşamak zorundadır inançsız…Allah ın otomatiğe bağladığı sistem İnançsızın bedeninde devamlı işlemektedir.O nun her nefes alışı  O nun  imanıdır..İnsan zorunluluklarında sorumlu değildir.Beden zorunlu olarak O na uyduğundan dolayı insan bundan dolayı sorumlu değildir,ancak irademize bağlı davranışlardan sorumluyuz…İşte burada evrende kı senfonıye katılmamız istenmiştir.Her şey bu görevi yapıyor sen de isteğine  bağlı yerlerde bunları yap ve hem dünya da hem de ahrette mutlu ol,denilmek istenmiştir.

--Allah ı unutana ,Allah unutulma cezası verir,kendini unutanı hiçbir şey tutamaz.

İnsanlar Allah karşısında iki durumdadırlar:İnsan ya Allah’tan kaçarken ya da Allah a giderken Allah ‘a yakalanır ki “O sana şah damarından daha yakındır”Nereye kaçacaksın!..

      Kendini kaybederek Allah bulunmaz.

  --Allah muhabbeti,insan dan kafayı almaz,kafayı genişletir.Bundan dolayı kimse biz inanınca hayattan kopuyoruz,sarhoş oluyoruz diyemez..

 

-İŞTE SOSYOLOJİ PROFÖSÖRÜNDEN  YAŞANMIŞ BİR HİKAYE                                   

 “HAYATTAN ÜMİDİMİ KESMİŞTİM”

 

        İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde 30 yıl doçent ve profesör olarak çalıştı. Ziya Gökalp'in kurduğu en eski sosyoloji kürsüsünde ilk kadın profesör ve kadın başkan olarak bölüm başkanlığı ve Sosyoloji Araştırma Merkezi Müdürlüğü yaptı. Konuğumuz ünlü düşünür ve edebiyatçılarımızdan Cemil        Meriç'in kızı Prof. Dr. Ümit Meriç... Bir bilim insanı olarak Ümit Meriç'in hayatına yön veren o değişimde, ilk kırılma noktası nasıl oldu?

             

      Bu tamamen psikolojik bir patlamaydı. 30 yaşındaydım. Biliyorsunuz 30 yaş, insan hayatında önemli bir dönüm noktasıdır. Sebepsiz bir sıkıntı kapladı içimi o dönemde. Buna sebep bulamıyordum. Dünyadan nefret eder hale geldim. Her şey kapkaranlık görünmeye başladı. Sonunda 'bu kadar çekilmez bir dünyada ben niye yaşıyorum' demeye başladım. Ben dini bir terbiye almadan büyümüş, hayatının önemli bir bölümünü agnostik bir insan olarak geçirmiş biriyim. Sosyoloji profesörüyüm. Sorduğum soruların cevaplarını bilimde aradım. Ancak bilimin de yapacağı pek bir şey yok gibiydi. Bunalımlarım büyüdü. Ölmeyi hatta intihar etmeyi bile ciddi ciddi düşündüm. O kadar ümitsizdim ki, hayatın devamı olan ölümden bile ümidi kesmiştim.  Neydi o sorular?

         Ölümden çok korkuyordum. Akademik bir kariyerim olmasına rağmen neden dünyada olduğumuzu sorguluyordum. Her gün güneş doğuyor ve batıyordu. Yaşamaktan var olmaktan öte başka bir şeyin varlığını sorguluyordum.

                  BİR SABAH EZANIYLA DEĞİŞTİM

Sonra ne oldu?

       Böyle düşündüğüm bir gece geçirdikten sonra, gecenin sonunda sabah ezanını ilk defa fark ederek dinlemeye başladım. 'Bu ne' dedim kendi kendime. Ben her şeyi denedim. Sigara içtim, müzik dinledim, gezdim, eğlendim. İçimdeki karanlık gitmedi. 1978 yılındaydı. 31 yaşındaydım. O sabah oturup namaz kıldım. Böylece hayatımın ilk namazını o zaman kılmış oldum.

http://www.hisar-bab.com/index.php?option=com_content&view=category&layout=blog&id=28&Itemid=563

 

            17 Ağustos depreminin üçüncü gecesi Armutlu'daydık. Daha önce başımı örtmeyi düşünmüyordum. 'Yarın kıyamet kopacak' duygusu geldi. Yatsı namazından sonra iki rekât daha namaz kılmak istedim. Allah'a dua ettim; bu dünyayı bize bağışlaması için dua ettim. O an bir utanç duydum içimde. Sadece deprem gecesi Cenab-ı Allah'a yapmış olduğum duaların kabul olduğunu hissettiğim bir anda Cenab-ı Hakk'a karşı müthiş bir mahcubiyet duydum. Ve dedim ki, "Sen Allah'sın ben kulum. Dualarımı sen kabul ediyorsun, ben senin emirlerini yerine getirmiyorum" dedim. Allah'tan çok utandım. O an başımı örtmeye karar vermiştim. "Beni bana mahcup etme" dedim. O dönemde İstanbul Üniversitesi'nde 3 yıllık Bölüm Başkanlığım bitmiş Ana Bilim Dalı Başkanlığı görevine başlamıştım.

             Kamusal alanda başörtüsü takmak bizdeki laiklik anlayışıyla çeliştiği için üniversiteden ayrılmak zorunda kaldınız.

              Laiklik ilkokul yurttaşlık bilgisi kitaplarında devletin dine ve dindarlara müdahale etmemesi şeklinde tanımlanır. Devlet benim vücuduma devlet üstü alanda müdahale etmek hakkına sahip değildir. Bu benim yaşamamla ilgili bir hakkım, varlığımla ilgili bir hakkım. Allah'ın bana emriyle ilgili bir hakkım. Buna ne çocuğum, ne komşum, ne arkadaşım müdahale edebilir. Laik olan devletimin bana, inandığım dindarlığıma müdahale etmeye hakkı yoktur. Bu laikliğe aykırıdır.

           Beşeriyet ruhi patinajlar içerisinde. İslam kendi açmazlarımla ilgili ispata gerek bırakmayan bir kuşatıcılıkla sardı beni. Dolayısıyla gündelik hayatımda buna göre şekillendi. Ben şahsen beşeriyetinde de, bugün içinde bulunduğu açmazlarının, kendi kendisiyle tanışma sürecinin, en uç boyutlara kadar götürerek, faniliğimizin, aslında sadece bedensel bir fanilik olduğunu, ruhumuzun ebedi olduğunu idrak ederek aşabileceği kanaatindeyim. Beşeriyetin önünde başka hiçbir alternatif yok! Bilim bu noktada aciz kalıyor. Zaten ben de içimdeki açmazlarla ilgili çıkış yolu arayışımda bilimin bu acizliğini gördüm.

                10-“Birinizin elbisesi eskidiği gibi, göğsündeki imanı da eskir. Öyle ise, Allah’tan, kalbinizdeki imanın yenilenmesini isteyiniz. (Hadis)

11- Bilim aciz kalınca Allah'a sığındım!

 

12-"Bire secde ,bine secdeden kurtarır"

13-  "Ya Allah a  baş eğer, kimseye eğmezsin(Onurlu ol kimseye çıkar karşısında boyun eğme)...Ya Herkese baş eğer, hiç birşeye değmezsin ..!! 

 

 ------------------------------------------------------------------------------------------------

 Üç sey bir kimsede bulunursa,imanin tadini alir :
1- Allah'i ve Resulünü her seyden çok sevmek,
2- Sevdigini Allah için sevmek,
3- Küfre düsmekten,çok korkmak.Ramuz :S/259

----------------------------------------------------------------------------------------

14- Bir sey yap .Güzel olsun. Çok mu zor? O vakit güzel bir sey söyle. Dilin mi dönmüyor? Güzel bir sey gör. Veya; güzel bir sey yaz. Beceremez misin? Öyleyse güzel bir şeye başla...Ama hep güzel şeyler olsun. Çünkü: "HER İNSAN ÖLECEK YAŞTA..." Geç kalmayasın! ''(Şems-Tebrizi)

------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

15-KARARMIŞ KALBİN ÜÇ ALAMETİ VARDIR:
KİŞİNİN GÜNAHLARDAN ÜRPERTİ DUYMAMASI
İTAAT VE İBADETLERİN GÖNLE LEZZET VERMEMESİ
NASİHATLERİN TESİR ETMEMESİ

16-"Sizi harekete geçirmeyen imanın, sizi sırattan geçirmesine imkanı yoktur"...

17- “İnsanın en önemli eseri kendisidir. Eğer bu eseriniz değersiz ise, başka hiçbir eserinizin anlamı yoktur.”

18-"Aşk bir milad demektr.Şayet "aşktan önce" ve"aşktan sonra"aynı insan olarak kalmşsak yeternce sevmemişz demektr.Birini seviyorsan onun içn yapabileceğn en anlamlı şey değşmektr.O kadar değişmelisnki sen sen olmaktan çkmalısn.{ŞEMS-TEBRİZ-İ)
Hz. Mevlana... 

19- "Nefsin, üzüm ve hurma gibi tatlı şeylerin sarhoşu oldukça, ruhunun üzüm salkımını görebilir misin ki ? "Hazreti Mevlâna

 

-Bir gün durumu uygun olmayan bir şeyle karşılaşan bir hanıma ,O nın gözleri görmüyor ancak sen görüyorsun,diyerek İslam ahlakının önemini vurgular..

ALLAH’A İMANIN DERECELERİ-YARARLARI VE ÇEŞİTLERİ   L2 syf 28-32-kdr-ahr-151-157

 

          S-1-İnanmanın (iman )etmenin İnsan psikolojisi üzerindeki etkileri nelerdir?/Neden iman edilmektedir?Maddelerle yazınız? İmanın yararları syf 28 prgrf 3-4-5-6-

            NOT:İslam dini sadece namaz,oruç vs den ve İndiği dönemde geçerli olan bir din den ibaret değildir.O,son ve mükemmel bir din ve Aşkın varlıktan geldiği için İnsanların geçmişteki,sosyal,psikolojik ve diğer sorunlarına cevaplar önerir…Yusuf kıssası babalara,gençlere ders verirken;Süleyman Peygamber,zengin ve güçlü/Yöneticilere ders verir mahiyettedir.

         İnsana pek çok kapılar açılmıştır. Kapıların açılması, Allah’ın istemesi ile alâkalı idi. Allah razı olduktan ve diledikten sonra olmayacak iş yoktu. O, bir şeye ‘Ol’ der, ‘Oluverir’di. Dün, hiçbir açık kapı yok iken, bugün üç kapı birden açılıyordu. Yani kul, ıztırar hâline gelince, Rab’bin ilgisi ve yakınlığı daha bir artıyordu. Allah, bir gencin Kendisine el açması ve Kendisinden bir şeyler istemesi hâlinde, imdadına yetişmemesi düşünülemezdi. O zaman inanç bağı güçlü olan gençler, psikolojik bunalıma, yalnızlığa, itilmişliğe ve terk edilmişliğe düşmeyeceklerdir. “Doğrusu Allah var ise, her şey var; O, yâr ise, herşey yârdır ve yarardır” hakikatini içlerinde hissedecekler ve yaşayacaklardır.

      İman,sıkıntı ve zorluklarda ki yıkımları en az zararla atlatmayı sağlayarak,organizmanın ruhsal ve fiziksel yıkımını ve yıpranmasını önler;böylece O nun ruhsal ve fiziksel sağlıklı olmasına yardımcı olur."Yitirdiğin her ne ise; bir bakarsın yağmurlu bir gecede. Veya bir bahar sabahında karşına çıkmış. Bil ...ki! Güzellikler de var bu hayatta. Gel git’lerin olmadığı bir hayat düşünebilir misin? Hüzün olgunlaştırır. Kaybetmek sabrı öğretir.. "(Hz. Mevlana)

      Cüneyt-i Bağdadi'ye "sabır nedir?" diye sorduklarında şu cevabı vermiş: Yüzünü ekşitmeden, acıyı yudumlamaktır ..

     İnançlı, imanlı bir gencin Allah ile bağı öyle güçlüdür ki, O’nun her an yanında, her işinde yanında olduğuna ve başına gelenlerde her şeyin en güzeli olacağına inanmaktadırlar. Bir genç için, en ince hatırât-ı kalbini bilen, seven, her şeyin en güzelini takdir eden bir Allah’ın varlığı, her şeyin üstündedir. Böyle bir inanç, genç dünyası için daha bir önem arz ediyordu.

       İnsan, bir haber duyunca, bir olaya şahit olunca, bir şeyler hatırına gelince; o duyduğu, gördüğü ve düşündüğü konu ile ilgili kendisinin imtihanı başlar. Yani bize duyurulanlar, gösterilenler ve bizim hatırımıza getirilenler birer rastlantı değillerdir. ‘Neden biz?’i düşünmeliyiz.

        Peygamberimiz (asm), “Mü’minin işi ne kadar şaşırtıcıdır! Bütün işleri onun için hayırdır. Başına güzel bir şey geldiğinde, şükreder; bu kendisi için hayır olur. Başına bir kötülük ve darlık geldiğinde ise, sabreder; bu da kendisi için hayır olur. Bu durum, sadece mü’min için geçerlidir” buyurmuştur.

      “O her şeyi en güzel şekilde yarattı’ (Secde Sûresi: 7) hakikati, insanı başına gelenlere karşı daha bir güzel bakış içerisinde olmaya itiyor. Allah’ın kulu için yarattığı şeylerde pek çok hayır ve hikmet bulunmaktadır. Yani Allah’ın, kulu için yarattıklarında şer yoktur.

       Hadis-i Şerif’te başa gelecekler için bir bakış açısı verilir: “Bil ki, başına gelecek musîbet senden şaşacak değildir. Şaşan bir musîbet de sana gelecek değildir.”

      İşte insan böyle bir yaklaşımla, sabrı ve şükrü hayatına katmış oluyor. Her şeyde yönünü O’na dönmeyi öğreniyor. Bu, kul için en güzel hayat hâlidir. Arzu ve istekler O’na yöneldiği ölçüde ‘ayar’lanmış oluyor.

        İstemek, insanın damarındaki en yüksek yaratılış gerçeğidir. Sınırsız istekler, sonsuz arzular bir gerçeğe dikkatleri çekiyor: Bize istemeyi Veren, Vermeyi isteyendir.

   1a-İmtihanın olabilmesi için bir mücâhede/Çaba ve mücâdele olması gerekir. Şeytan, bunun en önemli unsurudur. Onun aldatmalarına kanmamak için imân esaslarını benimsemek, özümsemek gerekir.

       Şeytanın vesvese ve desiselerinden kurtulmak için gerçek imanı kazanmak gerekir. Çünkü;  İmân; hem nurdur, hem kuvvettir. Hakikî imânı elde eden adam-Millet(Sanatla-güçle,Çanakkale de olduğu gibi) kâinata meydan okuyabilir ve olayların baskısından kurtulabilir.1  İmân; kalbî amellerin güneşi,2 Rahmânî/Allah tan bir pırlanta,3 her derdin en kudsî dermanıdır,4 sonsuz mutluluğun anahtarı; berzah/kabir karanlığında kalbin cep feneri;5 cesaretin kaynağı; sonsuz bir kudrete dayanmak için bir belge;6 iki dünyanın ve iki hayatın mutluluk sebebidir.7  Bütün mükemmelliklerin madeni ve esası/temelidir.9 İbâdette ise; aklın, kalbin ve rûhun büyük bir rahatı; huzûru ve mutluluğu vardır.

        1  .Allah a ve İslam’a inanmakla,İnsanların iç dünyalarındaki inanma ihtiyacı karşılanır,bu ihtiyaçlarını farklı şeylerle karşılamaya çalışanlar hep ruhsal gel git ler içinde yaşarlar..İman insana daha dünyada iken  cennet hayatı yaşatır.İman insana her gün hayatın güzel yanlarını gösteren şeffaf,nurlu berrak bir ayna gibidir.Hayata güzel yönlerden bakmayı tavsiye ederek İnsanın psikolojik yapısının ve duygularının en olumsuz şartlarda bile fazla zarar görmesini engelleyerek ruh sağlığı yerinde bireyler oluşturur.İnsanı,İnançsızlığın karanlıklarından kurtararak onu aydınlık ferah mutlu huzurlu ortamlara çıkarır.Örneğin İnançsız bir insan öldükten sonra hayvan gibi yok olacağını düşünürken;İnanan insan ölümün yok oluş olmadığını dünya hayatındaki sıkıntı ve zorluklardan kurtulup sevdiğimiz en yüce değere ulaşma olarak görür ve rahatlar.İnançsızca Evrene/göğe bakan bir insan ,eğer bu akılsız gezegenler ya çarpışırsa ?!...Şeklinde korkuya kapılabilir;Ama İnanç gözlüğüyle bakan insan,Evreni düzenleyen ve bu sistemi devam ettiren güçlü-hikmetli-bilge bir varlık olduğunu düşünür ve inançsızlığın getireceği olumsuz yıkımlardan kurtulur.

   --‎"Hayat ÎMÂNLA ebedîdir. Yoldaşın ÎMÂN olursa ÖLMEZSİN." HZ.MEVLANA(Mesnevî, III/3399)

            2.İnsanın sonsuz arzuları ve sınırsız ihtiyaçları vardır,İnsanlar arzularına ulaşamadıklarında psikolojik olarak hayal kırıklığına uğrarlar,İşte İman bu hayal kırıklığının getireceği ruhsal deformasyonu en aza indirir..Cennette  insana dünya da sahip olduklarının daha güzelinin verileceğini  müjdeleyerek, Burada sahip olduğumuz nimetlerin,Cennettekilerin  bir gölgesi olduğunu düşünür ve ruhsal rahatlığa kavuşur.

            3.İman insanı özgürleştirir,İnsan doğasında varolan bazı varlıkları yüceltme-büyük görme duygusunu İnanç yönelmesi gereken yere kanalize ederek onu insanlar karşısında küçülmekten koruyarak şahsiyetli kalmasını sağlar..Patrondan büyük Allah olduğu..düşüncesi gibi.Çeşitli meslekleri büyük görenlere İman, Onların da büyüğü olan Allah olduğunu hatırlatır böylece İmanlı insan gerçek özgürlüğü yaşar;Allah tan başka kimseye kul köle olmaz.

            4.İman,İnsanların karşılaştıkları zor ve sıkıntılı zamanlarında(Yakını ölenler,Felaketlerde...) insanı rahatlatır.”Güzelden gelen güzeldir”anlayışıyla insanın zorluklar karşısında dayanmasını sağlar ve onun intihar etmesini önler.Çünkü dünyada ki sıkıntılara sabrederek bunları aşmaya çalışanlara Allah cennetini verecektir.Bu düşünce de insana dayanma gücü verir.

            5.İman insanın aklıyla asla ulaşamayacağı bundan dolayı sıkıntı çekeceği soruların cevabını vererek insanın moralini düzeltir.Huzursuzlukları,mutsuzlukları mutluluğa çevirir.Vatan savunmasında çarpışan askerimize ,Ölüm korkusu yerine;ölünce Allah ın O’nu Cennette beklediğini haber vererek O nu Cennet peşinde koşturur.Ya da Ölümün yokluk olduğunu düşünen birine /Ölünce nelerle karşılaşacağını merak eden birine bu konularda yeterli bilgiler vererek onu cevapsız soruların sıkıntısından kurtarır.

            6.İman İnsanı,şüphe ve kuruntulardan,gelecek korkusundan kurtarırken;ruh sağlığı yerinde olan insan yapar,İnsan İman ile hayatın anlamını ve önemini kavrar,hayatı tatlı ,şirin görür.İman ile bakılınca kabir bir karanlık çukur,ölümde yok oluş değildir.Kabirde yaşayan ise insan ruhunun elbisesi sayılan bedenidir,Bu yönden kabir:Daha güzel ve nurlu alemlere geçiş tüneli olarak görülür.

            7.İman,insandaki potansiyel kötülük yapma ,eğilimini iyiye,faydalıya kanalize ederek kötülükleri azaltır /önler.Belli ibadetlerle insanın duygu ve düşüncelerinin kötülüklere meyletmesini önler.Namaz,dua ve diğer ibadetlerle;Allah ı ve Allah değerlerini insan zihninde canlı tutarak ;O nunla devamlı iletişim içinde kalmasını sağlar böylece İnsanı her zaman doğruluk ekseninde tutmaya çalışır.

            8.İman insanda psikolojik rahatlama sağlar:Camiiye namaz için gitmeden önceki ve sonraki psikolojik yapımız gibi.

       ***9.İman insana ,varlığın/olayların iyi yönlerinden bakılmasını öğütlerken,onu ruhsal hastalıklardan korur,davranışlarıyla-düşünceleri tutarlı insan yapar.”Güzel gören güzel düşünür;Güzel düşünen hayatından zevk(Lezzet)alır”örn:Zayıf alan öğrencinin ,”biraz daha planlı çalışmam gerekli”demesi.

            Olay, kişi ve nesne/objelere iki türlü yaklaşırız: Müspet (olumlu, pozitif), menfi (olumsuz, negatif). Nötr bir nesneyi/hâdiseyi, olumlu veya olumsuz; olumsuzu olumlu veyahut olumluyu olumsuz değerlendirebilir, görebiliriz. “Oh bardağın yarısı dolu!” veya “Vah, yarısı boş!”; “Ne güzel, rahmet yağdı!” veya “Hay aksi yine yağmur bastırdı!” diye aynı olayı farklı yorumlar, farklı değerlendiririz. En olumsuz şeyleri bile pozitif bakışımızla güzele çevrilebilir veya güzel yönlerini öne çıkarabiliriz. Hz. İsâ (as), köpek leşinin koku ve çirkinliğini nazara verenlere karşılık, “Ne güzel dişleri var!” diyerek; müsbet bakış dersi verir. Pozitif bakış sevinç, lezzet, hareket; negatifi ise elem, hüzün, durağanlık,karamsarlık getirir.

          İman, pozitif, olumlu bir bakıştır. Her zaman güzel düşünceler ve enerji yayar. Zamanın güneşi üstadı, olumlu düşünmeyi, “Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır” 1 şeklinde formüle eder. Güzel/olumlu düşünme zihin tarlasına güzel; olumsuz düşünme ise menfî mânâlar ekmek demektir. “Yapamam, başaramam” tarzında negatif yaklaşımlar; peşinen olumsuza şartlanmaktır. O takdirde kişi gerçekten de yapamaz.  “Hiçbir zaman korkulan şey;korktuğumuzdan fazla zarar veremez.                                                        Ağlayan, dünyayı ağlar gördüğü gibi; her şeyin çürüyüp, solup, yok olup gittiğini düşünen, başta rûhu, hayatı, gençliği, sevdikleri, yakınları, malı-mülkü de solup gidecek diye düşünür. Meselâ, “ölümü”, yokluk değil varlık, ayrılık değil kavuşma, bitiş değil paydos, terhis ve mekân değiştirme olarak gören;firakın/ayrılığın sillesini/tokadını yemez, “kavuşmanın” sevincini yaşar. Müsbet/olumlu düşünceyle bakış, pozitif güç, olumlu enerji pompalar. İmânlı bakış; olumsuz hâdise ve duygulara da olumlu yaklaşmayı sağlar. Hayatı bir bâr (yük) değil; bahar yapar.                 

   10.İman insanı zorluklara karşı daha dayanıklı yapar,stresi azaltır.İnsanlardaki üst değer yargısını olması gereken varlığa yönlendirir. İnsan psikolojisindeki,Üst değer i şöyle açıklayabiliriz:Bir yakınını kaybeden birinin bunalıma girmesi yada akıl hastası olması mümkün olabilir,Ama İman İnsana “Veren O ,alan da O” ve Cennette buluşacaksınız”diyerek  onu bu hastalıklardan kurtarır. Problemlerini halledememiş; sıkıntı, stres, gerginlik deryasında yüzen adam olumlu düşünemez. Yaklaşım tarzımız çok önemlidir. Nesneleri “idrak-algılama” biçimine, yâni taktığımız gözlüğün renk ve mahiyetine göre kıymetlendiririz. Nazar ve niyetimiz sevgiyi nefrete, nefreti sevgiye; üzüntüyü sevince, sevinci eleme/acıya; korkuyu cesarete, cesâreti korkuya; ağlamayı gülmeye, gülmeyi ağlamaya; günahı sevaba, sevabı günaha çevirir.     

  12 Eğitim, insanın kabiliyetlerinin farkına varması ve bu kabiliyetlerini geliştirerek varlık ile münasebet kurmasını öğrenme faaliyetidir.Hayata hazır olmak, varlık ile münasebet kurabilmekle mümkündür ki, bunu eğitimle, duygularını ve kabiliyetlerini eğitip geliştirerek yapacaktır. Gerekli donanım, bilgi ve becerisi olmayan, cehalet karanlığından kurtulamayan, hayatın en küçük dairesinden en büyüğüne kadar geniş bir daireyi kuşatan kabiliyetlerini kullanarak olumlu ve sağlıklı bir yaklaşım sergileyemez. Bu donanım hem maddî, hem manevî olmalıdır. Zira insan maddî ve manevî her yönü ile her iki âlemin gereklerini  kapsayıcıdır.İman, insanın kâinat ve Yaratıcısı arasında bağ kurmasıdır. İnsanlığın mutluluğu İslâm’ın kurallarına uymaktır. İslam’ın kuralları, insanlığın reddedemeyeceği mükemmel prensiplerdir(Fıtrat). İman, Allah’ı bilmek ve doğru olarak tanımak anlamına gelmektedir.                                                                                                                                                            .         13 ***İman insanı gerçek insanlık ve sultanlık mertebesine çıkardığı için Peygamberimizin (asm), sosyal ve toplumsal hayattan mahrum bulunan bedevî ve ümmî/okuması olmayan bir kavmi en kısa bir zamanda medenî milletlere rehber ve örnek olacak seviyeye çıkarmasındaki sır imanda gizlidir.

           14  *** İmanın ferdî/kişisel ve sosyal hayata hâkim olması ile toplumda “hürmet/saygı, merhamet/acıma, haram helâl duygusu, emniyet/güven ve itaat/söz dinleme” bağları güçlenmeye başlar. İmanın insana ve topluma sağladığı bu manevî değerler, toplumun huzur ve güvenini temin eder. Bu temel esaslar ise medeniyetin temelidir. Zira medeniyet ,anlayış, ahlâk ve fazilet demektir. Teknik ve teknoloji, hayata anlam katan ve değerli hâle getiren bu değerlerden mahrum kaldığı zaman, medeniyeti değil vahşeti doğurabilmektedir.. Teknoloji medeniyete değil bu durumda zulme ve vahşete hizmet eder. İmanın hayata katkısını saymakla bitirmek mümkün değildir.İslam, Allah’ın kâinata ve insanlık âlemine koyduğu ve uyulmasını emrettiği kurallardır.Bu ise kâinatın düzenine ve insanlığın maddî-manevî mutluluğuna sebeptir. Bu nedenle “İslam mutluluk sebeplerini,sırf adaleti ve erdemleri içine alır..” İslâmiyet İnsanlığın zirvesini, İslam ın kuralları ise en erdemli medeniyetin kodlarını taşır.“                                                                                                      İnanmak psikolojik bir TATMİNDİR

     15 -İman toplumu aynı değerler etrafında birleştirir:Birliktelik cehalet ile olmaz;Birlik,Fikirlerin birlikteliğinden doğar.” İman iyice anlaşılmadan hiçbir dini mesele anlaşılmaz.Müslümanların birlikteliği her şeyden önce imanda birlik ve Hz. Muhammed’in(asm) Allah tarafından getirdiği iman hakikatlerini anlayıp kabul etmek demektir. İmanda birlik olmazsa birlik mümkün olmaz.                                                                                                                                                       

16 Psikolojik tatmin arayışı her insanda vardır. Aksi halde hiç kimse hakikati bulma gibi bir arayışın içerisinde olmayacaktır. İnsan; hayatın, ölümün ve kainatın hakikatini öğrenene kadar psikolojik olarak rahatsızlık duyar. Bu durum insan olmanın gereğidir. Fakat doğru yanlış ayırt etmeyip sadece kendini tatmin etmek için inanmak yanlıştır ve batıl inançlar bu şekilde ortaya çıkmıştır.
               17 
Hak dine inanmanın getireceği gönül huzuru ile birlikte birçok sorumluluk da vardır ki birçok insan nefse yüklenen bu sorumluluktan kaçmak için inançsızlığa yönelebilmektedir. Hak dine inanan bir insan bu inancın gereklerini yerine getirmediği takdirde psikolojik olarak rahatsızlık duyar. O halde İman hayatın gerçeklerinden kaçmayı değil;yüzleşmeyi öğütleyerek kişilik çatışmasını önler.                                                                                                                                                                                                         .            18-Psikolojik rahatsızlıklar, akıl ve rûh dengesizlikleri; imân esaslarının özümsenmesi nisbetinde önlenebilir. Çünkü, imân, bedenimiz, iç âlemimiz; içinde yaşadığımız çevre, toplum ve kâinatta görülüp hüküm süren Esmâ-i Hüsnâyla(Allah ın evrene yansıyan isimlerinin göstergeleriyle) uyumlu ve dengeli yaşama san'atını öğretir. Düşüncelerimiz ne kadar olumlu, olaylara yaklaşım tarzımız ne kadar pozitif; inançlarımız ne kadar doğru ve isabetliyse; rûhumuzun savunma mekanizması da o nisbette güçlü olur.

          19- Allah’a, kadere ve âhirete imân ile tevekkül, kanaat ve rıza; âdeta koruyucu hekimlik fonksiyonu görür. Sonsuz isim/sıfat sahibi Allah’a inanan; sonsuz güç ve merhametine dayanır; en büyük sıkıntılara karşı dayanma ve direnme gücü kazanır. Onu bulan her şeyi bulur...

Ekonomi ve imân

  “İman manevî bir olgu olduğuna göre, maddî olan ekonomi ile ne ilgisi olabilir?”

İmtihan/imân, tevhîd-ulûhiyet, hikmet, tevekkül, cihad / çalışma / üretim, tüketim (yeme-içme, giyinme vs.), iktisat, kanaat, helâl, zekât/paylaşım ile israf ve faizin yasaklanması gibi mefhumlar, Müslümanın ekonomik hayatının anahtar kelimeleridir. Dolayısıyla Müslüman’ın ekonomik gücü; iman kuvvetiyle orantılı. Zirâ, bu kavramların pratik hayata yansıması imanla mümkün.

İslâmda aslolan zenginliktir, refahtır, hayat standardının yükselmesidir.

Ekonominin de itici gücünün düşünce ve dolayısıyla iman olduğunu rahatlıkla çıkarabiliriz. Ki, iman—Bediüzzaman’ın tesbitiyle—hem nur, hem kuvvettir. Kuvvet enerji / güç; nur ise, feraset, aydınlık, ışık, hakikati gösteren projektördür. Nasıl ki, elektrik fırına nüfuz ettiğinde yemekleri pişirir; buzdolabında soğutur, korur; ampulde aydınlatır, herhangi bir makine, motor veya cihaza girdiğinde çalıştırır. İman da mânevî elektrik gibi, insan hayatının bütün safhalarına, toplumun bütün katmanlarına nüfuz ederek icraatını yapar. Yani, ruhumuzu, duygularımızı çalıştıran iman, bizatihî bir ilme yönelmeyi, çalışmayı, dayanışmayı, kaynaşmayı, ilerlemeyi netice veren ibadetleri ifâ etmemizi sağlayan bir güç kaynağıdır.

         İman, istidatlarımızı (potansiyel halindeki yeteneklerimizi), yüksek hasletlerimizi inkişaf ettirir; kabiliyetlerimizi geliştirir. İbadetlerimizi ifa etmemizi sağlayan, yani namaz kıldıran, oruç tutturan, zekât verdiren, faizden uzak durduran da imanımızdır.

 

        Zîrâ, İslâm’daki “ulûhiyet” düşüncesi, Müslüman adamın kendisine bakışına, eşyaya bakışına, kendine ve eşyaya vereceği konuma; kazanmasına, harcamasına, çalışmasına, hattâ çalışma sahasına ve biçimine sınır getirecek, insanı her şey, ya da hiçbir şey olmaktan çıkaracaktır.1

Buradan çıkaracağımız sonuç da, “üretim ve tüketim” içine giren her şeyin ölçüsünü de, yine imanın tayin ettiği hususudur.

Dipnot: 1. Dr. Faruk Beşer, İslâm’da Sosyal Güvenlik, Seha Neşr., İst., 1988, s. 15.

        20-Çevremizde cereyan eden nice tehlikeli hâdise; nice görünür-görünmez düşman bize korku, sıkıntı, üzüntü, endişe verir. Bunlara karşı mânevî destek ararız. “Hafaza” meleklerinin, Allah’ın izniyle bizi korudukları; “Her insanın önünde ve arkasında, onu Allah’ın emriyle muhafaza eden takipçi melekleri vardır” 1 âyetiyle müjdelenir.

          21-Söz, fiil ve san'at eserlerimizi, güzel davranışlarımızı, gençliğimizi ve hayatımızı kaybedeceğimizi düşünmek; bizi çılgına çevirmez mi? Meleklerin hayatımızın her safha kameraya alıp arşivlemeleri; Azrail’in (as) canımızı alıp koruması bize huzûr verir. İman insana sorumluluk bilinci kazandırır.prg5 syf28 böylece her yaptığında daha dikkatli olur.

           22-Kimi zaman yalnızlık canlara tak ederek intihara sürükler. Oysa, Allah her yerde hâzır ve nâzır; son derece sevimli, cana yakın sayısız melekleri de kâinatı şenlendirdiğinden yalnızlığımızı gidermektedir.Allah a inanan kişi kendisini güvende hisseder,zorluk bela ve musibette ümitsizliğe düşmez,ışıksız kalmaz.28

           23-Akıl-şuûr; sırlarla örülmüş hayat ve kâinatın gizemini çözüp, “Kimsin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?” sorularına cevap ister. Aksi halde bunalır ve sapıtır. Peygamberler ve kitaplara iman; bu soruların cevaplarını vererek rahatlatır. Kur’ân; “Bakmazlar mı?”2, “Bakınız!”3, “Onlar hiç düşünmezler mi?”4, “Hâlâ düşünmez misiniz?”5 “Düşününüz”6, “Akıllarını kullanırlar”7, “Bundan ibret alınız ey basiret sahipleri!”8 ve benzeri emir ve tavsiyeleriyle akla, kâinat çapında bir hareket alanı açarak teskin eder.

          24-Kadere imân, ümitsizliğin,üzüntünün ilâcıdır. Kâinattaki korkunç hâdiselerin, değişmelerin ince bir plân/program çerçevesinde oluşturulduğuna inanan korkulardan, kederlerden/üzüntülerden emin olmaz mı? 34prg 2

           25-Akıl, kalb ve sâir duygularımız sevdiklerinin, yücelttiklerinin, yok olduğunu gördükçe feryat eder. Ahirete imân, çocuk, genç, ihtiyar herkese tarifi imkânsız lezzetler verir. Çünkü, geçici ayrılıktan sonra tekrar buluşulacak.              .          26-Dünyada zahmetler çekiyorlarsa, sıkıntı ve üzüntülerin olmadığı bir baki alem bekliyor. Yeniden diriliş, Cennet; ölüm korkusunu imân derecesinde asgariye indirir.

           27-Adâletin tecelli edeceğine ve cehennemin varlığına inanan bir ferd veya topluluk hak yememeye gayret ettiği gibi; “Hesap ve Mizan”dan sonra hakkının tazmin edileceğini; uğradığı haksızlığın da intikamının alınacağını bilir, teskin olur; taşkınlıklara girmez.

            28-Ahlâk; tarih boyunca; peygamberlik müessesesi ve felsefenin temel uğraşı olagelmiştir. Tecrübeyle sabit: Ahlâkı güzelleştirmenin iksiri dindir, imandır. Çünkü, yüksek ahlâkın birleşiminden yüksek davranışlar çıkar.1 Yüce seciye ve özelliklerin kaynağı Kur’ân ve imân; ahlâkı bozan aşırılıkları “dengeye”çeker, “denge”ler.

              29-Müslüman’ın kişilik, karakter, huy, mizâç ve ahlâkını Kur’ân şekillendirir. Müslümanın anlamı; emin olunan, güvenilen kişi demektir. Güzel ahlâkın bütün unsurlarının kişilik, huy ve mizâcını oluşturduğu Kur’ân’ın ihlaslı talebesinin temel karakteri şöyle ortaya çıkar: Kulluk şuuruna varan mü’min, en büyük yaratılmışa da ibâdete tenezzül etmez. Cenneti bile ibâdetine gaye kabul etmeyen yüce bir kuldur. Mütevâzi, selîm, halîmdir, fakat Yaratanından başkasına, O'nun izni haricinde, kendi isteğiyle tezellüle tenezzül etmez. Aciz ve fakirdir. Muhtaç olduklarını ve zayıflıklarını bilir. Fakat, Çok merhametli,cömert Allah ın sınırsız gücüne dayandığı için, gayet güçlüdür. Yalnız Allah rızası ve fazîlet/erdem için çalışır. İffet,utanma ve izzet/üstün olan Müslüman, başkalarına avuç açmayı şânına yakıştırmaz.Evrendeki süregelen olayların sebeplerine, yani sebeplere tapan değildir. Ama, sebeplerin, Allah’ın tabiata koyduğu tekvinî(Onun yarattığı) kanunlar,doğa kuralları olduğunu bilir, onlara uyar. Çalışmasını yaptıktan sonra tevekkül eder, kısmetine razı olup kanaat eder.

          30-İmânın özelliği olduğundan; doğru, dosdoğru, dürüst ve samimîdir. İslâmiyete bağlı olduğu nisbette gururdan uzaktır. Yalanın;günah ve münafıklık özelliği olduğunu bilir; bu tür şeylere asla tenezzül etmez.

          31-Daima teşekkür eden; nimeti hafife almak mânâsındaki israftan kaçınan iktisatlı harcama yapan birisidir.. Cömert, iyiliksever, diğergamdır ve paylaşmaktan zevk alır. İyilikleri başa kakmaz. Helâl-haramı bilir,başkasının malına göz dikmez. Dünya ve mal sevgisine kalbinde yer vermez. Fakat, meşrû hukuku için hayatını bile fedâ etmekten çekinmeyen cesâret âbidesidir.

         32-Suçlar aleniyete dökülmedikçe daima hüsn-ü zan ile iyi düşünceler besler. Affedici, hoşgörülüdür. Küçük, yaşlı, nazik ve narin mahlûklara şefkat; büyüklerine hürmet eden; kibirden uzak tevâzu örneğidir.Her kötü özellik gibi, riyakârlıktan da nefret eder.

          33-Rûhunda kin ve düşmanlık yoktur; hiçbir zaman anarşist/terörist olamaz.Gıybeti, “âciz ve korkak insanların kullandıkları alçak bir silâh” görür. Sözlü şiddet olan dedikodu bile yapmaz. Aldanır, fakat aldatmaz. Hileye tenezzül etmez. Alçakgönüllü,uyumlu bir dosttur.

          34-Kur’ân ve Sünnet; bir kısmını sıralamaya çalıştığımız bu güzel hasletlerin menfîlerinden ise uzaklaştırır. Nazariye/teori seviyesindeki bu bilgi ve hasletler; imânla kafa, gönül, akıl, kalb ve vicdanlarda tesbit edilir; ibâdetlerle pratiğe dökülür. Sevap-günah, emir ve yasak, helâl ve haramlarla teşvik, takviye edilir, pekiştirilirler  Ve mü’minin kişilik, huy, karakter ve mizacını yüksek seviyede oluştururlar.

35-Mü’minin kişilik yapısının özeti; düşünen, mütefekkir,araştırıcı, gözlemci, akıl ve zekâ melekelerini geliştiren; Allah ve kul/insan haklarına saygı gösteren hürriyetçi; âdil, hakperesttir. Dünyayı zikirhâne, kâinatı kitap görür.                                                                                                                                                                        .        Çağımızın bilimleri bakımından İMAN ın yararları                                                                                                                                                                    .       1-İnanç ve sağlık arasında bir bağlantı olup olmadığını anlamak için iki yıl bilgi toplamaya çalışan sosyal epidemiyolog Jeff Levin bu çalışmalar sonucunda inanç ve sağlık arasında % 80-90 oranında pozitif bir münasebet olduğunu ortaya koydu…                                                                                                                                                .         2  - Bilgi toplarken, Jeff Levin'in yolu Dr. Harold G. Koenig ile kesişti. Duke Üniversitesi Tıp Merkezi'nden Dr. Koenig, uygu­ladıkları tedaviden en fazla istifade edenlerin, dinî kitap okuyup ibadet ederek evinde inancını yaşayanlar olduğunu belirtiyor. Aynı zamanda Din/Ruhanilik ve Sağlık Çalışmaları Merkezi'nin de yöneticisi olan Dr. Koenig, çalışmasında aşağıdaki hususları tesbit etmiştir…

•      3- Düzenli olarak mabetlere giden, kendi başına ibadet eden ve dua eden kişilerde hipertansiyon görülme ihtimali bu dinî aktivitelere nadiren katılanlara göre % 40 daha azdır.

•       4-Dinî hizmetlere düzenli olarak katılanların bağışıklık sistemleri daha kuvvetlidir. Mabedlere hiç gitmeyen veya nadiren gidenlerde, muhteme­len bağışıklık sisteminin zayıflamış veya aşırı aktif olduğunu gösterir şekilde, interleukin 6 seviyeleri daha yüksek olmaya meyillidir.

•       5- Mabetlere düzenli olarak devam edenler, hiç gitmeyen veya nadiren gidenlere göre hastaneye daha az yatar, hastaneye yattık­larında ise daha çabuk taburcu olurlar.

•       6-Bir kişinin dinî inancı ne kadar kuvvetli ise, hastaneye yattığında ve yattıktan sonra depresyona girme riski o kadar düşüktür.

•        7-Dindar gençlerinde uyuşturucu ve alkol alışkanlığı, erken cinsî suçlar, intihar düşüncesi ve teşeb­büsü, inançlı olmayan gençlere göre daha azdır.

        8-Levin, inancın kuvvetli bir huzur ve mutluluk kaynağı olduğunu belirt­mektedir. Çünkü; "En önemli prob­lemimiz 'niçin ve bu olanların mânâsı ne?' sorularını cevaplamaktır." Yeni yayımlanan kitabı, Allah, İnanç ve Sağlık (God, Faith and Health)'ta Levin, inanç ve sağlık üzerine yapılmış 200'den fazla çalışmayı incelemiştir. Tesbitleri ana hatlarıyla şunlardır:

•        9-Genellikle dindar insanların hayat tarzları daha sağlıklıdır.

•        10-Camiye, kiliseye veya havraya devam eden kişiler sosyaldirler. Başka insanlarla birlikte olmak kişiyi destekler. Sosyal desteğin sağlık için iyi olduğunu biliyoruz.

•     11-ibadetler ve toplu dualar pozi­tif hislere vesile olur. Yeni araştır­malar, pozitif hislerimizin, sağlığımız lehine psikolojik değişik­likler sağladığını göstermiştir.

 

•      12-İyimserliğin ve ümidin, hastalık­larımızı iyileştirici tesirler gösterdiği ortaya konmuştur.

İnancın sağlık üzerine tesirini araştıran sadece Levin ve Koenig değildir, bu konuda çalışan başka araştırmacılar da vardır. Meselâ Columbia Üniversitesi'nde yapılan yeni bir araştırmada, dinî inancı olan kişilerde alkol ve uyuşturucu kul­lanımının, inancı olmayanlara göre daha az görüldüğü tesbit edilmiştir.

Hanvard İlahiyat Okulu, 2001 yılında dünya kültürlerinde şifa ile inanç arasındaki münasebeti incele­mek için, Din, Sağlık ve Şifa Hareketi'ni başlatmıştır.

      Sonuncusu, Hasta Bakımında Ruhanîlik (Spirituality in Patient Çare) olmak üzere konu ile ilgili yedi kitabı bulunan Dr. Koenig: "Araştırmalar inançla fizikî iyilik hali arasındaki bağlantıyı ortaya koyması­na rağmen, inanem psikolojik ve zihnî sağlığa faydalarını gösteren deliller daha kuvvetlidir." demekte­dir.

       Levin: "Araştırmalar, elbette inancını yaşamayan veya inançsız bir kişinin sağlıklı olamayacağını ya da inançlı kişilerin hastalanmadıklarım göstermemektedir. Ama araştırmalar sonucunda inançlı insanların sağlık­larının bundan fayda gördüğü de açıktır. Düzenli şekilde dinî aktivitelere katılan çoğu kişinin hay­atında, dindarlık hayatî ölçüde kuvvetli bir kaynak olabilir." demek­tedir.

İnanç ve sağlık arasında bir bağlantı olup olmadığını anlamak için iki yıl bilgi toplamaya çalışan sosyal epidemiyolog Jeff Levin bu çalışmalar sonucunda inanç ve sağlık arasında % 80-90 oranında pozitif bir münasebet olduğunu ortaya koydu..

 

S-8-***İnsanlardaki Dini duyguların zayıflaması ya da bunlara dikkat edilmemesi durumunda toplumda ne gibi bozukluklar ortaya çıkar?5 madde  ile yazınız?

            İnsanlarda ki dini İnanış zayıflayınca ahlaki ve hukuki suçlarda artış olur(Kaç kap-cinayetler,hırsızlık...)Helal –haram-ahiret inancı –“cennette mükafat ve cehennemde,dünyada yaptıklarımızın karşılığını göreceğimiz” inancı kalkınca,Toplumun düzeni sarsılır,suç ,anarşi ve ,çeşitli sıkıntılar ortaya çıkar.Acıma,merhamet ortadan kalkar,sosyal çözülmeler başlar(,egoistlik-bencillik)yardımlaşma ve dayanışma duyguları yok olur,Aile çökmeye başlar,intiharlar artar,anne baba çocuk ilişkileri bozulur,suç  ortaya çıkar,krizler ortaya çıkar(hortumculuk ....)cinsel sapmaların ortaya çıkmasıyla çeşitli hastalıklar yaygınlaşır(AİDS-belsoğukluğu...),suç işleme oranlarında artış olur,diğer gamlık kaybolur(Örnek:yaralıyı bırakıp kaçma,yere düşen bir hastaya-yaşlıya yardım etmeme gibi..)                                           

 

Davranış; dışarıdan ve iç âlemimizden gelen uyarılara verdiğimiz cevap, gösterdiğimiz tepkidir. Normal ve anormal olmak üzere iki kısımdır: Dışarıdan gelen uyarılar karşısında zaman zaman öfkelenmemiz, kızmamız, bağırıp çağırmamız normal bir tepki biçimidir. Gereksiz, yersiz tekerrür eder, saatler, günlerce sürerse anormal olur. Meselâ, kız çocukların oyuncak bebek, erkeklerin tahta kılıç/kalkan veya atlarla oynamaları; yalancı emzikle oyalanmaları normal bir davranıştır. Fakat, 15-20 yaşındaki genç kız ve erkeğin aynı oyuncaklarla oynamaları; veya yaşlıların emzikle oyalanmaları, başlarına huni geçirmeleri tıbbın hiçbir dalınca normal bir davranış sayılmaz!

Bu vesîleyle asıl hayatımıza bir atıf yaparak soralım:

Acaba, 15 yaş ve üstü bir insanın halâ dünyanın yalancı, fâni, geçici emzikleri ve fantaziyeleriyle oyalanması normal bir davranış mı? Tehlikeli ve sonunda ölümün geleceği muhakkak bir hastalığa yakalanan aklı başında birisi; tedâviyle mi meşgul olur; yoksa oyun ve eğlenceye mi dalar? Ölüm yüzde yüz kesin olduğuna göre; sonsuz âleme hazırlanmayana ve oyalanana tıp ne teşhis koyar?

Psikoloji; sürekli, anormal, yersiz, uygunsuz; çevredeki insanların hoşgörüsünü aşan; insanlarla ilişki ve iletişimini bozan; kendisinden beklenen beceri ve başarıyı gösteremeyen; gerçeklere aykırı kabul edilen davranış, hareket ve tutum sergileyenleri “ruh sağlığı bozuk” kategorisine koyuyor. Anormal kişiliklere yol açan sebepler nelerdir?

Anormal davranışlara; biyolojik bozukluklar, yâni beyin ve merkezi sinir sistemindeki arızalar dışında; benlik-kişilik gelişmesi sırasında ortaya çıkan saplantı ve takıntılar (eğitimsizlik, yanlış yetişme tarzı; hâdiselere ters bakış ve yaklaşım açısı) sebep olabilir. Özellikle çocukluk ve gençlik (bilhassa bülûğ) çağındaki çatışmalar, sürtüşmeler kişilik gelişimini olumsuz etkiler.

Uykusuzluk, açlık; yâni sinir sistemi ve midenin ihtiyaçlarının karşılanmaması gerginlik, taşkınlık ve anormal davranışlara sebep olurken; akıl ve zekânın tatmin edilememesi; ‘hayâtî sorulara’ cevap bulunamaması da psikolojik rahatsızlıklara yol açar. Ayrıca; problem sıkıntı, belâ, musîbet, sevdiklerinden birisinin ölümü, hapis yatma, ağır hastalığa yakalanma korkusu gibi meseleleri izah edememe, aklı tatmin edici bir açıklama bulamama da aynı rahatsızlıkları doğurur.

Kısacası, her şeye aklı ve gönlü tatmin edecek açıklamalar getirerek, insanın mutlu ve huzurlu bir hayat sürmesini sağlayacak temelli bir yaklaşım gereklidir ki, o da—mil-yonların tecrübeleriyle—’iman ve iman hakikatleri’nden başka birşey değildir.

Hayata müsbet bakış açısı ve insan

Bugün sizlere “arşivimden” hazırladığım “bilge kişilerin” hayata ait tesbitlerinden bir demet sunmak istiyorum. Özellikle bu asırda devamlı değişmeyi ve gelişmeyi isteyen her insanın ruh ve duygu dünyasına birazcık katkıda bulunabilmek ve kafasındaki sorularına ve dertlerine yardımcı olabilmek amacıyla! 20.12.2009

Eflatun’a iki soru sormuşlar:

Birincisi, “İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan iki davranışı nedir?”

Eflatun kendi hayat felsefesi ve görüşüne göre tek tek sıralamış tecrübe ve tesbitlerini:

“İnsanlar çocukluktan sıkılıp, büyümek için acele ederler. Sonunda çocukluğu özlerler. Para kazanmak için sağlıklarını yitirip; sağlığı geri almak için de para öderler. Yarınlarından endişe ederken bugünü unuturlar; Sonuçta, ne bugünü, ne de yarını yaşayabilirler. Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar; ancak hiç yaşamamış gibi ölürler” demiş.

Arkasından da şu ikinci soruyu sormuşlar: “Peki çare ne?” Çareyi de göstermiş yine kendi hayat felsefesi açısından ünlü filozof:

“Kimseye kendinizi ‘sevdirmeye’ kalkmayın. Önemli olan; hayatta, ‘en çok şeye sahip olmak’ değil, ‘en az şey’e ihtiyaç duyabilmektir.” (Eflatun)

Ne dersiniz? Biz de kendimizi bu mihenklere vuralım mı? Bu haller bizde var mı, araştıralım mı? Şöyle bir bakalım mı mevcut ve geçmiş hayat çizgimize?

Ve de asrın reçetesi “Risâle-i Nur Külliyatı”nda bu konularla ilgili paralel görüş ve cümleleri hatırlamaya çalışalım.

“Her hâl üzere Allah‘a şükretmek. Hayatı bulunduğun gün ve âna göre tanzim edip geçmişten ders alıp, gelmeyen günlerin yükünü başa dert etmemek ve omuza almamak.”

Bir başka düşünürden yine hayatın akışı ile ilgili bazı tesbitlere bir göz atalım:

“Hiçbir işte acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Zira karar; aklın durması halidir. Karar verildiği anda, akıl düşünmeyi, dolayısı ile de gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.” (Lao Tzu)

Ne dersiniz? Bu tesbitlere göre “hayatî” kararlarımızı doğru olarak alabiliyor muyuz? “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar.” (17. Lem’a) hakikatiyle bu tesbitlerin bağlantısı idrakimize oturuyor mu?

Şimdi meşhur İngiliz şair ve düşünürü Shakspeare’den bir tesbit alalım:

“İnsanların çoğu sevmekten korkuyor, kaybetmekten korktuğu için. Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için. Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için. Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için. Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için. Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.” (Shakspeare)

İnsan fıtratının muhabbete ne kadar muhtaç olduğunu hatırlatan bu satırların ihtarıyla “Uhuvvet” Risâlesini, külliyattaki “muhabbet” bahislerini, “ihtiyarlar” ve “gençler” bahislerini ve de “ölüm” hakikati ve İslâm gerçeğini bir defa daha “dinsiz felsefe ve müsbet felsefe” açısından mukayese ederek okumaya çalışsak. Hakikatlere ve gerçeklere biraz daha sağlıklı yaklaşabilir miyiz dersiniz?

“Gerçeği” hakikatlerin ışığında, idrak ederek, anlayarak, kavrayarak okumalarımızın “bol” olması dilek ve temennisiyle.

11.06.2010 

İNANÇ FAKTÖRÜ ve ÖLÜM KORKUSU

 

            Ölüm sonrası ile ilgili bilgi sahibi olabilmenin inançlar dışında bir kaynağı yok. Bu sebeple de konuyu dini inançlardan bağımsız olarak ele alma imkanından mahrumuz.

Ölüme karşı duygusal tepkileri irdelerden de, ister istemez, insanları “inanan” ve “inanmayan” olarak mütalaa etmek gerekir. 

Bir din vasıtasıyla ölümden sonraki hayatın varlığına inananlar ile inanamayanların ölüm karşısındaki tepkileri birbirinden farklı olarak ortaya çıkar. 

           

 

                        “İnanmayanların” Ölümle İlgili Tavırları

 

            Bir dine inanmayan, dolayısı ile de ölümden sonra bir hayatın olduğu inancından yoksun olanların ölüm karşısında rahat olabilmeleri zordur.

“ Varlık bilinci” içinde olan insanoğlunun “yok” olmayı kabullenmesi büyük ıstırap.! İnanç yoksa, ölüm kesin bir “son” demektir. Buysa insanı varlığa isyan ettirecek bir tepki oluşturur.  Var olmaya isyan, tüm var olanlara ve varoluş gerçeğine isyana, oradan da kendi var oluşuna isyan içine sokar insanı!

Bunun doğal sonucu da kişinin kendini tahrip edecek tavırlar içine girmesidir.

Kural tanımamaktan, her tür zevk vericilere, alkolden uyuşturucuya, psişik rahatsızlıklara, intihara ve yasaların uygun olduğu ülkelerde kendi arzusu ile kendi yaşamına son verme kliniklerine (ötenazi) yapmaya kadar, kişinin kişiliğine uygun olan seçeneklerden birine doğru yol almayı kaçınılmaz kılar.

Öncelikle gösterdikleri tepki de ölümü düşünmemeye çalışmaktır. Ölümden bahsedilmesi bunların hiç hoşuna gitmeyen hatta tahammül edemeyecekleri bir durumdur.

Ayrıca günlük yaşamlarında karşılaştıkları dindar insanlar da onlarda sıkıntılı duygular oluşturmaya sebeptir.

 

“Dindar olmayan insanların ölümden kaçınmaları ve onu fazlaca düşünmemeye çalışmalarının bir nedeni de inanmadıkları halde teorik olarak bildikleri veya çevrelerinde müşahede ettikleri inançların ortaya koyduğu ahiret hayatının gerçekten var olma ihtimali olabilir.

Zira onlar için, öte alemde ceza ve mükafat mevzularının olmama ihtimali olduğu gibi, aynı zamanda gerçek olma ihtimali de bulunmaktadır.

Çevrelerinde gördükleri inanan insanlar en azından onlarda bu şüphe durumunu oluşturabilmektedir.”(    ) F. Karaca, s.272

            Bu da ister istemez sıkıntıdır.

 

           

                  Dindarların Ölümle İlgili Tavırları

 

            G. Stanbrg Hall; "Korkuların Araştırılması" isimli makalesinde, dinin insanlara kazandırdığı ümidin, onları şiddetli bir şekilde zorlayan ölüm korkusu karşısında en büyük ilaç olduğunu ifade ederek, insan türünü bunaltan bu korkuyu hiçbir usta psikoterapistin din kadar azaltamayacağını iddia etmiştir.” (   ) G. S. Hall, "Study of Fars", American Journal of Psyhology, 1896, 8,s.147

 

Dine inanan ve bu yolla ahret inancına sahip olanların ölüm karşısındaki tepkileri ise dini etkinlikleri hayatlarına yansıtıp ansıtmama durumlarına göre farlılıklar arz eder.

 

Bu açıdan dindarların tepkilerini üç gruba ayırmak mümkün; 

 

I. İnandığını Söyleyen Ama İnanmıyormuş Gibi Yaşayanlar.

 

Bunlar din gerçeğini kabul eden, ama dini inançlarını günlük yaşamında önemsemeyen

kimselerdir. Böylelerinin din ve dini sorumluluklardan söz edildiğinde nahoş duygular içine girdikleri görülür. 

Daha çok dünya hayatına ve zevklerine kapıldıklarından, ayrılma duygusu onlara ağır gelir. İnancı olup da yaptıklarından dolayı hesabının ağır olacağına inananların hiç inanmayanlara göre daha fazla ölüm korkusu hissetmeleri bile mümkündür.

 

            II. İnanan Ama Kendisini Ölüme Hazır Hissetmeyenler.

 

Ölümden sonra yeni bir hayata geçileceğine inanan, yani ölümün ölümsüzlüğe geçiş olacağına yakinen görmüş gibi kabul edenlerin çoğunun problemi, yeterince hazır olamamak ve bu sebeple hayatın hesabını verememek kaygısıdır.

Sonunda cehennem gibi bir çetin ceza olacağı ihtimali insanı tedirgin etmeye fazlasıyla yeter.

Bunlar, ölüm ne zaman gelirse gelsin, zamansız gelmiştir diye düşünürler.

 

            III. Ölüme Her Zaman Hazır Olanlar.

 

Hayatının bir gün mutlaka sona ereceği fikrini hiç hatırlarından çıkarmayanlardır bunlar!

Ölümün bu dünyadaki tüm sıkıntıları sona erdireceğine, yaptıkları iyiliklerin karşılığı olarak çok daha iyi bir hayatın varlığına inanmışlar ve günlük yaşamlarını da bu gerçeğe göre düzenlemişlerdir.

Onlar için “ölüm” sevgiliye ve vaat edilen mükafatlı bir hayata kavuşma olarak algılanır.

Bu manada ölümün bir müjde olduğuna inanırlar.

Bu grupta olanların kaygısı sadece şu sebeple olabilir:

           

Bu tür kimseler inanan ve ibadet eden kimseler olmalarına rağmen, ibadetlerinin öteki dünyayı garanti etmek değil, daha çok bu dünyada kendilerine verilen nimetlerin karşılığı olarak 'şükür' anlamı taşıdığı bilinci içinde olurlar.

“Öte dünya” dendiğinde ise daha çok ümitle korku arasında bulunmanın doğru bir tavır olduğunu bilirler.

http://www.dailymotion.com/video/x3fdl3_quatre-bras-quatre-jambes_news

     

                    

“DİNSİZ BİR HAYATIN MEYVESİ;MERHAMETSİZ KATI BİR HAYATTIR”

“Fransız tüccarı şaşırtan kese vakası”

         İstanbul’da yaşanan sel felakatindeki yağma görüntüleri 200 yıl öncesinin İstanbul’unda yaşanan ve kitaplara akseden bir tabloyu canlandırdı gözümün önünde. Ülkemizin şu an içinde bulunduğu halden bu nedenle utandım. Nerden nereye dedim. 1800’lü yılların başı...

         O tarihlerde İstanbul’un Karaköy semti İstanbul’un en önemli ticaret merkezidir. Osmanlı Devleti’nin sadece Anadolu’ya açılan ticari kapısı değil, aynı zamanda ithalat ve ihracatın da merkezidir. Karaköy o yıllarda yerli yabancı çok sayıda insan kaynamaktadır.

Fransa’dan gelen bir gemiden inen ve Karaköy rıhtımına adımını atan bir Fransız tüccar, hem İstanbul’a ilk ayak basmanın şaşkınlığı, hem de kalabalığın itiş kakış etkisi ile üzerinde taşıdığı altın kesesini yere düşürür.

        Yere saçılan altınlar kalabalığın arasında ayaklar altında sağa sola yayılır gider. Fransız tüccar altınlardan bazılarının denize yuvarlandığını da görür. Olaya şahit olan kalabalıkların hemen altınlara saldırması, hatta denize yuvarlanan altınların peşinden suya atlayanlar olduğunu da görünce, “bittim ben” diye düşünür. Fransız tüccar panikten saçını başını yolmaya başlar.

Çöküp kaldığı yerde başını ellerinin arasına almış kara kara düşünürken, insanların kendisine doğru geldiğini fark eder.

        Her gelen önüne altın koyar. Önüne altın koyanlar arasında, üstü başı su içinde gençler de vardır. Fransız tüccar fark eder ki, altın kesesini düşürdüğünde altınlara doğru hamle yapan, hatta denize düşen altınların peşinden suya atlayan insanlar, kendi altınlarını toparlayabilmek için mücadele veren insanlardır. Nitekim kalabalık dağıldığında ve altınlarını saydığında hiç eksik olmadığını fark eder.

 

       Spor camiasının yakından tanıdığı ve sevdiği işadamı Abdurrahim Albayrak’ın şirket binası da, sel felaketinin en dehşetli yaşandığı yerin tam ortasında kaldı. O gün olan bitenleri dehşet içinde anlatan Abdurrahim Albayrak, afetin olduğu günün gecesinde sahur vakti şirketten dışarıya çıktığında, altında pahalı araba, yan koltukta modern giyimli genç bayanın da bulunduğu bir ailenin de yağma için ortada cirit attığını görünce gözlerine inanamadığını söyledi. Hali vakti yerinde olduğu anlaşılan kişilerin bile yağmacı birer çapulcu haline gelmesi herkesi şaşırttı.

O kadar ki, çeşitli vilayetlerden yağma amacıyla araç tutup gelenler olduğu anlaşıldı.

     “Öğretmenleri yetiştiren öğretmenler, şu an yaşayan neslin aileleri, ikliminde nefes aldıkları akraba ve toplumsal çevreleri, izledikleri programlar, okudukları kitapların muhteviyatı, en çok izlenen filmler, programlar, bakın bakalım her birinde verilen mesajlara... Ne öğretiyorlar, neyi telkin ediyorlar?”

Ne diyor ayette; “Şüphesiz ki, bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez (Ra’d, 11) prf.Dr.OSMAN ÖZSOY

 

 

        Kimileri rûhî sıkıntı ve hastalıkları alkol ve benzeri maddelerle tedâviye yelteniyor! Oysa, onlar beden ve rûh sağlığını direkt bozuyorlar.

Modern tıp; “Rûhî alandaki stres, kurdeşenden kansere kadar birçok hastalığın sebebi olduğuna göre; en tesirli iki yoldan birincisi tıbbî müdâhale, ikincisi de problemleri kendi kendine çözme yoludur. Bunda da en etkili unsur dinî inançtır”1 diyor. Duygularımızdaki dengesizlik ve karışıklığı kaldırıp sağlığa kavuşmanın en iyi yolu mânevî hayata önem vermek ve inanmaktır. Çünkü, “yüksek imân gücü”, rûh ve beden koruyucu sağlık vazifesi de gören savunma sistemine enerji sağlar.

       Geçtiğimiz senelerde, Belçika/Antwergen meşhur Tropikal Hastalıklar Enstitüsü’nden Prof. Aimee De Muynck, Müslümanlar üzerinde hazırladığı bir araştırma sonucunda, dindar Müslümanların daha uzun yaşadıklarını ortaya koydu. Belçika’da yaşayan 980 Türk ile 851 Fas asıllı Müslüman üzerinde hazırladığı araştırma sonucunda, dinini bilen ve yaşayan Müslümanların sağlıklarının diğer Müslümanlara oranla daha iyi olduğunu tesbit etti: “Din sağlık demektir. Derin inançlı Müslümanlar genellikle sigara, içki ve uyuşturucu kullanmıyor. Sosyal hayatları fazla, ama sosyal problemleri ve en önemli sıkıntı ve stresleri yok denecek kadar az.” Zaten tıbbın da tesbitlerindendir: Maddî hastalık, meraka (üzüntü, strese) dayanır ve devam eder. Merak gitse, o maddî hastalığın mühim bir kökü kesilir; hafifleşir. Merak kesilmesiyle, o hastalığın onda dokuzu gider.2 Pekçok psikolojik rahatsızlık da ortadan kalkar.3 Filozof William Cames de, “Şüphesiz üzüntünün başlıca ilâcı din ve imândır” sözüyle bu gerçeğe dikkat çekmiş. Gandhi, “Duâ ve ibâdet olmasaydı ben çoktan çıldırırdım” der. Dr. Mazhar Osman, “Mutedil, sâlih itikada mâlik dindar bir şahıs, sinirlerini metin bir zırhla muhafaza eder” 4 der.

     İnsan mânevî dengeler içinde bulunmazsa, bütün olarak uyumunu, davranış düzenini kaybeder.5 Stres doğurabilecek büyük hâdiseler karşısında dindar kişilerin daha mukavemetli olduğu; nevrozlara, dindarlardan daha çok ateist veya agnostik kişilerde rastlandığını istatistikî rakamlar ortaya koymuştur.6 Ancak eğer din yaşanırsa kişiyi kurtarır.

Dini inancı olmayan bir sabun imâlâtçısı, bir vaize:

“Sizin anlattığınız dinin, dünyaya iyilik getirdiği görülmüyor! Bunca zaman geçmesine rağmen, dünya kötülerle dolu.”

O sırada, çamur içinde oynayan bir küçük çocuğun yanından geçiyorlarmış. Vaiz demiş ki:

“Sabunun da pek bir fayda getirmediği anlaşılıyor. Zirâ, dünya pis ve pislerle dolu!”

“Ama, sabun kullanıldığı zaman faydalıdır.”

“Evet, din de aynen öyledir. Eğer öğrenilir, anlaşılır, yaşanır ve uygulanırsa dünyaya ve herkese iyilik getirir.”

Dipnotlar:

1- Prof. Dr. Necati Öner, Stres ve Dinî İnanç, TDVY, 3. bask., Ank., 1988, s. 11-14.

2- Lematlar, s. 211.

3- Dr. Norman Vicent Peale, Olumlu Düşünmenin Gücü, Sistem Yay., İst., 2001, s. 88.

4- Dr. Mehmet Tevfîk, Rûhî Bunalımlar ve İslâm Ruhiyâtı, s. 27.

5- Prof. Dr. Sabri Özbaydar, İnsan Davranışının Sınırları ve Spor Psikolojisi, Altın Kitaplar Yay., 1983, s. 23.

6- Prof. Öner, s. 14.

             İMAN NASIL BİR KİŞİLİK KAZANDIRIR?

 

http://www.facebook.com/video/video.php?v=1236573762715

            Ahlâk; tarih boyunca; peygamberlik müessesesi ve felsefenin temel uğraşı olagelmiştir. Tecrübeyle sabit: Ahlâkı güzelleştirmenin iksiri dindir, imandır. Çünkü, yüksek ahlâkın imtizâcından yüksek haller çıkar.1 Yüce seciye ve hasletlerin kaynağı Kur’ân ve imân; 2 ahlâkı bozan aşırılıkları “vasat”a çeker, “denge”ler.

          Müslümanın kişilik, karakter, huy, mizâç ve ahlâkını Kur’ân şekillendirir. Müslümanın anlamı; emin olunan, güvenilen kişi demektir. Güzel ahlâkın bütün unsurlarının kişilik, huy ve mizâcını oluşturduğu Kur’ân’ın hâlis talebesinin temel karakteri şöyle tezahür eder:

         Kulluk şuuruna varan mü’min, en büyük yaratılmışa da ibâdete tenezzül etmez. Cenneti bile ibâdetine gaye kabul etmeyen azîz bir kuldur. Mütevâzi, selîm, halîmdir, fakat Yaratanından başkasına, O'nun izni haricinde, kendi isteğiyle tezellüle tenezzül etmez. Aciz ve fakirdir. Fakr ve zaafını bilir. Fakat, Mâlik-i Kerîmi ve Seyyidinin nihayetsiz kudretine dayandığı için, gayet güçlüdür. Yalnız Allah rızası ve fazîlet için çalışır.3 İffet, hayâ ve izzet sahibi olan Müslüman, başkalarına avuç açmayı şânına yakıştırmaz. Esbabperest, yani sebeplere tapan değildir. Ama, sebeplerin, Allah’ın tabiata koyduğu tekvinî kanunlar, fıtrî şeriat olduğunu bilir, onlara riâyet eder. Çalışmasını yaptıktan sonra tevekkül eder, kısmetine razı olup kanaat eder.

          İmânın özelliği olduğundan; doğru, dosdoğru, dürüst ve samimîdir. İslâmiyete bağlı olduğu nisbette gururdan uzaktır.4 Yalanın; küfrün esası, nifakın alâmeti olduğunu bilir; bu tür şeylere asla tenezzül etmez.

         Daima teşekkür eden; nimeti hafife almak mânâsındaki israftan kaçınan bir muktesittir. Cömert, iyiliksever, diğergamdır ve paylaşmaktan zevk alır. İyilikleri başa kakmaz. Helâl-haramı bilir, gayrın malına göz dikmez. Dünya ve mal sevgisine kalbinde yer vermez. Fakat, meşrû hukuku için hayatını bile fedâ etmekten çekinmeyen cesâret âbidesidir.

       Suçlar aleniyete dökülmedikçe daima hüsn-ü zan ile iyi düşünceler besler. Affedici, hoşgörülüdür. Küçük, yaşlı, nazik ve nazenin mahlûklara şefkat; büyüklerine hürmet eden; kibirden uzak tevâzu timsâlidir. Her fenâ haslet gibi, riyakârlıktan da nefret eder.

     Rûhunda kin ve düşmanlık yoktur; hiçbir zaman anarşist/terörist olamaz.5 Gıybeti, “âciz ve korkak insanların kullandıkları alçak bir silâh” görür. Sözlü şiddet olan dedikodu bile yapmaz. Aldanır, fakat aldatmaz. Hileye tenezzül etmez. Alçakgönüllü, mûnis bir dosttur.

      Kur’ân ve Sünnet; bir kısmını sıralamaya çalıştığımız bu güzel hasletlerin menfîlerinden ise uzaklaştırır. Nazariye/teori seviyesindeki bu bilgi ve hasletler; imânla kafa, gönül, akıl, kalb ve vicdanlarda tesbit edilir; ibâdetlerle pratiğe dökülür. Sevap-günah, emir ve yasak, helâl ve haramlarla teşvik, takviye edilir, pekiştirilirler. Ve mü’minin kişilik, huy, karakter ve mizacını yüksek seviyede oluştururlar.

         Mü’minin kişilik yapısının özeti; düşünen, mütefekkir, müdakkik, gözlemci, akıl ve zekâ melekelerini geliştiren; Allah ve kul/insan haklarına saygı gösteren hürriyetçi; âdil, hakperesttir. Dünyayı zikirhâne, kâinatı kitap görür.

Dipnotlar:

1- İşaratü’l-İ’câz, s. 162; 2- Tarihçe-i Hayat, s. 198; 3-özler, s. 122; 4- Sünûhat, s. 37; 5- Mesnevi-î Nûriye, s. 6.

 

 

 

Bu haber 2944 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

İNANÇ ESASLARI

Ölümsüz Denizanası (Turritopsis Dohrnii) Bu Hayvan “Her Can Ölümü Tadacaktır” Ayetine Zıt Değil Mi?

Ölümsüz Denizanası (Turritopsis Dohrnii) Bu Hayvan “Her Can Ölümü Tadacaktır” Ayetine Zıt Değil Mi? ÖLÜMSÜZ DENİZANASI ,AYATE AYKIRI MI?

TEVHİT VE HAYATA YANSIMALARI

TEVHİT VE HAYATA YANSIMALARI ALLAHA İNAN SONRA ALLAH YOKMUŞ GİBİ YAŞAMA!!

HZ.MUHAMMED (S.A.V)

GALERİ

SİTE İSTATİSTİKLERİ

Kategori 57
Haber 1099
Yorum 115
Haber Okuma 2122409
Editör 12


RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi