BİLGECE BAKIŞ
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

HZ MUHAMMED İN DOĞDUĞU ORTAM(CAHİLİYE DÖNEMİ)9/31

HZ MUHAMMED İN DOĞDUĞU ORTAM(CAHİLİYE DÖNEMİ)9/31

Tarih 10/Şubat/2011, 19:26 Editör BİLGE BİLGE

HZ MUHNAMMED İN MEDENİYETE VE İNSANLARIN MEDENİLEŞMESİNE KATKILARI

HZ.MUHAMMED’İN DOĞDUĞU ORTAM syf 36-37

 

http://www.4shared.com/file/181978169/c8d37470/CAHILIYE_DE_KIZ_GMME_VE_KISSA.html

 

  "Ne zaman onlara: ALLAHın indirdiklerine uyun' denilse onlar: 'Hayır biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız' derler. Ya atalarınız aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?...(Bakara 170)
 

  S-1a-Cahiliye dönemi nedir?Tanımlayınız?                                                               

****Günümüz cahilisiyle karşılaştırınız?Günümüzde Dünya nın gene cesur,Allah müeyyedli bir Abdullah ın yetim(lerine)ine ihtiyacı var mıdır?

           Cahiliye: Arapların İslâm'dan önceki inanç, tutum ve davranışlarını İslâmî devirdekinden ayırt etmek için kullanılan bir kavramdır. Kabalık, görgüsüzlük ve gayr-ı medenîlik,Töre,Haksızlık hukuksuzluk anlamına da gelir. Günah olan söz ve fiiller, kaba ve çirkin davranışlar câhiliyye işidir.                                                                .        Kur'ân'da 4 çeşit "câhiliyye" zikredilmiştir: Bunlar, câhiliyye zannı (Âl-i İmrân, 3/154), gerçeği bilmeden ileri geri konuşmak ve Allah hakkında kötü zanda bulunmak; câhiliyye hükmü (Mâide, 5/50), cahiliyye hamiyyeti / taassubu (Fetih, 48/26), ilahî gerçeklere karşı çıkmak, hiddet, öfke ve kızgınlık göstermek, kibir ve gurur sebebiyle Allah ve Rasûlü'nün emir ve yasaklarına uymamak; câhiliyye teberrücü (Ahzâb, 33/33), (İ.K.) (Kynk:T.C.Diy işl.Başk.Web ktphnsi)

S-1b-Putçuluk nasıl doğmuştur?

     Put, Türkçeye Farsçadan geçmiş bir kelimedir. Put, doğrudan doğruya kendisine tapınmak veya bir mukaddesliği temsil etmek üzere pişmiş toprak, taş, tahta, maden ve benzerlerinden yapılmış heykel veya aynı maksatla yapılmış resim, kabartma ve oymalardır. Putlar, bir ilah veya ilaheyi, "büyük yaratıcı gücü", insan hayatına ve kaderine, bütünüyle tabiata veya teker, teker çeşitli tabiat olaylarına, doğada mevcut olan güçlere hükmeden üstün ve esrarengiz, mahiyetine akıl erdirilemeyen, netice olarak insan iradesinin üstünde büyük bir gücü ve varlığı temsil eden sembollerdir. İnsanlık tarihinde bu puta tapanları bazı materyalist sosyologlar dini hayatın ilkel bir basamağı saymışlar, puta tapıcılıktan başlayıp derece derece yükselerek "tek tanrı" inancında son bulan bir dini tekâmül ve evrimleşme yakıştırması yapmışlardır.   Hâlbuki insanlığın ilk devirlerinde, sanıldığı gibi insanlar putperest değillerdi. Saf ve arı-duru bir yaratıcı inançları vardı. Zamanla bu inanış yozlaşmış ve dejenere olmuştu. Hazret-i Âdem'den Hazret-i Nuh'a kadar olan dönemde putperestlik yaygın değildi. Ancak, Nuh kavminde işler değişti. Bu kavmin dindarlıkta temayüz etmiş; Vedd, Suva, Yeğus, Yeuk ve Nesr isminde beş önemli şahıs vardı. Bunlar bir nakle göre İdris aleyhisselamın ashabıydılar. Birbiri ardınca vefat etmeleri büyük üzüntü meydana getirdi. Geride kalanlar da onların hatırasını canlı tutmak amacıyla onlara benzeyen beş heykel yaptılar. Zaman zaman heykelleri ziyaret eder, o Salih insanların nasihatlerini birbirlerine anlatırlardı. Ne var ki, bir kaç nesil sonra gelenler, söz konusu heykelleri putlaştırarak tanrı ilan ettiler. Artık putperestlik bu topluluğun sanki resmi dini olmuştu. İnanç sapkınlığı ahlaki ve sosyal çözülmeyi de beraberinde getirince Allah Teala onlara Nuh aleyhisselam'ı peygamber olarak gönderdi.  
s-1c-Putlara inanmanın psikolo ik temelleri nelerdir?
      Putçuluğa bir başka açıdan bakarak onun arkasında yatan sebepleri veya psikolojiyi ortaya koymaya çalışanlar şöyle demişlerdir: Bu putlar, mücerret ve soyut varlığı idrak etmekte güçlük çekenlerin, idrak ve anlayışı geniş ölçüde beş duyusu ile sınırlı olan bu insanların idrak aczinden doğmuştur, denilebilir.Ancak insan ilahi kudreti hissetmiş ve ona tapma ihtiyacını duymuş, fakat taptığı varlığı gözü ile de görmek, beş duyusu ile algılamak zaafından kendisini alamayarak, onu maddeleştirmek gafletine düşmüştür demek bile çok hafif kalır. Musa'ya "Ey Musa! Biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana kesinlikle inanmayacağız" (Bakara2/ 55) diyenler de o kadar yanlış yapmış ve putperestçe hareket etmişlerdir.
      Bütün peygamberler put, putçuluk ve putlara karşı her zaman tavır alıp karşı çıkmışlar ve bu uğurda çok büyük savaş vermişlerdir. Denilebilir ki, onların ilk vazifesi ibadeti sadece Allah'a yaptırmak ve sahte ilahları ortadan kaldırıp yok etmek ve neticede Allah’ın iradesini hâkim kılmaktır. Hele bu hususta Hz. İbrahim'in putlara karşı yaptığı muamele ve mücadelelerinde bizim için alınacak büyük dersler ve ibretler vardır. Hz. İbrahim gibi düşünmeye ve bu uğurda o gibi çalışıp yol almaya çalışanlar putçuluk gerçeğinden de şüphesinden de ve şaibesinden de uzak kalırlar. O işe ilk defa en yakınından, babasından başladı. Hz. İbrahim, babası Azer'e sen putları tanrılar mı ediniyorsun? Kuşkusuz ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum, dedi. (Enam 6/ 74). Yalan yere onlara mabut veya şefaatçi diyorsunuz. Onlar ise birer hayaldir.
S-1D-Neden putçuluğun mantığı yoktur?
    O bedeni kokar diye gömmekte acele etmek mecburiyetinde olanların tutup da onun camid (donmuş) bir hayalini Ahmed'dir diye saklamalarında gerçekten bir yalancılık bulunduğunda şüphe yoktur. O halde böyle hayal olan fanilere mabut payesi vermek ne büyük bir bühtandır. (Hak Dini, V, 3772).

Bugünkü Musul Şehrinin bulunduğu yerde Babil Devleti (M.Ö. 20- M.Ö. 6 asırlar arası) kurulmuştu. Babil ülkesine “Geldanistan”, bunların hükümdarlarına da “Nemrut” denilirdi. “Sabie” adı verilen bir dinin hükümlerine göre güneşe, aya, putlara ve hükümdarlarına tapan Babil halkına, Nemrut İbn Kemal zamanında Allah Hz. İbrahim’i peygamber olarak gönderdi. O, Babil halkına hak ve hakikati, tevhid inancını bildirmeye; doğup ölen, sönüp giden geçici şeylere tapılmayacağını öğretmeye, onları doğru yola ve hak dine davet etmeye çalıştı. Fakat onlar aldırış etmediler. Bir eğlence günü halk şehir dışına çıkmıştı. Hz. İbrahim şehirde kalarak “put-haneye” gitti ve bazı putları kırarak elindeki baltayı da “büyük putun” boynuna astı. Şehre gelen halk bunu Hz. İbrahim’in yaptığını bildi. Ey İbrahim! Bunu ilahlarımıza sen mi yaptın dediler. Hz. İbrahim ise “hayır, bunu şu büyük put yaptı” diye cevap verdi.  “Eğer onlar konuşuyorlarsa o kırık ilahlara sorun”, dedi. O zaman birbirlerine bakarak biz zalim kişileriz, dediler. Sonra başlarını İbrahim’e çevirerek “sen de bilirsin ki, onlar konuşmazlar” dediler. İbrahim de Allah’tan başka size fayda ve zarar veremeyecek şeylere mi tapınıyorsunuz, dedi, yuh size ve Allah’tan başka bu perestiş ettiğiniz şeylere! Siz aklınızı kullanmıyor musunuz? Onlar, cehalet ve zavallılıklarını anlar gibi oldular ama hala boş gururlarını terk etmediler ve sapkınlıklarını terk etmediler. Eğer bir iş yapmak istiyorsanız, ilahlarınıza yardım edin onu ateşe atın dediler. Allah da ateşe, İbrahim’i yakma, ona serin ve selamet ol, diye emir verdi. Ateş bir gül bahçesine döndü ve İbrahim yanmaktan kurtuldu. Bunu görenlerden bazıları imana geldiler. Diğerleri ise ona tekrar tuzak kurarak zarar vermek istediler. Fakat Allah onlara cezalarını daha çok verdi. (Enbiya 21/ 51–70).

    Kul, Allah’ın memurudur, o sadece O,nun ve elçisinin emrini dinler ve tutar. Yükümlü müslüman böyle yaptıkça, tüm hareket ve davranışlarını dinde yerini bulup meşruluğunu ispatladıkça her zaman dini olanla din dışı olanı seçebilir. O hep böyle içtihatla amel ettikçe hangi mekân ve hangi zamanda olursa olsun, değişen bütün şartlarda yanlışı, zulmü ve putçuluğu anlayıp kavrayabilir ve ona göre hareket edebilir. Bireyin elinde ölçü ve ölçekleri olursa, hangi yoldan gideceğini gösteren ilim din bileşkesi bir pusulası bulunursa, dünya cehennem olsa da Hz. İbrahim misali, içinde bulunduğu ateş gül bahçesine döner.

   kul, Allah’ın memurudur, o sadece O,nun ve elçisinin emrini dinler ve tutar. Yükümlü müslüman böyle yaptıkça, tüm hareket ve davranışlarını dinde yerini bulup meşruluğunu ispatladıkça her zaman dini olanla din dışı olanı seçebilir. O hep böyle içtihatla amel ettikçe hangi mekân ve hangi zamanda olursa olsun, değişen bütün şartlarda yanlışı, zulmü ve putçuluğu anlayıp kavrayabilir ve ona göre hareket edebilir. Bireyin elinde ölçü ve ölçekleri olursa, hangi yoldan gideceğini gösteren ilim din bileşkesi bir pusulası bulunursa, dünya cehennem olsa da Hz. İbrahim misali, içinde bulunduğu ateş gül bahçesine döner.

          S-2-Kız çocukları gömülüyorsa,Çoğalma nasıl gerçekleşiyordu?
       (Herkes gömmüyordu-Çobanlık yaptırılarak toplumun gözünden uzak tutulurdu.%40 oranında gömme yaygındı,erdem ve ahlaki özelliğini,düşünme yeteneğini kaybetmemiş,doğru düşünmesini bilen bir takım insanlar bu geleneğe karşı çıkarlardı..)

 

              S-3-Cahiliye Döneminin özellikleri nelerdir?

 

        1-  İçki ve alkol kullanımı had safhadaydı.Şarap içilirdi(Kışlık şarap ve alkol fıçıları depolanırdı),  uyuşturucu olarak,Haşhaş kullanılırdı.Kan davası güdülür,kız çocuğu sahibi olmak ,savaşlarda düşman eline geçme,çalışıp kazanamaması...gibi sebeplerden ayıp kabul edilirdi.Bundan dolayı kız  çocukları doğunca diri diri kumlara gömülürdü.Bunların günümüz versiyonları var mıdır,nasıl görülmektedir?

 

      2-Şans oyunlarına dayalı Kumar oyanırdı.Fal okları(Şans oyunları) oynanırdı.Oynanan bu kumarın sonunda kazananlar,kazandıklarının bir kısmını fakirlere verirlerdi.İslam dini bu tür kumarları dahi yasaklamıştır.Acaba zamanımızda buna benzeyen kumarlar oynanıyor mu?       

     Günümüzde bunlar nasıl olmaktadır?                                                                                                                                                     
 3-Kılıçla adam öldürülür,Kan davaları güdülür;bu kan davaları nesiller boyu sürerdi.O zaman için insan öldürmek sadece kılıçla ve basit yöntemlerle yapılırdı.Bu gün için dünya ölçeğinde insanlar nasıl ve hangi aletlerle-makinalarla öldürülmektedirler?Neden İnsanlar her gün değişik ve daha fazla insan öldürecek makinalar yapmanın peşindedirler?  Günümüzde bu anlatılanlar nasıl işlemektedir?                                                                                                                                  .  4-Kadına-kızlara değer verilmez,soyun erkekten devam ettiğine inanılırdı.Erkeğin geliri oranında 10-15 eşe sahip olduğu görülürdü.Ayrıca Çok eşle evlenmek ve çok kadına bakabilecek güçte olduğun u göstermek toplumda karizma sahibi olmak anlamına gelirdi. .                                                                                                                                                         5-Medeniyet-görgü-nezaket alanında da insanlık ifalas etmişti:Evlere kapı vurulmadan,izin alınmadan girilirdi.O ,Rahmet Peygamberi geldi ve insanlık nedir bilmeyen,kokuşmuş ,çürümüş beyinlere ve ileride çürüyecek,kokacak beyinlere insanlığın ne olduğunu öğretti/öğretecek..."Ey insanlar,başkalarının evlerine izin almadan,size izin verilmeden girmeyiniz,evlerin dışından kabaca bağırarak insanları çağırmayınız,Sizi bu gün içeri alamaıyoruz,dönünüz denildiğinde bozulmadan dönünüz"(Nur suresi 27)ayeti günümüze de hitap etmiyor mu?

      6-Kabileler birbirlerine baskınlar yaparlardı.Bu baskınlarda karşı tarafın her şeyi yağmalanabilirdi.Bu gün için kapkaç,hırsızlık ve yağmacılığın(Silivri sel baskınında yağmacılar,Abd sel baskınında Marketlerin yağmalanması, binbir çeşidinin yaşandığı dünyamız ın O nun öğretilerine muhtaciyeti tartışılmazdır.O zaman mallar yağmalanırdı,bu zamanlarda canlar,yaşamlar yağmalanıyor,kızılderililer ve işgal edilen devletlerin insanları yıllarca köle olarak satılmış,organları kendi istemedikleri şekilde ,karşı tarafın isteği doğrultuda alınmıştır.

 Güçlü olanın, güçsüz olanın malını haksız yere gasp etmesi haksızlıktır ve asırlar öncesi cahiliyeden gelen ahlâksızlıktır.Bu gaflet, Fir’avunları daha çok Fir’avun, Hâmân'ı daha çok Hâmân, Kârun'u daha çok Kârun haline getirmiştir. .
        10-Kız çocukları diri diri toprağa gömülürdü: Cahiliyye toplumunda kadın, hakları yenilen, malları elinden alınan, mirastan yoksun bırakılan, boşandıktan ya da kocası öldükten sonra hoşlandığı biriyle evlenmekten (Bakara suresi; 232) alıkonulan zayıf ve zulme uğrayan bir varlıktı…

                 İbn-i Abbas (Allah O'ndan razı olsun) şöyle rivayet eder. "Bir kişinin babası veya kayınpederi öldüğünde ölenin karısı üzerinde o kişi hak sahibi olurdu. İstese tutabilir ya da başlık parasını alıp serbest bırakabilirdi. Ölünce de malına el koyardı"

                Kız çocuklarının gömülmesi çerçevesinde farklı görüşler yaygındı. Kimisi kıskançlıktan ve namuslarını korumaktan, onlardan dolayı gelecek bir utançtan korunmak için kız çocuklarını gömerdi. Kimisi de mavi gözlü, siyahî, cüzzamlı ve topalları uğursuz saydığından toprağa gömerdi. Bazısı da geçim korkusundan ve fakirlik endişesinden öldürürdü çocuklarını." Babanın yolculuğu ya da bir işi nedeniyle gömme işi bazen gecikirdi. Bu durumda çocuk, büyümüş, aklı ermişken gömülürdü. Böyle yapanlar insanı ağlatacak kadar acıklı şeyler anlatmışlardır. Kızlarını bir uçurumdan aşağı atanlar  ile derin kuyulara atanlar,peygamberin sakalının ıslanırcasına ağlamasına sebep olmuşlardır.. (Bulüğel-İreb fi Ahval-il-Arap)

             Yaşama sansı olan kızlara çobanlık yaptırılır,zorla evlendirilir,yada bu kızlarla, karşılıklı değiş tokuşla evlenilirdi.(Berdel.Erkek çocuk doğurmayan kadının ayıplanması gibi)

Doğmuş çocuk kız ise kazılmış çukura bırakılır;değilse eve götürülürdü.(..Hz. Ömer’in iki şey aklıma geldikçe,birine ağlarım diğerine gülerim ...anısı.)Zamanımızda ,cami önlerine bırakılan bebekler,hastane kapılarına bırakılan veya bebeklerini hastane,otobüs dinlenme yerlerinde,zenginlerin,kapılarında bırakıp kaçanlar,çöp konteynırlarına atılan bebeklerin olması (1.2. ve III.   nevver cinayeti) asrımızın da peygamberin öğretilerine ne denli muhtaç olduğunu göstermektedir.( Canlı gömülen ...edine isimli  gen kız...)  Bu gün işgal edilen yerlerde ,ülkemizde Kurtuluş savaşının ilk kıvılcımın çakıldığı ülkemizin Maraş Adlı Şehrinde Fransız Askerlerin Bir Müslüman Türk kadının değerlerini ber heva etmeye çalışması sonrasında bir toplumun bütünüyle ayağa kalktığını bilmeyenimiz yoktur. .                                                                                                                                                 .       Kız çocukları okutulmaz,önemsenmez,kız çocuğu sahibi olmak ayıp sayılır,çalışıp kazanamadığı,saldırılara karşı koyamadığı,esir düşme tehlikesi ,kötülüklere karşı zorlanmaları gibi sebeplerden dolayı doğar doğmaz diri diri gömülürdü.Kıza yapılan masraf gereksiz sayılırdı. El e gidecek!denirdi.Bu mantık bugün içinde vardır..

      NOT:Yukarıda anlatılanları ve bu vahşeti Peygambere inananlar en acımasızca yaşadıkları için peygamberlerinin kendilerini çağırdıkları şeyleri ve değerlerini çok iyi biliyorlardı.Peki günümüzde peygamber döneminin özellikleri yaşanmıyor mu?O halde O insanları örnek insanlar haline getiren öğretilere günümüz insanın hiç mi ihtiyacı yoktur?Peygamber öğretilerinin dönüştürücülüğüne günümüz insanının hiç mi ihtiyacı yoktur?Tabiiki vardır.O zaman olan kötülüklerin farklı versiyonları günümüzde cerayan etmektedir;O halde günümüz dünyasının gene peygamber öğretilerine ve değerlerine ihtiyacı vardır...                                                                                                                                                                

Adıyaman da diri diri gömülen kız.

     Adıyaman’ın Kâhta ilçesinde, Medine isimli 16 yaşındaki bir genç kızın, evlerinin bahçesindeki çukura diri diri gömüldüğünün ortaya çıkması, herkesin kanını donduran bir vahşet örneği olarak toplumsal hafızaya kazındı.(“..Diri diri gömülen kıza  hangi günahından dolayı gömüldüğünün sorulacağı gün !!!(Tekvir suresi8) Cahiliye döneminde kaldığı ve 21. yüzyılın “medenî” dünyasında böyle şeylerin asla yaşanmayacağı.. 2000’li yıllara da, canlıyken mi, yoksa başka yöntemlerle öldürüldükten sonra mı domuz bağıyla bağlanıp toprağa gömüldükleri bilinmeyen “Hizbülvahşet kurbanları”nın o unutulmaz ve dehşet verici görüntüleriyle girmemiş miydik? / insanlığın güya medeniyet ve teknolojinin zirvesine çıktığı 21. asır, iki dünya harbi ve ardı arkası gelmeyen yerel savaşlarda hunharca işlenen sayısız katliamla, “en kanlı yüzyıl” olarak tarihteki yerini almadı mı?/

    Önceki çağlarda olmayan “kitle imha silâhları” tabiri, savaş terminolojisine aynı yüzyılda girdi. / üstad ın, “Gerçekten insan çok zalim ve çok cahildir” mealindeki Ahzab Sûresi 72. âyeti tefsir ederken, hayvanın aksine olarak insan fıtratındaki/doğasındaki meleke ve meyillere(Eğilimlere-potansiyellere) sınır konulmadığını ifade ettikten sonra, zulüm meylinin de dizginlenip kontrol altına alınamadığı ve bu meyil, ego, bencillik, gurur ve inat gibi hislerle de takviye edildiği takdirde doğacak sonuçları “Öyle ekberül-kebairi (büyük günahların en büyüklerini) icad eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Bu,cehennemin varlığına delil olduğu gibi, cezası da yalnız cehennem olabilir” . İnsanın, kendi yapacağı tercihe bağlı olarak âlâ-yı illiyyîne(Meleklerden üstün konuma) çıkabileceği gibi, esfel-i sâfilîne(Hayvanlardan aşağı seviye ye) de yuvarlanabilecek bir istidatta/yetenekte yaratılmış olması hakikatiyle çok yakından irtibatlı bir durum bu.

 Yine üstad “Cehennem lüzumsuz değil” dedirten dehşetli zulümler, yukarıda meali verilen âyetteki “zalûm” nitelemesinde vurgulanan “zalimlik mertebesi”nin şiddetini örnekliyor.

Demek ki, insanda potansiyel olarak o damar hep mevcut. Ve bunun kontrol altında tutulması için, sağlam temellere bina edilen bir terbiye ve içsel temizlenme ameliyesi gerekiyor.(Çünkü,İnsan çamurdan yaratılmıştır;Her an çamurlaşabilir) Asr-ı Saadette gerçekleşen iman inkılâbının toplum hayatına yönelik mucize niteliğindeki muhteşem yansımalarından biri de işte burada kendisini gösteriyor.

Kısa sözlerle veciz tefsir deki  ifadelerle, “Asr-ı Saadette(Mutluluk asrında) İslâmiyetin doğurduğu merhamet, şefkat, insaniyet sayesinde, evvelce kızlarını gömerken üzüntü duymayanlar, İslâmiyet dairesine girdikten sonra karıncaya bile ayak basmaz oldular.” (s. 269-70)  Bu vahşi âdetin yalnızca belirli kişilerle sınırlı olmayıp, son derece yaygın bir gelenek olarak uygulandığı koca bir toplumda böyle “alçak huyları imha ve izale” ederek, yerlerine yüksek ahlâkı tesis eden bu müthiş değişim, Peygamber Efendimizin (a.s.m.) sayısız mucizelerinden sadece biri. Onun yolunda giden Üstadın ve talebelerinin, zanni ithamlarla konuldukları Yusuf mektebindeki dini tebliğ-öğretim( irşad ve tebliğleri) neticesinde, aralarında seri cinayetlerden mahkûm olan azılı katillerin de bulunduğu mahpusların tahtakurusunu öldürmekten çekinir hale gelmeleri, aynı sırrın tezahürü.  /Peki, Ahirzaman Peygamberinin getirdiği dine bağlılık iddiasında olan, medeni ismi taşıyan, birileri, nasıl oluyor da, on beş asır öncesinin cahiliye vahşetini andıran cinayetler işleyebiliyorlar? /İşte burada, dinin özünü ve temel prensiplerini doğru anlayıp hazmetme ve yaşama meselesi önümüze çıkıyor.” Bir insanın haksız yere öldürülmesini bütün insanlığın katli ile eşdeğer tutan bir dinin mensupları, o cinayetleri asla işleyemezler.” /İşleyenlerin dinle alâkası, kendi vahşet ve taassuplarına din kisvesi takma vebalinden öteye gidemez ve böylelerine “insan” dahi denilemez...

        5-Putperestlik hakimdi:Putlara,yıldızlara,ateşe tapma,yaygındı.İnsanlar elleriyle yaptıkları putlara tapar,onlara kurbanlar keserlerdi.Bu putlar,taştan,ağaçtan,helvadan yapılır insanlar acıktıklarında,biraz önce taptıkları putlarını yiyecek kadar düşünmekten yoksundu..Bir şair”İnsanlar Tanrılarını nasıl yerler?”diyerek şaşkınlığını ifade etmiştir.Bir gün Tilkinin ve kuşların putlarının başına pislediğini gören bir şair;Kendisini kuşların pisliğinden koruyamayan bu putlar nasıl Tanrı olabilir?demiştir.                                                                               .           Putçuluğun doğuşu,İslam dan önce ve daha sonraları,insanlar sevdikleri büyüklerinin mezarlarını ziyaret eder,saygı gösterir ve dönerlerdi,bunu sık sık yaparlardı.Daha sonra bu saygı ve sevgi onların putlarını heykellerini yapmaya insanları yönlendirdi...Daha sonra bu sevgi Onların heykelleri önünde dinin ritüellerine benzeyen törenler yapmaya dönüştü...Sonra gelenler atalarının ve babalarının bu davranışlarını sorgulamadan-düşünmeden yapmaya devam ettiler...Cahiliye Araplarının bu tavırları sonraki nesillere ilham kaynağı-doğru değer yargısı olarak yansıdığı gibi sonrakiler de bunu düşünmeden yaptılar ve Peygamberin karşılarına doğru değer yargılarıyla çıkmalarına ve onları ikna edici deliller sunmalarına bu çürümüş değer yargılarıyla cevap verdiler… İnsanların Hz İbrahim in,Hz Muhammed (a.s.) efendimizin vs bütün peygamberlerin getirdiği ve onlara akıllarını kullanmalarını ve sonrasında içinde bulundukları ve yaptıkları yanlışlara karşı kör oldukları şeylerin ne denli kötü-akılsız-düşüncesiz olduğunu söyledikten sonra insanların bunlara karşı çıkmalarının temel sebebi,düşünce/bilinç tutulmasıdır…Dolayısıyla,aklını kullanan,düşünen,sorgulayan ve neden niçinlerle yapılan iman gerçek imandır..İnsanların dine ve peygamberlere karşı çıkmalarının en birinci sebebi budur. ”Onlara Allah’ın indirdiklerine uyun denilince,hayır biz atalarımızdan gördüklerimize uyarız.”derler.Peki ya ataları hiçbir şey düşünemeyen(beyinsiz) doğru yolu bulamamış kimseler idiyse de mi atalarına uyacaklar”(Bakara 170):İnsanın süregelen alışkanlığıdır en zor değiştirebildiği,Atalarından miras kalan düşünce,fikir,Gelenekler akıl süzgecinden geçirilmeden diğerlerine ve sonrakilere aktarılır.K.K bunu düşünerek kabul edilmesini istemektedir.Bu şekilde körü körüne taklitçilik(Taassup) yasaklamıştır.K.K.bir şey bilmeden körü körüne ataların dediklerini yapmayı yasaklar.

     İslam dini düşünmeyi(tefekkürü)nafile ibadetten daha üstün saymıştır.”Alimin uykusu,cahilin ibadetinden daha üstündür”/bir saat düşünce üretmek nafile ibadet etmekten daha üstündür.”/Bilgin insan,bir problemin cevabını bulmak için aklını kullandığında;doğru sonuca ulaşırsa iki sevap,yanlış sonuca ulaşırsa 1 sevap alır”. İslam dininin emir ve yasakları%95 oranında akılla anlaşılır ancak bir kısım emir ve kurallar akılla kavranamadığı için akıl O bölgelere ulaşamaz,o alanda kanat çırpıp uçamaz.Yani akıl dışı başkadır,akıl üstü başkadır..
         6-Kabeyi  tavaf,Ahlaka ,erdeme ve saygınlığına yakışmayacak şekilde  tavaf etmek erdem sayılırdı
.

.        7-Fal ve büyü:İşlerini yapmak için Allah ın onlara verdiği aklı kullanmak yerine ,büyücülere,kahinlere,medyunlara gider onlardan yardım dilerlerdi.Bazen,bir işi yapacaklarında tombala çekerlerdi,Yap-Yapma,git –gitme ya da baktıkları fallara göre hareket ederlerdi.”

Boş çıkarsa bir daha çekerlerdi.işte görüldüğü gibi cahiliye bataklığı sadece sivrisinek ve kötülük üretmektedir.

  .      8-İnsanlar arasında servet dağılımı adaletsizdi..Zengin insanlar, fakirlere Yüksek oranda faizli para verirlerdi.Tarımla uğraşanlar, kazandıklarının toplam geliriyle,borçlarının faizini dahi ödeyemezdi.O zaman güçlüler,bu borçlara karşılık,borçluların çocuklarını köle olarak alırlar veya borcu her seferinde 10 ar kat arttırırlardı..

          9-Kabileler baskın ve yağma (eşkıyalık-hırsızlık-kapkaç)ile geçinirlerdi.Kızlar bu baskınlarda düşman eline geçer düşüncesinden dolayı öldürülürdü..

 

           11-Tarafgirlik/Irkçılık yaygındı.Bir kişinin akrabaları bir kavgada haksız bile olsalar ,O kişi onlardan yana olurdu/olmak zorundaydı.(Akraba taassubu)

          13-Cömertlik,yiğitlik,komşu hakkını gözetme, gibi iyi özellikler yaygındı.

          16-Okuma yazma oranı düşüktü.Soy kütükleri ezberlenir,bunlarla övünülürdü.Nüfus sayılarını fazla göstermek için kabirlerdeki akrabalar bile sayılırdı.

           17-Şiir medya gibi kullanılırdı,İnsanları övmek yada onları insanların gözünden düşürmek için kullanılırdı.Şiir yarışmalarında birinci olanların şiirleri kabe duvarına asılırdı…

            Habeş kralı Necaşî'nin huzuruna alınan,Sonradan Müslüman olmuş bir kişi olan Cafer b. Ebu Talib Müslüman olmadan önce içinde yaşadıkları CAHİLİYE dönemini şöyle özetlemektedir:”Ey Kral biz cahiliyye mensuplarıydık. Putlara kulluk eder murdar eti yerdik. Fuhuş yapar, akrabalık bağlarını keser komşulara kötülük yapardık. Bizden güçlü olanlar zayıfları ezerdi. Yüce Allah bizden soyunu, doğruluğunu, güvenirliğini ve iffetliliğini bildiğimiz bir Peygamber gönderene kadar böyle devam ettik. bizi bir olan Allah'a çağırdı. taştan putları bırakmamızı istedi. Doğru sözlü olmayı, emanete riayet etmeyi, sıla-i rahime bağlı kalmayı, iyi komşuluk yapmayı ve haram şeylerden ve kan dökmekten el çekmemizi emretti. Fuhuş yapmamızı, yalan söylememizi, yetim malını yemememizi ve namuslu kadınlara iftira atmamızı yasakladı.Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmadan, kullukta bulunmamızı namaz kılmamızı, zekat verip oruç tutmamızı emretti..."             

 

 

       Hasan Nedvi Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti adlı kitabında:Cahiliyye'nin çirkefleri arasında; -diğer tüm çirkeflerin temeli olan:Şirk ve putçuluk yer alırdı,demiştir..

             Bu hâl, İslâm'ın Arapları temizleyip arındırdığı bir bataklıktır. İslâm olmasaydı gırtlaklarına kadar batmışlardı bu bataklığa.

         "

16 Temmuz 2010 / 18:35
Peygamberimiz'in (s.a.v) Peygamberliğinden önce içinde yer aldığı tek oluşum budur diyebiliriz
 

Nihat Hatipoğlu'nun yazısı:

Dünyanın ‘hılful-fudul’a ihtiyacı var

Öncelikle “hılful-fudul”un ne olduğunu yazmam gerekiyor. Böylece neye muhtaç olduğumuz, neyi arzuladığımız daha net anlaşılabilir.

“Hılful-fudul”: Erdemliler dayanışması şeklinde tercüme edilebilir. Erdemliler cemiyeti; erdemliler işbirliği, topluluğu şeklinde tercüme edilebileceği gibi.

Peki böyle bir topluluk nasıl tesis edildi, amacı neydi ve bugüne taşıyabileceği mesaj neydi?

Peygamberimize vahiy gelmeden önce Arap kabileleri arasında uzun süre devam eden ve “ficar” denilen savaşlar olurdu. Bu savaşlardan Araplar ve civar kabileler hayli zarar görürdü. Bu kaos ortamında yağma ve çapulculuk âdet haline gelmişti. Yabancılar ve güçsüzler her türlü saldırının muhataplarıydı. Ortalıkta nizam yok, kanun yoktur. Kuvvetli aileler adam tutarak kendilerini koruyabiliyor, zayıflar ise eziliyor, horlanıyordu. Hatta kadınlarını bile koruyabilme imkanına sahip değillerdi.

Rivayete göre ‘Hanzala’ isimli bir şair iş için geldiği Mekke’de güpegündüz herkesin önünde soyulmuş, mallarına el konulmuş, alay edilmiş, hiç kimse de müdahale edememişti. Benzeri binlerce facia her gün tekrar ediyordu. Mallarına el konulan Yemenli bir tüccarın Mekke’deki Ebu Kubeys dağına çıkarak “Ey Mekkeliler bu zulme direnin. Hakkımızı alacak bir yürek yok mu” diye bağırması hayırlı kararların alınması için bir başlangıç oldu.

Mekke’deki bu faciaları gören Hz. Peygamber amcası Zübeyr’e gidip bir şeyler yapılması gerektiğini söyledi. Peygamberimiz gençlik dönemindedir. Zübeyr’in de müdahalesiyle Abdullah bin Cud’an’ın evinde toplandılar. Toplananlar içinde Mekke’nin ileri gelenleri vardı.

Hz. Peygamber şöyle konuştu: “Yerli, yabancı, hür veya köle kim olursa olsun Mekke dolaylarında zulme ve saldırıya uğrayan herkesi korumak, kollamak ve hakkını zalimlerden alıp iade etmek üzere ittifak yapalım. Bir grup oluşturalım. Zayıf ve kudretsiz olanları kurtaralım.” Peygamberimizin etkili konuşması ürününü verdi. Yenilen yemekten sonra şöyle bir karar verildi: ”Allah’a yemin ederiz ki hepimiz mazlum ile birlikte zalime karşı; zalim, mazlumun hakkını verinceye kadar bir el gibi olacağız. Bu ittifakımız, Hira ve Sabir tepeleri yerinde durdukça ahitlerine bağlı kalacaklarına yemin ederler.”

İşte bu ahitnameye ve ittifaka “hılfu’l-fudul” -erdemliler dayanışması- denilmiştir. Bu ittifaktan sonra Mekke’deki zulme karşı direnç çoğalmış ve güçlenmiştir. Yemenli bir tüccarın güzel kızına el koyan güçlü bir adamın evinden “hılfu’l-fudul” elemanlarının müdahalesiyle genç kız kurtarılmış, babasıyla güvenlik içinde dönüşü sağlanmış ve benzeri birçok olaya anında müdahale edilmiştir.

Peygamberimiz (s.a.v) bu cemiyetin içinde fiilen bulundu. Peygamberliğinden önce içinde yer aldığı tek oluşum budur diyebiliriz.

Hz. Peygamber (s.a.v) vahiy aldıktan sonra da mazlumun hakkını aynı kararlılıkta savundu. Bir gün şöyle bir olay meydana geldi: “Yabancı bir adam Ebu Cehil’e mal sattı. Ebu Cehil malı aldı, parayı da ödemedi. Parasını isteyen adamı ise tehdit etti. Araya girenleri de kovdu. Adam çaresizce dolaşırken birileri Peygamberimize gitmesini söylediler. Adam da Peygamberimize gitti ve durumunu anlattı. Hz. Peygamber Müslüman olmayan bu mazlumu yanına alıp Ebu Cehil’in kapısına gitti. Kapıyı çaldı. Dışarı çıkan Ebu Cehil’e tek bir söz söyledi: “Bu mazlumun parasını ver!” Ebu Cehil bu sözü tekrar ettirmeden parayı verdi. Sonraları müşrikler Ebu Cehil’in evine gelip bunun sebebini sordular. Bu kadar ısrara rağmen bu adama parasını vermedin; ama Muhammed’in tek sözü üzerine parayı verdin. Ebu Cehil şöyle cevap verdi: ”Muhammed’in arkasındaki dev deveyi görseydiniz! Ağzından köpükler saçan azgın bir deve arkadan bana bakıyordu. Vallahi biraz direnseydim, Muhammed’in arkasındaki deve beni parçalayacaktı. Korktum ve parayı verdim.”

Evet, ‘Hilfu’l-fudul’ cemiyeti birçok mazlumun sığındığı kapı olmuştu. Zalimlerin ise korktukları, sivil bir güç olarak Mekke’yi sarstı; zorbaları etkisizleştirdi.
Yıllar sonra Hz. Peygamber bu topluluktan bahsederken şöyle buyurur: “Ben bugün böyle bir antlaşmaya davet edilsem böyle bir dayanışmaya davet edilsem- hiç tereddüt etmeden kabul ederim.”

‘Hılfu’l-fudul’un günümüze vereceği çok mesaj vardır. Hiçbir ırk, din, mezheb, meşreb, inanç farkı gözetmeksizin her mazlumun yanında olacak bu tür uluslararası meşru- sivil seslere ihtiyaç vardır. Dünya ölçeğinde bu tür faaliyetlere ihtiyaç vardır. Bütün toplumların vicdanını rahatlatacak, kimsenin kontrolünde olmayan, akıl ve vicdanla karar verecek böyle oluşumlar; içinde Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, ateist vs. bütün düşünce sahiplerini barındıracak böyle sesler veya sivil topluluklar, dayanışmalar inanıyorum ki, kararan gündüze bir ışık olacaktır. Hiçbir düşüncenin potasına girmeden yaradılanı yaradan adına kollamak için bir ışık... Bütün dünya Meclis ve parlamentolarının saygı duyacağı, daha önce benzeri kurulmamış olan saygın bu tür kurumlar oluşturulamaz mı?

Hz. Peygamberin o çok anlamlı çağrısıyla bitirelim yazımızı: “Ebu Bekir! Bugün Hılfu’l-fudul gibi bir cemiyete, anlaşmaya davet edilsem tereddütsüz içinde yer alırım.”

Hürriyet

                          

    ***S-4-Peygamber efendimizin,Leş yiyen,her konuda ahlaken çökmüş insanları nasıl eğittiğini ve onları nasıl insanlara örnek insanlar haline getirdiğini-insanlığa yaptığı/yapacağı katkıları –İnsanlığı medenileştirmesindeki önemini anlatınız?

         Hz Muhammed(S.a.V.) in Yaptığı Devrimler:

           1- Prof. Dr. M. Ali Kapar   İslâm'ın bu ulusu getirdiği aşamayı; gerek düşüncelerinde gerekse hayatlarında giriştiği temizliği kavraması için bu ilkel ve iğrenç putçuluğu incelemesi yeterlidir. Bekr kabilesi ile Tağlib b. Vail kabilesi arasında savaş baş göstermiş, kırk sene oluk oluk kan akmıştı.Nedeni de: Ma'd kabilesinin başkanı Kuleyb'in, Munkiz'in kızı Besus'un devesinin memesine ok atmasıyla kanın süte karışmasından başka birşey değildi.

            2-Peygamber okuma yazma bilmeyen,kaba saba insanları ,kısa bir sürede edebiyatta,sanatta,bilimde,askeri alanda,siyasi alanda,üstün özelliklere kavuşturmuş,adları bilinmeyen vahşi insanları bir araya getirmiş ve tarih yazdırmıştır.Onlardan sonra O nun yolunu izleyenler gene hep dünya da başat/önde/lider /adalet dağıtan insanlar olmuşlardır.Bu olay Kur an da:“Size içinizden öyle bir peygamber gönderildi ki,sizin sıkıntıya düşmeniz O na ağır gelir,size karşı aşırı sevgi doludur.O size kitabı(Bilgiyi-kitapta konu edinilen her şeyi)Hikmeti(düşünmeyi-bilgeliği-adabı-edebi-medeniyeti –görgüyü)öğretiyor.” ayetinin muhatapları okuma-yazma bilmez cahillerdi. Tüm insanlığın kabul ettiği bilimsel bilgi üretmedikleri halde bu peygamber onları dünyaya üstad ve aleme egemen olacakları bir noktaya getirdi.                                                                                                                                                             3-Pratik e dökülmeyen İslam ın tatlılığı anlaşılmaz.Dolayısıyla Bu gün İslam dinini bilemediklerinden veya öğretilmesine engel olunduğundan,adı Müslüman olan ancak Cahil bıraktırılmış insanlardan İslam a uymayan davranışların çıkması ,bizi İslam ın yanlış ya da öyle olduğu düşüncesine sevk etmemeli…Bizim örneğimiz Peygamber,Öğretmenimiz de kur an dır.

     4-O peygamber öğretileriyle  ve özellikleriyle Müslümanları dünyaya hakim ve yeryüzündeki en büyük güç haline getirmiş,Onlar bu güçten dolayı saygı görmüş sözleri dinlenir olmuş "Özel kimlikleridir" Bugün ve yarın başka bir kimlik taşıyamazlar. Bunun dışında dünyada onunla tanınacakları bir başka mesajları yoktur. Ya bu mesajı taşıyacaklar, böylece beşeriyet onları tanıyıp saygı gösterecek ya da bunu terk edecekler, sonuçta da -daha önce oldukları gibi- hiç kimse tarafından bilinmeden ve tanınmadan başıboş bir hayat yaşayıp gideceklerdir.

         Bu mesajı sunmazlarsa, insanlığa sunacakları başka neleri var ki? İnsanlığa, edebiyat, sanat ve bilim. alanında dahiler mi sunacaklar? Oysa yeryüzünde diğer halklar onları bu alanda oldukça geride bırakmış.                                                                                                                                                                                     

 **Cahiliye döneminin özelliklerini göz önüne aldığımızda;Allah neden peygamber göndermiş olabilir?

      5-. 570'li yıllar. Arabistan'da kan davası, fuhuş, putperestlik, içki, kumar, faiz-tefecilik... gibi gayri ahlaki bir ortam, en son haddi ile yaygın olarak yaşanmaktadır. Allah'ü Teala, bu kullarına acıyıp, onları düşmüş oldukları cehalet ( dinden, haktan, adaletten, ahlaktan... uzak) ortamdan çekip kurtarması için bir ilaç, şifa olan Kur'an ve onu insanlara anlatıp, açıklayıp, uygulayıp, örnek olacak bir peygamber gönderir. Reçeteyi okuyup, uygulayan; Kur'anı okuyup hayatlarına tatbik eden bu toplum, tüm cahili hastalılardan ( içki kumar, rüşvet...) kurtulurlar.

          6-  İslam gözü ile baktığımız zaman günümüz Müslümanlarının, İslam gelmeden önceki, cahiliye adetleri ile yoğun olarak içice bulunduğunu görürüz.

          7- 1400 sene önce , insanları cahiliye adetlerinden ( cehaletten, islami olmayan yaşam tarzından), Kur'an ve O'nun tebliğcisi olan Hz. Muhammed kurtarmıştı. İlaç, insanları 1400 sene önce tedavi etmiş ise, aynı hastalığa tutulan günümüz insanlarını da aynı ilaç ile (Kur'an ve sünnetle- Hz.Resul gibi davranmakla-İspatlı kanıtlı teorik değil pratik) bu inanç gene onları Cahiliyyeden kurtarıp dünya da üstün sözü dinlenir toplum yapacaktır...

            A. DİNİ ÖZELLİKLER

             1. İnanç: PUTLARA TAPICILIK: Aşağılık, basit Millet en iğrenç şekliyle putçuluk ve putlara kulluğun bataklığına dalmıştı. Her kabilenin, her bölgenin, her şehrin hatta her evin özel bir putu bulunurdu. Kelbî şöyle der: Yolculuğa çıkmak isteyen birinin en son yaptığı şey putunu okşamak olurdu. Dönünce de evine girdiğinde ilk yaptığı şey, önceki gibi putunu okşamaktı. (Kitabu'l Esnam)

           Buharî, Ebu Recâ el-Utâridî'den şöyle rivayet eder: "Bizler taşlara ibadet ederdik. Taptığımız taştan iyisini gördüğümüzde onu atar diğerini alırdık. Taş bulamadığımız zaman da biraz toprak yığar, bir koyun getirip sağardık, sonra da tavaf ederdik." (Buhari-Kitabu'l Esnam) Kelbî: "Adam yolculuğa çıkardı. Bir yerde konakladığında dört tane taş alır, içlerinde hoşuna gidene bakar, onu ilah edinirdi. Diğer üçünü de tenceresine sacayağı yapardı. Yoluna devam edince de bırakıp giderdi" der.                                                                                                                                                                                        .     Kâbe'nin içinde -sırf Allah'a kulluk için kurulan bu evde- ve avlusunda üçyüz altmış tane put bulunurdu. (Buhari) Hz. Peygamber risaletle görevlendirilmesinden itibaren insanların inançlarını düzeltmek ve onları putlardan uzaklaştırmak için çalışmıştır. Putperestler sadece Allah'a ortak koşmakla kalmamışlar, ilah seviyesine yükselttikleri putlarını hem ibadetlerine hem de günlük hayatlarına sokmuşlardır. Bundan dolayıdır ki; Rasûlullah, İslâm'a giren herkesin Kelime-i Tevhid getirmek suretiyle şirkten uzaklaşmasını, sadece Allah'a ibadet ve O'na dua etmesini bildirmiş; fal oku çekmeyi, sihir yapmayı, bazı şeyleri uğursuz saymayı, Allah'tan başkası için kurban kesmeyi, putlar üzerine yemin etmeyi  yasaklamıştır. Yine Hz. Peygamber Allah'a güvenmeyi ve ondan yardım talep etmeyi istemiştir. Nitekim hicret esnasında kendilerini takip eden müşriklerin Sevr mağarasına gelmeleri üzerine endişeye kapılan Ebubekir'e Rasûlullah "Korkma! Allah bizimle beraberdir."1 buyurmakla Allah'a güvenmeyi telkin etmiştir. Ayrıca Rasûlullah iman sahibi herkesin Allah'a yakın olması gerektiğini de; "Kul Allah'a bir karış yaklaşırsa, Allah ona bir arşın yaklaşır, o Allah'a bir arşın yaklaşırsa, Allah ona bir kulaç yaklaşır, yine o Allah'a yürüyerek giderse, Allah da ona koşarak gelir."2 hadisi ile beyan etmiştir. İnanç konusunda hiçbir kimsenin başkasını tekfir etmemesi gerektiğini "Bir kişi din kardeşini tekfir ederse, ikisinden biri, o tekfir sebebiyle muhakkak küfre döner"3zleriyle dile getirmiştir.

2. İBADET: Cenab-ı Hak "Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım."4 (Evreni çözerek,bilim ve ibadet yoluyla Allah ı bulmaları,evreni-dünya yı güzelleştirmeleri için yarattım)buyurarak ibadetin insan hayatındaki önemine işaret etmiş. Rasûlullah da; "Allah sizin bedenlerinize ve suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, kalplerinize ve amellerinize bakar."5 buyurarak, ibadetin inanan insan için değerini vurgulamıştır.

       Hz. Peygamberin hitap ettiği toplumda ibadet iki noktadan önem arz etmektedir. Birincisi cemaattir. Özellikle namaz başta olmak üzere cemaati gerektiren ibadetlerin mutlaka topluca yapılması hem toplumdaki fertlerin birbirine güvenini artırır, hem de ibadetten zevk alınarak yapılmasını sağlar. Rasûlullah'ın mescide ve cemaate devam etmeyenlerin evlerini   kma tehdidinde bulunmasının esprisi birlik ve beraberliğin bozulacağı endişesidir. İbadette ikinci önemli nokta devamlılıktır. Nitekim Rasûlullah: "Allah indinde amelin en makbulü sahibinin az da olsa devam üzere işlediği ameldir."6 buyurarak devam konusuna dikkat çekmiştir. Fert ve toplum hayatında namaz, oruç, zekat ve haccın ayrı yönleri vardır. Bütün bu ibadetler, fert olarak insanı olgunluğa erdirdiği gibi, toplum olarak birlik ve beraberliği, yardımlaşmayı ve dayanışmayı, başkalarına karşı fedakarlığı temin etmektedir.

3. EĞİTİM VE ÖĞRETİM: Hz. Peygamber toplumunun en önemli özelliklerinden birisi de; eğitim, öğretim ve ilimdir. Cenab-ı Hakk'ın Hz. Peygamber'e ilk emri "Oku"dur. "Bilmiyorsanız bilenlere sorunuz. "7 "De ki: Ey Muhammed! Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"8 ayetleri İslâm'ın ilme, eğitime ve öğretime verdiği değeri ortaya koymaktadır.

        Hz. Peygamber döneminde eğitim ve öğretim Kur'an ve Sünnet eğitimi ile başlamıştır. Nitekim Rasûlullah "Sizin en hayırlınız, Kur'an'ı öğrenen ve öğretendir."9 buyurmuştur. Hz. Peygamber, eğitim-öğretim ve ilim adına kadın ve erkeğin okuma yazma öğrenmesine gereken ehemmiyeti vermiş, Şifâ bint Abdillah'ı kadınlara okuma yazma öğretmek için görevlendirmiştir. Hatta Rasûlullah Bedir esirlerinden okuma yazma bilenlerin fidye bedeli olarak 10 Müslüman çocuğa okuma yazma öğretmelerini şart koşmuştur. Bunun yanı sıra Kur'an ve Sünnet eğitim ve öğretiminde pek çok sahabe görev almıştır. Hz. Peygamber, döneminde Müslümanlar'ın erkek-kadın, yaşlı-genç hiçbir ayrım yapmadan insan hayatını ilgilendiren bütün ilimlerle meşgul olmalarını istemiştir. İlim, eğitim ve öğretimde ihtisaslaşmayı emreden Rasûlullah, ilim sahibinin fazilet ehli olduğunu, ancak kibirden uzaklaşması ve ilmini gizlememesi gerektiğini ifade etmiştir.                                                                                                                                                                                                                                                                    4. CAHİLİYE ÖRF ADETLERİYLE İLİŞKİYİ KESMEK: Hz. Peygamber dönemi toplumunun özelliklerinden birisi de Cahiliye dönemindeki yanlış örf, adet ve davranışlarla tamamen ilişkiyi kesmektir. Rasûlullah getirdiği prensiplerle cahiliye dönemindeki inanç ve ibadet anlayışına son verip, yerine İslâm'ı prensipleri yerleştirirken elbette bu dönemde var olan ve vahye ters düşen birtakım örf, adet ve davranışlara devam etmesi beklenemezdi. Rasûlullah İslâmî açıdan batıl olarak nitelendirilen bütün davranışları sona erdirmeye çalışmış ve insanları inanç ve ibadet olarak putlardan uzaklaştırıp Allah'a yaklaştırırken ahlaki yönden de İslâm ahlakı ile ahlaklandırmayı prensip edinmiştir.

      Bu anlamda Rasûlullah, kan dökmeyi, hırsızlık yapmayı, zina etmeyi, yani; mal, can, ırz ve namus emniyetini bozacak her türlü davranış içinde olmayı, iftira ve gıybette bulunmayı, haksız kazanç olan aiz, karaborsacılık ve rüşveti yasaklamıştır. Nitekim Ezd kabilesinin zekatını toplayan İbnü'l-Lütbiye'nin bu kabileden kendisine verilen bir takım eşyaları zekat mallardan ayırınca Rasûlullah bunu hoş görmemiş: "Ananızın veya babanızın evinde otursaydınız bunlar verilecek miydi?" buyurarak bu malları geri alarak devlet hazinesine aktarmıştır.. Rasûlullah karaborsacıyı lanetlemiş, aldatmayı, tüccarların ,müşterilerini yolda karşılanmasını(Malın satılacak gerçek fiyatını onların öğrenmelerinden önce satın almayı )yasaklamıştır. 

            Yine bu dönemde aile hayatını zedeleyen davranışlarda bulunmak, kötü zanda bulunmak, alay etmek, ölçüye tartıya dikkat etmemek, zulmetmek, kötülüğe engel olmamak, kibirli olmak, fitne ve fesat çıkarmak veya alet olmak, tavır ve davranışlarla çevreyi rahatsız etmek, kin ve intikamcı olmak gibi davranışlar cahiliye örf ve adeti sayıldığından Rasûlullah tarafından yasaklanmıştır.

5. YARDIMLAŞMAK: Yardımlaşma ve dayanışma Hz. Peygamber toplumunun önemli özelliklerindendir. Mekke ve Medine döneminde Rasûlullah'a inananlar maddî ve manevî anlamda hep birbirleriyle yardımlaşmışlardır. Medineli Müslümanlar, muhacirlerin ihtiyaçlarını imkan ölçüsünde karşılamışlar ve bundan dolayı Ensâr (Yardımcılar) adını almışlardır.

            Rasûlullah yoksul, fakir, yetim ve kimsesizlere yardım etmeyi ve onları sıkıntıdan kurtarmayı görev saymış: "Benim Uhud dağı kadar altınım olsa borcumun dışında gece yanımda bulunmasını ve ondan bir dinar kalmasını istemem."10 buyurmuştur. Yine Rasûlullah: "Sizden biriniz kendi nefsi için istediğini din kardeşi için istemedikçe gerçek mümin olamaz."11 buyurarak, yardımlaşmanın, başkalarının ihtiyaçlarını karşılamanın önemine işaret etmiştir.

B. SİYASİ ÖZELLİKLER:

     1. Güven Duygusu:. Mescidin inşası, kardeşliğin tesisi (Muâhât) önce Müslümanlar arasında yakınlaşmayı, muhabbet, sevgi, yardımlaşmayı ve güveni sağlayan önemli birer adım olmuştur. Ayrıca Medine'de meydana getirilen siyasi yapı, devlet halk ilişkisini ve karşılıklı güveni sağlamış; toplumdaki Yahudi, müşrik ve münafık unsurlar,Müslümanlar arasındaki yakınlaşmayı, birlik ve beraberliği bozamamıştır.                                                                                                                                                                                                                                                                          Yine Rasûlullah'ın Medine'deki Müslümanları ve diğer insanları içine alarak yaptığı anayasa (anlaşma - Medine sözleşmesi) Müslim gayr-i Müslim arasındaki güven duygusunu kuvvetlendirmiştir. Medine devlet başkanı sıfatıyla Rasûlullah da Müslim ve gayr-i Müslim halka ,anayasa(Kanun-kural) çerçevesinde hak, adalet ve eşitlik ilkesine göre hareket etmiştir. Ancak gelişen olaylar dikkate alındığında Medine devletinin oluşturduğu güvene rağmen Yahda ve münafıklar Müslümanlar'a ve devlete karşı tavır almışlar, topluma fitne ve fesat tohumları saçmışlar, fakat yaptıkları bu ihanetler toplumda kendilerinin sonunu hazırlamıştır.

        Şu bir gerçektir ki; Rasûlullah toplumun lideri olarak alacağı kararlarda halkı devre dışı bırakmamış, istişareyi ön plana almış, alacağı kararlarda şahsını, ailesini ve çevresini değil, toplumun ve devletin menfaatlerini dikkate almıştır. Külfette(işte-görevde) ilk, nimette son sırayı alan Rasûlullah, toplum menfaatlerini önde tutmuştur. Nitekim Rasûlullah'ın toplumun lideri olarak bu şekilde davranışı toplumda huzur ve güven ortamının oluşmasını sağlamıştır.

2. IRKÇLIĞA VE ASABİYETE ÖNEM VERİLMEMESİ: Hz. Peygamber risaletinin ilk günlerinden itibaren, cahîliye döneminde var olan asabiyet(Irkçılık-taassuba varan tarafgirlik) duygusu yerine "din kardeşliği"ni yerleştirmiş, Medine sözleşmesi ile ırkı, dili ve dini ne olursa olsun "bir arada yaşama" formülünü uygulamaya koymuştur. Rasûlullah toplumda asabiyeti törpülerken insanların kavmiyetçilikle ilgili problemlerini tamamen göz ardı etmemiş, Ensar ve Muhacirler arasında denge kurmuş, önce bu iki grup arasında asabiyetin yerine din kardeşliğini yerleştirmeye çalışmıştır.

 3. İDARECİLERİN(VALİ-YÖNETİCİLERİN) ATANMASINDA GÖSTERİLEN DİKKAT:                                                                                                                                                .       Hz. Peygamber döneminde tayin edilen idareciler, alçak gönüllü, yumuşak huylu, merhametli, bütün  gayretini insanlara sarf eden, ehliyet ve liyakat sahibi idiler, idareciler Kur'an ve Sünnet'e uymayı prensip edinen, toplumun ve devletin birlik ve beraberliğini, ferdin huzurunu temin eden, fitne ve fesada alet olmayan kimselerden seçilirdi. Rasûlullah; "Hepiniz çobansınız, hepiniz sürünüzden mesulsünüz."12 buyurarak  toplumda herkesin sorumluluk duygusu içinde hareket etmesi gerektiğini ifade etmiş, bilhassa toplumdaki idarecilere: "Her kim benim ümmetime karşı çıkar, iyisini, kötüsünü vurur, mümininden çekinmez, ahit sahibine verdiği sözü yerine getirmezse o benden değildir, ben de ondan değilim." 13 buyurarak halka karşı ahde vefa göstermelerini, zalimane tavır ve davranışlardan uzak olmalarını istemiştir. "Allah'ım! Bir kimse ümmetim için bir vazife alır, onlara zorluk gösterirse, sen de ona zorluk göster, hoş muamele ederse sen de ona hoş muamele et."14 buyurarak topluma iyi muamele eden idarecilerin desteğinin hak ve halk olduğunu ifade etmiştir.

C. İKTİSADİ ÖZELLİKLER(EKONOMİ):

1. Medine'nin İktisadi Durumu: Müslümanlar'ın Medine'ye hicret etmesiyle değişim burada da kendisini gösterdi. Daha çok tarıma dayalı bir ekonomiye sahip olan Medine'de, Ebûbekir, Ömer, Osman b. Affan, Talha b. Ubeydullah, Abdurrahman b. Avf, Zübeyr b. Avam gibi Müslümanlar birer tacir olarak buranın ticari hayatına hız kazandırdılar.

           Medine'ye hicretin ilk günlerinde bilhassa Muhacirleri ekonomik sıkıntıdan Ensar'ın misafirperverliği kurtarmış, daha sonra Muhacirler de Ensar'ın yardımına ihtiyaç duymayacak şekilde çalışmışlar, ekonomik açıdan durumlarını düzeltmişlerdir. Müslümanların ekonomik sıkıntıları Hendek Harbine kadar devam etti. Bu dönemde Müslümanlar'ın verdikleri zekatlar fakirler lehine ekonomik dengeyi sağlıyordu. Hudeybiye antlaşmasından ve Hayber'in fethinden sonra ise iktisadi bir rahatlama olmuştur. Hatta bu rahatlamanın sonucunda bazı sahabiler, varislerine mal bırakabilecek kadar zenginleşmişlerdir.

             Medine'nin ekonomisi ziraata dayalı idi. Hurma, üzüm, arpa, buğday ilk sırayı almakta idi. Hicret sonrasında ihad sebebiyle ziraatın zarar görmemesi için aile fertleri seferlere münâvebe/sırayla ile katılırlardı. Nitekim Sâd b. Ubâde bir yıl cihada kendisi çıkarken, ertesi yıl oğlunu gönderiyordu. Rasûlullah toprakları asla boş durdurmamış; "Kimin yeri varsa onu eksin, kendisi ekmezse onu din kardeşine ektirsin." 15 buyurmuş, sahabe de bu talimata uygun hareket etmiştir.

2. TİCARETİN GELİŞMESİ İÇİN ALINAN TEDBİRLER: Hz. Peygamber, hicretten hemen sonra ekonomiyi canlandırıp ticareti hızlandırmak için cahiliye dönemindeki pazar yerlerine ilaveten yeni pazar yerleri kurmuştur." Ashabını ticarete teşvik eden Rasûlullah, "Dürüst ve güvenilir tüccar, nebiler, sıddıklar ve şehitlerle beraberdir."16 buyurmuştur.                                                                                                   Kadınların ticari faaliyette bulunmasını teşvik etmiştir.Nitekim Müleyke bu dönemin tüccar kadınlarındandır.

        Hz. Peygamber kazancın helal olmasını tavsiye etmiş, haram olan şeylerin alışverişini yasaklamıştır. “İnsanların aldatılmasını hoş görmeyen Rasûlullah üstü kuru, altı ıslak olan buğday görünce, "İnsanları kandırmak için üstünü yüzleyen(Üstü güzel altı kötü mal satan) bizden değildir."17 buyurmuştur. Yine Rasûlullah alışverişte boş söz ve yeminden sakınılmasını, peşin alınmayan alışverişlerde şahitli yazılı vesika(Bu günkü noter sistemini) tanzim edilmesini emretmiştir.                                                                                                                                    .          Alışverişlerde tarafların birbirlerinden ayrılmadıkça özgür olduklarını, yönetiminden aciz olan kimselerin uhdesine mal verilmemesi gerektiğini ifade eden Rasûlullah, başkalarının mallarına zarar verilmemesini emretmiş, el emeğinin dışındaki rüşvet,  riba ve karaborsa yoluyla elde edilen haksız kazancı şiddetle yasaklamıştır. Yetimin malına dikkat edilmesi emredilirken mirasta kadın ve erkek arasındaki dengeyi korumak için tarafların hukuka riayet etmeleri istenmiştir.                                                                                    Rasûlullah ticaretin dürüst yapılmasını sağlamak için dini bilen, bildiği ile amel eden, yumuşak sözlü, güler yüzlü, iffet sahibi, sözü tesirli kimseleri muhtesib (zabıta) olarak tayin etmiştir.

         Rasûlullah, toplumun ticari hayatının gelişmesi için sanatkarların her çeşidine ihtiyaç olduğunu beyan etmiş, komisyonculuk, terzilik, demircilik, marangozluk, duvarcılık, kasaplık, debbağlık (deri işlemeciliği) başta olmak üzere, berberlik, ebelik, hemşirelik, doktorluk, sünnetçilik, ekmekçilik vd. mesleklerin toplumda fiilen icra edilmesinden memnuniyet duymuş; cahiliye döneminde var olan ve insan için hayatı ehemmiyet taşıyan hiçbir mesleği yasaklamamış, ancak her işin sahtesinden insanları sakındırmıştır. Rasûlullah döneminde çarşı ve pazarlarda kadınların ne ticarî ne de meslekî faaliyetleri engellenmiştir

“İslami olan, insani olandır

                                     İnsani olan ,İslami olandır          (Cemil Meriç)

 

 

 

       “Bir nefhada insanlığı kurtardı O masum,Aczin ki ezilmek ti bütün hakkı dirildi.

       Dünya neye sahipse O nun vergisidir hep,Medyun O na Cemiyeti Medyun O na Ferdi,

      Medyundur O na Bütün bir Beşeriyet,Ya Rab bizi Mahşerde Bu ikrar ile Haşret”

                                                                                                             M.Akif Ersoy

 

 

 

 

Bu haber 21994 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Hz.Muhammed (A.S.)

VEDA HUTBESİNDE Kİ İNSAN HAKLARI

VEDA  HUTBESİNDE Kİ İNSAN HAKLARI VEDA HUTBESİ VE DİĞER İNSAN HAKLARI BİLDİRGELERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI

KUTLU DOĞUM HAFTASI ETKİNLİKLERİ

KUTLU DOĞUM HAFTASI ETKİNLİKLERİ KUTLU DOĞUM HAFTASI ETKİNLİKLERİ

HZ.MUHAMMED (S.A.V)

ATATÜRK VE DİN

GALERİ

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

SİTE İSTATİSTİKLERİ

Kategori 49
Haber 867
Yorum 120
Haber Okuma 1163165
Editör 5


RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi