BİLGECE BAKIŞ
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

CİN NEDİR?ÖZELLİKLERİ NELERDİR?

CİN NEDİR?ÖZELLİKLERİ NELERDİR?

Tarih 19/Haziran/2012, 18:47 Editör BİLGE BİLGE

Cinlerin özellikleri
KAYNAK T.C.DİYANET İŞL BŞK İSLM ANSKLP

   ciN you yube den: 

**http://www.youtube.com/watch?v=seaCRxukV-w
 

  **http://www.youtube.com/watch?v=3_ehdVUFvr4

 
 
Bu kaynakarda/Linklerde daha fazla açıklama ve diğer sorularınıza cevaplar bulabilirsiniz.!!!!
 
       Hüseyin Bey: “Cin nedir? Özellikleri nelerdir? Sorumlulukları var mıdır? Cinlerle görüşmek mümkün müdür? Cinlerle görüşmenin sakıncaları veya faydaları nelerdir? Cinlerin şerlerinden nasıl korunacağız?” Cinler bizi görebilirler mi?Cinler İnsanlar la evlenebilir mi?Banyo yaparken Cin bizi görür mü?
 

CİN

 

Duyularla idrak edilemeyen ve insanlar gibi ilâhî emirlere uymakla yükümlü tutulan varlık türü.

Sözlükte "Örtmek, örtünmek, gizli kal­mak" anlamındaki cenn kökünden tü­reyen bir isim olup tekili olan cinnî "ör­tülü ve gizli şey" mânasına gelir. Terim olarak "duyularla idrak edilemeyen, in­sanlar gibi şuur ve iradeye sahip bulu­nan, ilâhî emirlere uymakla yükümlü tu­tulan ve mümin ile kâfir gruplarından oluşan varlık türü" anlamına gelir. Cinle­rin atalarına cân adı verilir. Göl, ifrit gi­bi çeşitli türlerden oluştuğu kabul edi­len cinler eski Araplar'da bazan hin ke­limesiyle ifade edilmiştir. Farsça'da cin karşılığında perî ve dîv kelimeleri kulla­nılır. Bazı şarkiyatçılar cinin Latince kö­kenli genie veya genius kelimelerinden Arapça'ya geçtiğini öne sürmüşlerse de İslâm âlimleri bu kelimenin Arapça asıl­lı olduğunda görüş birliği içindedir. Kök anlamı ve çeşitli türevleri dikkate alın­dığı takdirde bu görüşün daha isabetli olduğunu söylemek mümkündür. Nite­kim şarkiyatçılann bir kısmı da buna ka­tılmaktadır[48]. Cin kelimesi­nin melekleri de kapsayacak şekilde in­san türünün karşıtı olan görünmez var­lıklar için kullanılan genel bir anlamı da vardır. Kur'ân-ı Kerîm'de İblîs'in melek­ler arasında zikredilmesi[49] bundan kaynaklanmaktadır. "Görün­meyen varlık" anlamında her melek cin­dir, fakat her cin melek değildir. Bu­nunla birlikte İslâm âlimleri meleklerin cinlerden ayn bir tür olduğunu belirte­rek cin kelimesinin insan ve melek dı­şındaki üçüncü bir varlık türünün adı olarak kullanılması  gerektiğini  belirtmişlerdir.[50]

Dinler Tarihi. İnsanlar tarih bo­yunca Tanrı dışında görülmeyen, olağan üstü başka varlıklara da inanmışlar, çeşitli devirlerde ve coğrafî bölgelerde bu varlıkların iyilerine ve kötülerine de­ğişik isimler vermişlerdir. Bunlar bazan tannlaştınlmış veya ikinci dereceden tanrısal varlıklar olarak görülmüş, ba­zan da insanî Özellik ve nitelikler içinde düşünülmüş, Yahudilik ve Hıristiyanlık'­ta bile birbirine kanştinlmıştır. İslâm di­ninde Allah, melek, şeytan, cin ve pey­gamberin nitelikleri ve fonksiyonları tam olarak belirlenmiş olduğundan bir karı­şıklığa meydan verilmemiştir. Cinlerin mahiyetleri, değişik varlık kalıplarına gi­rerek görünmeleri, barındıkları yerler, insanlarla münasebetleri, iyi veya kötü tesirleri, adlandırılmaları çeşitli ülkele­rin dinî ve din dışı literatürlerinde geniş bir yer tutar.

Eski Asurlular ve Bâbilliler arasında toplumun her kesiminde kötü ruh ve cin­lere inanılırdı. Bâbilliler bu inançları Sü­merler'den aldıklarından bu hususta kul­landıkları kelimeler de Sumerce idi. Asur­lular'm edimmu dedikleri kötü ruhlar, öldükten sonra kendileri için âyin yapıl­maması ve yeterli takdime sunulmama-sı yüzünden dünyaya geri döndüğüne inanılan Ölü ruhları idi. Bunların insan­lara musallat olduklarına inanılmış ve uzaklaştırılmaları için çeşitli çarelere baş­vurulmuştu.

Asurlular'da ve diğer Sâmî kökenli ka­vimlerde yaratılışları insanlardan farklı olan cinlerin değişik sınıflan bulunmak­taydı. Bunlardan utukku denilen bir grup çölde tuzak kurup insanlara musallat ol­mak için bekleyen, denizde, dağda, me­zarlıkta yaşayan kötü ruhlardan oluş­maktaydı. Gallû denilen ve daha az ta­nınan diğer bir grup da görünüşte cin­siyetsiz cinlerden meydana gelmektey­di. Rabisu adı verilen başka bir cin sını­fının gizlice dolaşıp insanlara tuzak kur­duğuna inanılırdı. Ayrıca labartu deni­len dişi cinlerin de içinde yer aldığı üçlü bir cin grubunun zararından özellikle ço­cukları korumak için boyunlarına afsun­lu tabletlerden muska asılırdı. Sâmî ka­vimleri arasında insana benzemeyen bu cin sınıflarından başka bir de yan insan görünüşündeki cinlere İnanılmaktaydı. Birer canavar olarak göründüğüne ina­nılan bu cinler Ulu, lilitu, ardat IHI diye üç sınıfa ayrılırdı. Bunlann ilki erkek, di­ğerleri ise dişi cinler kabul edilirdi.

Eski Mısırlılar'da, Asurlular veya Hint-liler'de olduğu kadar çok sayıda ve çe­şitte cin görülmez. Asya dinlerindeki in­san azmanı cinler Mısırlılar'da yoktur. Eski Mısır dinindeki telakkiye göre cin­ler genellikle yabani hayvan, yılan ve ker­tenkele gibi sürüngen veya kara vücut­lu insan şeklinde yaratıklar olup Re'nin düşmanları sayılırdı. Ölüler Kitabı 'nda anlatıldığına göre özellikle yılan, timsah ve maymun şeklindeki cinler öteki dün­yaya sık sık gidebilirdi. Gökle ilgili cinler Kuş şeklindedir. Eski Mısır halkı cinlerin delilik, sara gibi hastalıklara sebep ol-duklanna, büyücülerin cinleri kullanarak insanlara korkunç rüyalar gösterdikleri­ne, insanlara ve hayvanlara zarar verdik­lerine inanırlardı.

Eski Yunanlılar'da daimon ikinci de­recede tannlara verilen bir isimdi. Yu­nan mitolojisinde bu kelime insan üstü varlıklar için kullanılır. Ancak daimonlar da insanlar ve melekler gibi Tanrı tara­fından yaratılmış, iyisi kötüsü bulunan varlıklar olarak görülmüştür. Batı dille­rinde cin için kullanılan demon kelime­si. Tanrı ile insan arasında aracılık yapan yarı tann bir varlık anlamında Ortaçağ sonlarının Latince'si yoluyla Yunanca daimondan gelmiştir. Homer bu kelimeyi theos ile eş anlamlı olarak kullanır.

Greko-Romen devresinin sonlannda daimon Latince genius gibi genellikle ya­ri tann, yan insan yahut ikinci dereceden ruhlar, özellikle çiftlik ve evleri, malı mül­kü koruyan ruhlar için kullanıldı. Daha sonra kelimenin anlamı değişikliğe uğ­radı ve insanlan taciz eden, onlan be­denî veya zihnî zarara uğratan, fenalığa iten kötü ruhlan ifade etmeye başladı. "Yetmişler" çevirisinde, Ahd-i Cedîd'in ilk şeklinde ve kilise babalarının yazdık­larında bu kelime şeytanî tabiatlı şey, kötü ruhlar, Vulgat'ta ise kötü ruhlar yanında putperestlerin putian ya da tannlan için kullanılmıştır. Eski Roma'da genius (müennesi juno) kelimesi uzun bir gelişmeden sonra bazan ruhu, bazan da ölülerin ruhlarını ifade etmeye başladı; nihayet bu kelime evi ya da yeri koru­yan cin için kullanıldı.

Eski Slavlar'ın ruhlara ve cinlere olan inançları günümüze kadar gelmiştir. Bu varlıklar rüya, hastalık, ev ve tabiatla il­giliydiler. Eski Keltler"de iyi veya kötü tabiatlı cinlere inanılırdı. Bunlar mağa­ralarda, çukur yerlerde, ormanlann de­rinliklerinde yaşayan varlıklardı. Eski Ger-menler'de ruhlar ve ruhlara benzeyen varlıklar, hortlaklar arasında tam bir ayı­rım yapmak güçtür. Germen mitolojisinde ölü ruhları yanında rüya ve trans halinde insandan ayrılıp başkasına zarar veren ruhlardan da söz edilir. Evi koru­yan ruhlar, ırmaklarda, çaylarda, kuyu­larda, ormanlarda, dağların içinde veya üstünde yasayan cinnî varlıklar da onla­rın inançlan arasındadır. Bu ruhlar ve cinler yağmur, şimşek ve gök gürültüsü­ne sebep olurlar.

Batıda olduğu gibi doğuda da ruhlar ve cinler konusu her zaman önemini ko­rumuştur. Çinliler'de kuei (cinler) ve shen (ruhlar veya tanrılar) telakkisi bütün Çin görünmezler âlemini kapsar. Kuei, ölün­ce görünen âlemden görünmeyen ale­me gitmiş insan ve hayvan ruhlarıdır. Bunların yaşayanlan aldatmak, zarara sokmak için insan yahut hayvan şekline girebileceklerine inanılır. Ayrıca dağlar, ırmaklar, kayalar, ağaçlar vb. yerlerde oturan ya da onlarla irtibatlı olan tabiat üstü varlıklar da kuei kelimesiyle ifade edilir. Çin folklor ve literatürü cinlerin ve ruhların yaptıklarıyla doludur. Bu kor­kulan varlıklarla ilgili inançlar geniş çap­ta taoizm kaynaklıdır. Bununla beraber Budizm Çin'e gelince bu dindeki görün­meyen iyi ve kötü varlıklar inancı da bu­na eklenmiştir. Çinliler cinlerin her yer­de bulunduğuna, onların ölüleri canlan-dırabileceklerine, mezarları, yol kavşak­larını ve akrabalarının evlerini sık sık zi­yaret ettiklerine inanırlar. Onlara göre cinlerin bir kısmı Yen-lo VVang'ın em­rinde cehennemde Ölülerin cezalandırıl­masında görevli olarak o âlemde, bir kıs­mı gökte, bir kısmı da ancak geceleyin gözükerek insanlar arasında yaşarlar. Çin'de özellikle taoist rahipleri cinlerin kötü etkilerinden korunmak için mus­kalar, tılsımlar, afsun ve tütsüler, oku­ma ve üflemelerle ve bazı talimatlarla tedbirler alırlar. Birçok zihnî ve bedenî hastalık cinlerden bilinir. Çin zaptetme, talihin açılması için ata ruhları ve iyi ruh­larla haberleşme yaygındır. Çin'de taoist ve Budist halk mâbedleri bu gibi işleri rahiplerin yürüttüğü merkezler olarak kullanılır. Konfüçyüsçülük böyle faaliyet­lere karşı çıkmıştır.

Japonlar'da da görünmeyen varlıklar, hayvan ve insan ruhları, hortlak, haya­letler ve cinlerle ilgili inançlar vardır. Ja­ponlar bu konuda Çinliler'den etkilen­mişlerdir. Genellikle tilki, porsuk gibi hayvan ruhları şeklinde insanda etkin­lik gösterdiğine inanılan kötü ruhları ve cinleri çıkarmak için çeşitli yöntemler kullanılır. Nichiren mezhebinin böyle te­davi işlerinde ayn bir yeri vardır. Tokyo yakınındaki Nakayama köyü bu konuda çok meşhurdur. Bu köyde Nichiren mez­hebine ait bir mâbedde her çeşit kötü ruh ve cin tedavisi yapılır.

Hindistan'da en eski zamanlardan be­ri tanrılar, görünmeyen varlıklar, bu ara­da insanlara daha yakın varlıklar arasın­da cinlerle İlgili mitolojik anlatımlar bu­lunmaktadır. En eski Hint kutsal metin­leri olan Vedalar'da görünmeyen cinnî varlıklar iki gruba ayrılmaktadır. İnsan­lara iyi davranan birinci gruptakiler gök­te bulunur; düşman olanlarsa yeryüzün­de, mağaralarda ve yer altında yaşar. Bunlar insanlarla birlikte hayvanlara da hastalık, sıkıntı ve ölüm getirirler, hatta ölüm ötesinde bile insanların ruhlarını taciz ederler.

Hintliler melek, cin, tanrı kavramla­rını birbirine karıştırmışlardır. Onlarda doğrudan doğruya melek tabiatında var­lıklar görülmemektedir. Yukarıdaki iki sınıftan insana iyi davranan varlıklar her ne kadar cinlerin bir sınıfı olarak göste­rilmekteyse de yan tanrı durumlarıyla melek kavramına daha yakın bulunmak­tadırlar. Bunlar arasında, insanları za­fere ulaştırması için İndra'ya yardımcı olan rbhular vardır. Sular ve ağaçlarda yaşayan semavî su perileri olan apsaralar da bunlardandır. Apsaralar zamanla erkekleri güzellikleriyle çarpan bakire­ler haline getirildi. Onların kocaları, se­mavî ışıktan vücutlanyla gandharvalardır. Gandharvalar ise kutsal içki somayı korurlar. İkinci gruptakiler kötü ve ka­ranlık tabiatlı varlıklardır. Tanrıların, özel­likle İndra'nın ve bütün yaratıkların düş­manı olup karanlık ve Ölümle bütünleş-tirilen asuralar, yine İndra'ya düşman olan arilerin ineklerini çalan paniler, bü­tün insanlara düşman olan yırtıcı hay­van, hortlak veya insan azmanı şekline girebilen, et yiyen, kan içen "rakşasa" denilen semavî cinler bu kötü tabiatlı varlıklardandır.

Hint mitolojisindeki bhutalar, genel­likle ölülerin yakıldığı yerlerde bulundu­ğuna inanılan cinler veya hortlaklardır. Kırmızı gözlü, duman gibi vücutlu, kanlı keskin dişli ve korkunç pençeli olarak düşünülen pisakalarla yatudhanalar ve rakşasalar bir üçlü oluştururlar. İnsan­lara ölüm ve hastalık verdiğine inanılan bu varlıklardan pisakalar insan yiyen cinler olarak da bilinir. Hindistan'ın ku­zeybatısında bu adla anılan ve yamyam olarak bilinen bir kabile de vardır.

Pisakalar Budizm'de de geçer. Yakha-lar da pisakalar gibi Budist kutsal met­ninde geçen, ıssız yerlerde yaşayan vah­şi bir hayvan ya da kuş şekline bürünerek meditasyondaki rahip ve rahibeleri rahatsız eden, korkutan cinlerdir. Bu­dizm'de Mara, kökü cin olan şeytan gi­bi kutsal hayata isteyenlere düşman bir varlık olarak kabul edilir. Pali metinle­rinde Buda ile Mara arasındaki mücade­lelere yer verilir. Onun insan veya hay­van şekline girebildiğine inanılır. Böyle tek bir kötü varlık anlayışı Hint dinle­rinde yalnız Budizm'de vardır. Çin ko­nusu Budist düşüncenin bir ürünü ol­mayıp aslında Hindistan'ın dinler arası ortak geleneğidir. Ancak ilk Budizm'de cinler, tenasüh sistemine göre önceki dünyaya geüşlerdeki kötü karmanın so­nucu olarak görülmüştür. Budizm yayıl­dığı yerlerdeki mahallî cin anlayışlarına dokunmamakla beraber dikkatleri ahlâ­kî ve psikolojik kötülüklere çekmeyi ba­şarmıştır.

Zerdüşt eski İran'ın deva denilen tan­rılarını cin saymıştı. Zerdüştçü düalizm-de kötülüğün prensibi Gathalar'da dnıj (yalan) diye adlandırılmıştı. İyilikle kötü­lük arasında bitmez bir mücadele vardır. Cinler bu kötü düşünceden, hile ve yalan­dan ortaya çıkıyordu. Bundahişn denilen Pehlevî dilindeki eski bir dinî metinde cinleri ve zararlı hayvanları Ehrimen'in (Zerdüşt zamanında Angramainyu), yani kötü gücün (şeytan) yarattığına yer verilir. Zerdüşt cinlere kurban kesilmesini ya­saklamıştı. Daha sonra cinlerle ilgili tas­nifler yapıldı. Buna göre baş cin Aesma şiddet, soygunculuk ve şehvet işlerini yü­rütür (İbrânîce Tobit'te Asmodoeus olarak geçer). Eski İran cinleri erkek cinsiyeti­ne sahiptir. Ancak drujdan gelme dişi cinler de vardır. Cinler karanlık ve kir­li yerleri, şimdiki Hindistan Parsileri'n-de görülen ve dakhma denilen ölü ku­lelerini sık sık ziyaret ederler. Zerdüş­tî efsanelerde Azhi Dahaka gibi omuz­larından iki yılan çıkan cinnî devler ge­çer[51]. Zerdüştî eskatolojide Ohrmazd'm (önceleri Ahura Mazda) Ehri­men'i yenmesinde cinler de yer alacak­tır. Yine eski İran'da Zerdüşt öncesinde kültü bulunan ve Zerdüşt'ten sonra Mecûsîlik'te Zerdüştîlik'le birleştirilen Zur-vanizm'de şehvet. Âz adlı dişi bir cinle sembollendirilmişti. Âz Maniheizm'e de geçmiştir.

Türkler'in müslüman olmadan önceki inançlarına göre bütün dünya ruhlarla doludur ve dağlar, göller, ırmaklar hep canlı nesnelerdir. Tabiatın her tarafına yayılmış olan bu ruhlar iyi ve kötü olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Tann Ol-gen'in emrindeki iyi ruhlar hem onun hizmetini görmekte hem de insanlara yardımcı olmaktadır. Bu ruhlardan Ya­yık, Ülgen'le insanlar arasında aracılık yapmakta. Suyla insanları korumakta ve ileride olacak şeyleri onlara haber ver­mekte, Ayısıt ise bereket ve refah sağ­lamaktadır. Diğer taraftan yer altı dün­yasının prensi olan Erlik'in emrindeki kötü ruhlar İse insanlara her türlü kö­tülüğü yapmakta, onlara ve hayvanlara hastalık göndermektedir. Erlik'in karan­lık dünyasına mensup bu ruhlara kara nemeler veya yekler denilmektedir ki yek Uygurca dinî metinlerde "şeytan an­lamındadır. Kötü ruhlar arasında daima kavga, ihtilâf ve savaş olmakta, hasta­lık, ölüm ve yaralar onlar tarafından ya­pılmaktadır. Her türlü hastalık ve kötü­lüğün sebebi sayılan bu cinler şaman ta­rafından hasta bedenlerden uzaklaştırıl­maktadır.[52]

Yahudilik'te Bâbil sürgünü öncesi dö­neminde genel olarak melekler Mezopotamyalılar'dan, Ken'ânîler'den geçme münferit cinnî- ilâhî varlıklar (bel, leviat-han gibi) ve kavramlar olsa da bu dev­rede cinlere ve kötü ruhlara inancın İs­railli'nin hayatında fazla bir rolü bulun­mamaktaydı. Ancak dış etkilerle, özel­likle İran'ın düalist sisteminin tesiriyle iyi ve kötü varlıklar arasında ayırım baş­lamış, kötü varlıklar arasında kötü cin ve ruh anlayışı ortaya çıkmıştır. Rabbi-ler devresi Yahudiliğinde (Rabbinik Yahu­dilik'te) cinler Aggada'da (Haggadah) ileri derecede, Haiakha'da ise nisbeten önem­li bir duruma sahiptir.

Yahudi kutsal kitabında iyi olsun kö­tü olsun bütün ruhanî, manevî varlıkların Tanrı'nın kontrolünde olduğu belirtilir[53]. Bu metinlerde şeytan bile insanların Tann'ya itaatleri konusun­da bir hizmetçi ve elçi olarak[54], yahut ilâhî mahkeme önün­de onların sınırı astıkları noktalarda bir davacı olarak görülür[55]. Bununla beraber halk inanışlarının kut­sal kitabı etkilemesine örnek olarak gö­rülebilecek "şedim"[56] veya "lilit"[57] gibi de­yimler de vardır. Bunlardan şedim put­perestlerin tanrıları Seirim ile[58], lilit ise Mezopotamyalılar'ın Lili-tus'u ile bir tutulur. Bu putperest tanrı­ları satir (yarı insan, yarı keçi) ve tüylü olarak tasvir edilmekteydi[59]. Bunlar yahudilerce harabelerde bulun­duğuna inanılan cinnî varlıklar haline dö­nüştürülmüştür. Ayrıca yine önemli iki cinnî şahsiyet de Kippur denilen, kefaret günü günah keçisinin saliverildiği çöllük yerlerde yaşayan ve Levililer'de (16/8) adı geçen azazel ile[60] kutsal kitap sonrası yahudi menkıbelerinde ge­çen, çocuklara saldırması ve Âdem'in ilk karısı olmasıyla bilinen dişi cin lilithtir (lilit'in müennesi). Eski Ahid veya yahudi kutsal kitabında ağn ve felâket veren[61], kan emici[62] cinlerden de bahsedilir.

Yahudilerde Bâbil sürgünü sonrası di­nî literatüründe cinlerle ilgili anlatımla­rın çoğaldığı görülmektedir. Sonraki kut­sal metinlerde, apokrif eserlerde ve halk menkıbelerinde, özellikle kabala denilen mistik gelenekte şekilsiz ve gölge gibi cinler, adları, özel görevleri bulunan bir­çok önde gelen cinlerle birlikte tasvir edilmekte; yan melek, yarı insan olarak ıssız yerlerde yaşayan, geceleri hünerle­rini gösteren varlıklar kabul edilmek­teydi. Bunlar, bedenî ve malî felâket ve musibetlerle insanları ziyaret edip onla­rı Allah'ın yolundan saptıran varlıklar olarak düşünüldü. Böylece İran etkisiyle cinler sadece rahatsızlık, hastalık veren değil aynı zamanda kötülüğe sevkeden kötülüğün başı şeytanın emrindeki var­lıklar olarak düşünülmeye başlandı. Bu temayül özellikle apokrif metinlerde gö­rülmektedir.

Aggada ile İlgili gelenekte cinlerin kay­nağı hakkında çeşitli varsayımlar ileri sürülmüştür. Buna göre cinler ilk sebt gününün akşamının alaca karanlığın­da Allah tarafından yaratılmıştır veya Âdem'in lilithten zürriyetidir, ya da ka­dınlarla cinsî yakınlığa giren kovulmuş meleklerin zürriyetidir[63]; başka bir anlayışa göre de şeytanın başkanlığı altında Tanrı'ya isyan eden ko­vulmuş meleklerdir.

Klasik Yahudilik'teki cin kavramının genel mahiyetini en iyi Leviathan örnek-lendirebilir. Leviathan, Habeşliler'in yedi başlı dişi deniz canavarı, daha eski kö-keniyle Bâbilliler'in Tiamat'ı ya da Ken'â-nîler'in Lotan'ı ile eş tutulabilen bir kö­tülük kaynağıdır; cinnî bir çöl varlığı olan Behemoth[64] ve Rahab ile de[65] yakından ilgilidir.

Ortaçağ Yahudiliğinde ve kabalist ge­lenekte cinler önemli bir yer işgal etmiş­se de XVII. yüzyıldan sonra bu literatür­de geçmeyen dibbuk denilen ayrı bir cin­nî varlık anlayışı ortaya çıkmıştır. Bu var­lık günahları dolayısıyla yeryüzünde do-laşmayıp yaşayan bir insana girerek onu saptırır. Dibbuku uzaklaştırmak özel di­nî âyinleri gerektirir.

Yahudilik'te şeytanın cennetten kovul­ması[66], cinlerin başına geçmesi, sonunda Mihael ve semavî ordu tara­fından mağlûp edilmesi[67] önemli bir olaydır. Hz. îsâ dönemi yahu-dilerinin kabul ettiği diğer bir cin de Beelzebul'dur. O cinlerin prensi idi.[68]

Hıristiyanlık'ta cin anlayışı Yahudilik, Maniheizm, gnostisizm, Greko-Romen düşüncesi, yahudi apokrif ve apokalip­tik geleneklerinin bir karışımıdır. Ancak hıristiyan cin telakkisi daha çok milâttan önce II ve I. yüzyıllardaki yahudi apokrif ve apokaliptik literatüründen etkilenmiş, meleklerle birlikte yasayan insan kızla­rından yasak ilişki sonucu bir dev sınıfı oluşup[69] bunların da zamanla bir kötü ruhlar zümresine dönüştüğü konusu. Yeni Ahid yazariannca şeytan ve emrin­deki cinnî topluluk haline getirilmiştir. Aslında şeytan (satan) apokrif yahudi me­tinlerinde tedricî olarak kötülüğün kay­nağı haline getirilmekle beraber Tekvîn'in 3. bâbındaki yılanla bir tutulması. Eden bahçesinde ilk insan çiftine günah işle­terek buradan kovulmalarına yol açma­sı ve kendisinin de kovulması Yeni Ahid devresindedir.

Yeni Ahid, cinlerin putperestlerin tan­rıları olduğunu bildirmekteyse de[70] on­ların bedenî ve ruhî hastalıkların kayna­ğı olduğunu da açıklamaktadır[71]. Yeni Ahid'e göre cinler İnsanın içine girip hastalık yapar­lar; onlar ancak Tanrı'nın adı anılarak bedenden çıkarılabilir.[72]

Pavlus, şeytan ve kötü güçlerin koz­mik bir tiyatroda, havada, yeryüzünde ve yer alfanda iş gördüklerini, şeytanın îsâ Mesih'in ikinci gelişinde kötülüğün krallığını yapacağını yazmıştı[73]. Vahiy kitabında Arma-geddon Savaşı'nda İyi ve kötünün nihaî mücadelesi anlatılır. Bununla beraber On­gen, ilk kilisenin cinler ve melekler konu­sunda ciddi bir doktrin geliştirememe-sinden yakınmaktaydı. Tatian cinlerin ta­biatı üzerinde dururken İrenaeus cin ve meleklerin insanla Tanrı arasındaki du­rumunu tartışıyordu. Bütün bunlara rağ­men ilk Hıristiyanlık'ta daha fazla melek ve ruh üzerinde durulduğu, cin konusu­na pek el atılmadığı görülmektedir.

Asırlar geçtikçe büyü yapma ve cinle­ri kullanma uygulamaları artmış, XII. yüz­yıldan itibaren cinler hıristiyan sanatın­da her çeşit talihsizlik, felâket, sel, zel­zele, ferdî ıstıraplar ve ölümün sebebi olarak tasvir edilmeye başlanmıştır. IV. Lataron Konsili'nde cinler ve kâfirlerin şeytanla birlikte ebedî cezaya çarptırıla­cağı açıklanmış, XV ve XVI. yüzyıllarda cinnî inançlar zirveye çıkmış, ayrıca Av­rupa'da ve daha sonra Amerika'da cadı ve büyücülük büyük bir ilgi görmüştür. Reformcular da cin inancını kabul etti­ler. Ancak İlmî ilerlemeler sonucu Pro­testan ülkelerde bu konu eski itibarım kaybetti. Bununla birlikte cin çıkarma, Protestanlığın bir kolu olan reforme hı-ristiyan kilisesiyle doğu kiliselerinde hâ­lâ uygulanmaktadır.

İslâm öncesi Arap toplumunun inan­cında ruhlar âleminin, iyi ve kötü güçle­rin önemli bir yeri vardı. Bazı taş ve ağaç­larda, kuyu, mağara ve benzeri yerlerde insan hayatına tesir eden varlıkların mev­cudiyetine inanılıyordu. Ruhlar âleminin iyi ve faydalı olanlarını meleklerle cinle­rin bir kısmı, kötü ve zararlı olanlarını da şeytanlar ve cinlerin diğer kısmı teş­kil ediyordu. Câhiliye Arapları cinleri yer­yüzünde oturan ilâhlar olarak kabul edi­yor, meydana gelen pek çok olayı onla­rın yaptığına inanıyorlardı. Kur'ân-ı Kerim'in bildirdiğine göre Kureyşliler, cin­lerle Allah arasında soy birliğinin oldu­ğunu ileri sürüyor[74], cin­leri Allah'a ortak koşuyor[75] ve cinlere tapıyorlardı.[76]

Câhiliye Arapları cinlerin de kabile ve gruplar halinde yaşadıklarına, birbirle­riyle savaştıklarına, fırtına gibi bazı ta­bii olayların cinlerin işi olduğuna inanı­yorlardı. İnsanları öldürdüklerini, kaçır­dıklarını, bazı cinlerin ise insanlara yar­dım ettiklerini, cinlerle evlenen insanla­rın olduğunu kabul ediyorlardı. Cinlerin başta yılan olmak özere çeşitli hayvan­ların suretine girdiklerine, genellikle ten­ha, kuytu ve karanlık yerlerde yaşadık­larına, insanlar gibi yiyip içtiklerine, has­talıkları onlann getirdiğine, delilerin cin­lerin istilâsına uğramış kişiler olduğuna inanılıyordu.[77]

 

Bibliyografya:

 

G. Davidson, A Dictionary of Angels, London 1967, s. XI-XXIX, 93; DCR, s. 229-232; IDB, I, 817-824; İbnü'l-Kelbî. Putlar Kitabı[78], Ankara 1969, s. 16, 49; Câ­hiz, Kitâbul-Hayeuân, 1, 301-304; VI, 164-265; SüyüÜ, Ahkâmü'l-cenân, Beyrut 1986; Bedred-din eş-Şiblî, Ğarâ"ib ve cacâ"ibü'I-cin, Kahire 1983; a.mlf-, Ahkâmü'l-cân[79], Beyrut, ts[80], tür.yer.; Cevâd Ali, el-Mufasşal, VI, 705-730; Abdülka-dir İnan, Eski Türk Dini Tarihi, İstanbul 1976, s. 22-72; Riyâz Abdullah, el-Cin ue'ş-şeyâtîn, Dımaşk 1986; Ömer Süleyman el-Eşkar, cAle-mü'l-cin ve'ş-şeyâttn, Kuveyt 1404/1984; D. R, Hillers v.dğr. "Demons", EJd., V, 1521-1534; L. H. Gray v.dğr.. "Demons and Spirits", ERE, IV, 565-636; D. B. Macdonald, "Cin", İA, III, 192-193; a.mlf. - H. Masse, "Djinn", El2 (Fr.), II, 560-563; ER, IV, 284-286; XIII, 208-215; Bustânî. DM, VI, 553-558. İTİ

Kelâm. el-Cin adıyla müstakil bir sûrenin bulunduğu Kur'ân-ı Kerim'de cinne, can ve cin kelimeleri geçmektedir. Bunlardan "delilik" anlamındaki cinne üç yerde "cin topluluğu", cân iki yerde "yı­lan", beş yerde "cin" anlamına gelmek­tedir. Yirmi iki yerde geçen cin kelimesi de melek ve insan dışındaki üçüncü var­lık türü karşılığında kullanılmıştır[81]. Cin kelimesi sözlük ve terim mânalarıyla çeşitli hadislerde de yer almaktadır.[82]

Kur'ân-ı Kerîm'de verilen bilgilere gö­re cinler de insanlar gibi Allah'a kulluk etmeleri için yaratılmıştır. Cân insan tü­rünün mevcudiyetinden önce yakıcı ve her şeye nüfuz edici ateşten (nâr-ı semüm, mâric) halkedilmiştir. Cinlere de peygam­ber gönderilmiş, bir kısmı iman etmiş, bir kısmı kâfir olarak kalmıştır. Son pey­gamber Hz. Muhammed insanlara ol­duğu gibi cinlere de ilâhî emirleri tebliğ etmiştir. Cinler insanlara nisbetle daha üstün bir güce sahiptirler. Meselâ kısa sürede uzun mesafeleri katedebilir, in­sanlarca görülmedikleri halde onlar in­sanları görür, insanların bilmediği bazı hususları bilirler; fakat gaybi onlar da bilemezler. Gökteki meleklerin konuşmalarından gizlice haber almak ister­lerse de buna imkân verilmez. Evlenip çoğalırlar. İblîs de cinlerdendir ve insan­ların yanı sıra cinlerden de yardımcıları vardır. Bazı cinler Hz. Süleyman'ın emri­ne girerek ordusunda hizmet görmüş, mâbed, heykel, büyük çanak, kazan gi­bi nesnelerin yapımında insanlarla be­raber çalışmışlardır.

Hadislerde de cinlerle ilgili bazı bilgi­lere rastlanmaktadır. Her insanın yanın­da bir cin bulunduğunu, cinlerin mümin­lere vesvese vermeye çalıştıklarını, an­cak Kur'an okunan yerde etkilerini kay­bettiklerini ifade eden hadislerdeki cin­ler, Kur'ân-ı Kerîm'de "cin şeytanları"[83] olarak kendilerinden söz edilen kötü cinler olmalıdır. Kulak hırsızlığı yapmak suretiyle gökten ha­ber alan ve doğru yanlış Öğrendiklerini arkadaşları vasıtasıyla sihirbaz veya kâ­hinlerin kalplerine ulaştıran cinler de ay­nı grupta mütalaa edilebilir. Hz. Pey­gamber cinlerle konuşmuş, hatta rivayete göre namazını bozmaya çalışan bir cini yakalamış ve onu ashaba göstermek için bir yere bağlamak istemişse de da­ha sonra bundan vazgeçip serbest bı­rakmıştır. Diğer bir rivayete göre Resûl-i Ekrem geceleyin bir grup cinle bir ara­da bulunmuş, onlara Kur'an okumuş, sabah olunca da durumu ashabına anlatıp yaktıkları ateşin kalıntılarını kendi­lerine göstermiştir.[84]

Cinlerle ilgili âyet ve hadislerin yoru­mu İslâm literatüründe kendine has bir yer işgal etmiş, ayrıca cinlere ve şeytan­lara tesir edip onları itaat altına alma yollarını konu edinen ve "ilmü'l-azâim" adı verilen bir ilim dalı da teşekkül et­miştir[85]. Bu işlerle meşgul olan­lara Türkçe'de cinci denilmiştir. İslâm kaynaklarında cinlerin mahiyeti ve mev­cudiyeti, özellikleri, insanlarla ilişkileri, peygamberleri, âhiretteki durumları gi­bi hususlar onlarla ilgili tartışmaların ana konularını oluşturmuştur. Yine bu kaynakların bazılarına göre cinlerin mev­cudiyeti konusunda eski filozoflar da fi­kir beyan etmişler, bir grubu duyu ve akıl yoluyla idrak edilemeyen her şey gi­bi cinleri de İnkâr ederken bir kısmı cin­lerin varlığını kabul etmiş ve onlardan "ervâh-ı süfliyye" veya "ervâh-ı mücerre­de" diye söz etmiştir. İslâm filozofların­dan Fârâbî, insanlann aksine cinleri ko­nuşmayan ve ölmeyen canlılar olarak ka­bul eder. İbn Sînâ da cin kelimesine "çe­şitli şekillere girebilen, şeffaf yapılı ve konuşan latif canlı" anlamını verir. Ancak filozofa göre bu tarif, cinin varlık olarak mahiyetini açıklığa kavuşturmayıp sadece cin isminin kavram olarak ne anlama gel­diğini göstermektedir[86]. Fahreddin er-Râzî ile onun görüşüne katılan bazı âlimler İbn Sina'nın bu açık­lamasından hareketle onun, cinin sadece adını kabul edip dış dünyadaki varlığını inkâr ettiği sonucuna varmışlardır[87]. Buna karşılık Elmalılı Muham­med Hamdi, haklı olarak, İbn Sînâ'nın, mahiyetleri hakkında ayrıntılı bilgiye sa­hip olunamadığı için cinlere ait gerçek bir tarifin yapılamayacağına İşaret etmek üzere söylediği bu sözden cinlerin varlı­ğını inkâr ettiği sonucunun çıkarılamaya­cağını belirtmiştir.[88]

Kelâm âlimlerine göre cinlerin varlığı sadece vahiy yoluyla bilinip ispat edilebilir, akıl da bunu imkânsız görmez. Mev­cudiyetleri tartışma götürmeyecek şekil­de Kur'an'la sabit olduğundan cinleri in­kâr edenlerin küfrüne hükmeden kelâm âlimleri cinlerin mahiyeti konusunda farklı görüşler benimsemişlerdir. Bun­ları iki noktada toplamak mümkündür.

1- Cinler kendi başına kaim olan gayri maddî cevherlerden oluşur. Bu görüşü benimseyenlerden biri olan Gazzâlî'ye göre melekler, cinler ve şeytanlar gayri maddî cevherden oluşmaları açısından birbirlerine benzemekle birlikte -araz oluş noktasında aralarında benzerlik bu­lunan renk, ilim ve kudretin tür olarak birbirlerinden ayrı oluşları gibi- farklılık arzederler[89].

2- Cinler maddî cevherlerden oluşur. Ebü"l-Hasan el-Eş'arî ve Bâkıllânî başta olmak üzere bu görüşü benimseyen Eş'arîler'in çoğunluğuna göre hayat için bünye şart olmadığından her şeye gücü yeten Al­lah cinleri duyularla idrak edilebilen bün­yeleri olmaksızın yaratmıştır. Hayat için bünyeyi şart koşan Mutezile âlimleri ile Ebû Ya'lâ el-Ferrâ ise cinlerin basit ci­simlerden ibaret olduğunu kabul etmiş­lerdir. İbn Haldun, duyularla algılanama-dıklarından ve neye delâlet ettikleri bili­nemediğinden Kur'an'da geçen melek, ruh, cin gibi kavramların müteşâbihat-tan kabul edilmesi gerektiğini söyler.

Çağımızda cinlerin mahiyetlerinin, "ate­şe kansan" (mâric) varlıklar olmaları[90] dikkate alınarak karbon asidinden, "dumansız ateşten yaratıl­dıkları göz önüne alınarak canlılığını ruh­tan alan ve ezelde var edilen ışınlardan, ufolardan veya enerjiden, yahut bazı ha­dislerde hastalıkların sebebi olarak gös­terilmeleri dikkate alınarak mikroplar­dan ibaret olduğu tarzında birtakım gö­rüşler ileri sürülmüşse de[91] bunlar ilmî bakımdan temellendirilememiş bazı teoriler niteliğindedir. Zira duyular ötesi varlıklardan olmaları sebebiyle sadece nakil yoluyla doğru bil­gi edinebileceğimiz cinlerin mahiyeti hak­kında naslarda ateşten yaratıldıklarının ötesinde bir bilgi mevcut değildir. Bazı Haşviyye mensupları hariç İslâm âlimle­rinin hemen hepsine göre mükellef ya­ratıklar olan cinlerin mükellefiyetin üs­tesinden gelebilmeleri için şuur, idrak ve irade gücüne sahip olmaları gerekir ki bu hususu çağımızda iteri sürülen gö­rüşlerle bağdaştırmak mümkün görün­memektedir.

Kur'an'da verilen bilgilere dayanıla­rak cinlere peygamber gönderildiği nok­tasında İslâm âlimleri arasında ittifak bulunmasına rağmen bu peygamberlerin insan veya cin türünden oluşu hususun­da görüş ayrılıkları vardır. Bir görüşe gö­re cinlere gönderilen peygamberin me­lek olması gerekir; diğer bir grup âlim de gönderildiği topluluğun meleklerden değil insanlardan oluşması sebebiyle in­san topluluklarına yine kendi türlerin­den peygamber gönderildiğini bildiren âyetle[92] insan ve cin top­luluklarına içlerinden peygamberler gön­derildiğine işaret eden âyeti[93] dikkate alarak cinlere gönderilen peygamberlerin cin türünden olduğunu savunmuşlardır. Âlimlerin çoğunluğu ise cinlere kendi türlerinden peygamber gönderilmediği, insanlara gönderilen pey­gamberlerin aynı zamanda cinlerin de peygamberleri olduğu görüşündedir. Bir başka görüşe göre cinler arasından uya­rıcılar seçilmiş, onlar da insanlara gelen peygamberlerden aldıkları bilgileri cin­lere tebliğ etmişlerdir[94]. Kur'ân-ı Kerîm'de çeşitli milletlere gön­derilen peygamberlerin kendi içlerinden seçildiği ve kendi dillerini konuştuğu önemle vurgulandığına[95] ve. "Ey cin ve insan toplulukları! Size içinizden peygamber­ler gelmedi mi?"[96] mealindeki âyetlerin mevcudiyetine bakarak cinlere gönderilen peygamberlerin ken­di türlerinden olduğu tarzındaki görüşü tercih etmek mümkündür. Hz. Muhammed'in cinlere de gönderilmiş bir pey­gamber olduğu için "Resûlü's-sekaleyn" unvanını alması ve özellikle Cin sûresin­de görüldüğü üzere vahyinin cinleri de kapsaması ona has bir meziyet olarak telakki edilebilir.

İslâm âlimlerine göre cinler mutlak gaybı bilmemekle birlikte uzun süre ya­şadıkları ve meleklerden haber sızdıra-bildikleri için insanların bilemediği bazı hususlara vâkıf olmaları mümkündür. Bunun dışında cinlere ilişkin âyetleri yo­rumlayarak cinlerin insanlar gibi doğan, yiyip içen, evlenip çoğalan, ölen ve hat­ta insanlarla ilişki kurabilen varlıklar ol­duğu âlimlerin çoğunluğu tarafından ka­bul edilir. Bazı kaynaklar, cinlerin yemek kokulanyla veya kemik vb. yemek artık­larıyla yahut hayvan dışkısıyla beslendi­ğini naklederse de tercih edilen görüşe göre kendilerine özgü bir tarzda besle­nirler. Yine kaynaklar cinlerin insan şek­lini alabildikleri gibi hayvanlardan yılan, kedi, köpek ve inek şekline de girebil­diklerini, dünyanın çeşitli bölgelerinde Özellikle dağlık yerlerde, harabelerde, denizlerde, çöllerde, çöplüklerde ve me­zarlıklarda yaşadıklarını da kaydeder.

İnsanların cinleri görüp göremeyecek­leri hususu tartışmalıdır. İbn Abbas'a atfedilen bir rivayeti delil kabul edenle­re göre Hz. Peygamber dahi cinleri gör­memiş, İbn Mes'ûd'a atfedilen rivayete göre ise Resûl-i Ekrem cinleri görmüş ve onlarla beraber bulunmuştur. Şafiî'­nin, cin gördüğünü söyleyen birine ta'zîr cezasının uygulanması gerektiğini söy­lediği, bazı hadisçilerin de böyle bir id­dia sahibinin adalet (dürüstlük) sıfatını kaybettiğine hükmettikleri nakledilir. Mu'tezile âlimleri, latif cisimlerden oluş­maları sebebiyle cinlerin fiilen görüle­meyeceğini, ancak görülmelerinin teorik olarak imkânsız olmadığını kabul etmiş­lerdir. Cinlerin insanlarla ilişkileri ve bir­birlerine karşı etkileri hususunda da âlim­ler arasında görüş birliği yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerine göre insanlarla cinle­rin birbirlerine tesir etmeleri mümkün­dür. Zira Kur'an'da, faiz yiyenlerin kıya­met günü şeytanın çarptığı kimselerin kalkışı gibi kalkacakları belirtilmiş[97], bir hadiste de şeytanın insan bedeninde kanın dolaştığı gibi do­laştığı bildirilmiştir[98]. Bu tür nakiller yoru­ma tâbi tutulmadan zahiriyle benimsen­diği takdirde şeytanlar gibi cinlerin de insanları etkileyebileceği ve meselâ on­ları saralı hale getirebileceği sonucuna varılabilir. Hz. Peygamber'in, cinlerin in­sanlar üzerindeki etkilerinden kurtul­mak ve onları tesirsiz hale getirmek için Felak ve Nâs sûrelerinin, ayrıca Âyetü'l-kürsrnin ve Bakara sûresinden bazı âyet­lerin okunmasını tavsiye etmesi de[99] insanların cinlerin faaliyetlerine karşı kendilerini savunabilecekleri şeklinde yorumlanmış­tır. Ebü'1-Yüsr el-Pezdevîgibi bazı Sün­nî âlimler, cinlerin sadece vesvese ver­mek suretiyle insanlara etkili olabilece­ğini kabul ederler[100]. Cinlerin insanlar üzerinde etkili olabile­ceğini benimseyenlerin bir kısmı bunun daha çok sihir ve büyü faktörlerinde or­taya çıktığını söyleyerek cinlerin bu nevi İşlerde kullanılabileceğini ileri sürerler. Mânaları anlaşılmayan "havas" ve "azâ-im" türünden bazı metinlerin okunması yoluyla cinlerden faydalanma girişimin­de bulunulmasına huddâmcılık, bu işte kullanıldığı söylenen cinlere de huddâm denilir. Ancak Önde gelen âlimlerin ço­ğunluğu, cinlerin tesirinden kurtulmak veya ona mâruz kalmamak için Kur'an okuma dışında herhangi bir yola başvu­rulmasını tasvip etmemişlerdir. İslâm dininin ana kaynaklarında bulunmayan azâim ve havassa dair bilgiler daha çok Mısır, İran, Türk ve Hint bölgelerinde ya­şayan eski kültürlerden müslümanlara intikal etmiş ve halk arasında yaygın bir şekilde benimsenen İnançlar halini almış­tır. Mu'tezile'den Amr b. Ubeyd ve Kadî Abdülcebbâr gibi âlimler bu hususta Sünnî görüşü paylaşırken büyük bir kıs­mı da cinlerin insanlar üzerinde hiçbir etkisinin bulunmadığı kanaatini ifade eder.

İslâm âlimleri, cinlerden kâfir olanla­rın cehennemde zemherîr (şiddetli soğuk) türünden veya daha başka azap çeşitle­riyle cezalandırılacağını kabul etmeleri­ne karşılık mümin olanlarının cennetle mükâfatlandınlması konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Çoğunluğa göre ilâhî buyruklara itaat eden mümin cinler cennete girecektir. Ebû Hanîfe baş­ta olmak üzere diğer bazı âlimler ise mü­min cinlerin cehennemden kurtulmak suretiyle mükâfatlandırılmış olacağı, fa­kat cennete giremeyeceği ve nihayet hayvanlar gibi yok edileceği görüşünde­dirler. A'rafta bulunacaklarını söyleyenler de vardır. Cennetle İlgili olarak Kur'an'da ve hadislerde yer alan birçok nas cinle­re dair herhangi bir ifade taşımamak­tadır.

Kelâma ve tefsire dair eserlerde, ay­rıca hadis şerhi mahiyetindeki kitaplar­da yer yer temas edilen cin konusunda müstakil eserler de yazılmıştır. Bunların en meşhuru, Hanefî âlimlerinden Bed-reddin eş-siblî’nin Âkâmü'l-mercan fi ahkâmi'1-cân adlı eseridir[101]. Ahkâmü'l  cân[102] ve Garâ'ib ve 'acâ^ibü'1-cin[103] adlarıy­la da yayımlanan eserde cin ve şeytan konularıyla ilgili âyetlerle hadislerden başka çeşitli bilgilere de yer verilir. Bazı zayıf ve uydurma hadislerle İsrâiliyat tü­ründen bilgileri de ihtiva eden kitap Mu-hammed Ferşad tarafından Cinlerin Es­rarı adıyla Türkçe'ye çevrilmiştir.[104] Bundan başka Ebû Hilâl el-KÛ-fî'nin Ahbârü'1-cin İzâhu't-meknûn, I, 411; Şa'rânFnin Keşiü'l-hicâb ve'r-rân can vechi es3 iletil-cân[105]; Abdülkerîm Ubeydâfın Âle-mü'l-cin fî dav'i'l-kitâb ve's-sanne[106]; Ömer Süleyman el-Eşkar'm çÂiemü'l-cin ve'ş-şeyâtîn[107]; Ahmed Hulusi'nin Din-Bilim Işığında Ruh İnsan Cin[108] ve Süleyman Ateş'in İnsan ve İnsanüstü, Ruh, Melek, Cin, İnsan[109] adlı kitapları bu konuda yazılmış eser­lerden bazılarıdır.

 

Bibliyografya:

 

Râgıb el-İsfahânî, ei-Müfredât, "cin" md.; Tehânevî. Keşşaf, "cin" md.; M. F. Abdülbâkî, Mu'cem, "cân", "cin", "cinne" md.leri; Wen-sinck, Muccem, "cnn" md.; Müsned, I, 252; IV, 144, 146, 226; VI, 153, 168; Buharı. "Menâkıbü'l-enşâr", 132, "Ezan", 105, "Şalât", 75, "Tefsir", 17/8, 34, 72/1-2, "Ahkâm", 21, "Vekâle", 10, "Bed'ü'1-halk", 11, "Fezâ'ilü'l-Kur'ân", 10, "Tevhîd", 7; Müslim. "Şalât", 149, 150, 260, "Mesâcid", 39, "Zühd", 60, "Zikr", 67; Tİrmizf. "Tefsir", 47, "Feza1 iKi'1-Kur'ân", 2, 3, "Tıb", 16; İbn Sînâ, Tis'u resâ'it, İstan­bul 1298, s. 62; a.mlf. RisSletü'l-hudüd {Resâ'il içinde), Kahire 1326/1908. s. 90; İbn Ku-teybe. 'Uyûnü'l-ahbâr, II, 109; Eş'arî, Maka-ISt (Ritter), II, 434, 437, 440-441; İbnün-Ne-dîm. ei-Fihrist, s. 367-370; Halîml. el-Minhâc, 1,415; Bâkıllânî, et-Temhîd[110], Beyrut 1957, s. 7, 316; Pezdevî. üşütü'd-dîn[111], Kahire 1383/1963, s. 226; Bağdadî, üşûlü'd-dtn, s. 296-297; İbn Hazm, el-Faşt, V, 12-13; Gazzâlî, et-Madnûnü'l-kebîr, Kahire 1309, s. 16; Zemahşerî, et-Keşşâf (Kahire), III. 526-528; Fahreddin er-Râzî. Mefâ-tîhu'l-ğayb, Kahire, ts., 1, 76-83, 89; XIII, 113, 115, 191, 195; XIV, 54; XXVIII, 31-32, 232; XXX, 148-160; Zekeriyyâ b. Muhammed el-Kazvînî. 'Acâ'ibü'l-mahtûkât[112], Kahire 1390/1970, II, 233-242; Beyzâvî. Enuârü't-tenzil, İstanbul 1314, I, 69; II, 16; İbn Teymiyye, Mecmû'u fetâuâ, IV, 232-237, 346; XI, 306-307; XIX, 13-14; XXIV, 276-283; Bedreddin eş-Şlblî. Ahkâmül-cân[113], Beyrut, ts[114], s. 15-75, 80-81, 128-131, 143-151; İbn Haldun, Mukaddime[115], İstanbul 1983, II, 1096; Cûrcânî. Şerha t-Meuâ-kıf, İstanbul 1311, II, 512; Ali el-Kârî. Serhui-Fıkhi'l-ekber, Kahire 1956, s. 132; Keşfüz-zu-nün, I, 1488; izâhu't-meknûn. I, 41; Elmalılı, Hak Dini, IV, 3059; VI, 4669; VII, 5381-5417; Reşîd Rıza, Tefstrul-menâr, III, 96; VII, 319; VIII, 364; M. Saadettin Evrin, Çağımızın Kur'an Bil­gisi, Ankara 1973, I, 254; W. M. Watt. Modern Dünyada İslâm Vahyi[116], Ankara 1982, s. 62; Mahmûd Şeltüt. Fetâuâ, Beyrut 1403/1983, s. 22-27; Ömer Süleyman el-Eşkar. 'Alemü'l-cin ue'ş-şeyâtîn, Kuveyt 1404/1984, s. 11-18, 19-22, 27-29,'43-44; Sü­leyman Ateş, İnsan ue İnsanüstü, İstanbul 1985, s. 19-20, 35-50; Ahmed Hulusi. Din-Bilim Işığında Ruh İnsan Cin, İstanbul 1985, s. 61-72; Riyâz Abdullah. el-Cin ue'ş-şeyâtîn, Dımaşk 1986, s. 15-16; Fehd b. Abdurrahman er-Rûmî, Menhecü'l-medreseti'i-'akliuyeti't-hadîse fi't-tefsîr, Beyrut 1986, I, 638, 642, 648; M. Hans Ayberg, Arzdan Arşa Sonsuzluk Kulesi, İstan­bul 1987, il, 69-72, 85-86, 122-123; D. B. Mac-donald, "Cin", İA, III. 192-193; a.mlf- [H. Masse], "Djinn", El (İng.), II, 546-548.

 

CİN SÛRESİ

 

Kur'ân-ı Kerîm'in yetmiş ikinci sûresi.

Mekke devrinde nazil olmuştur, yirmi sekiz âyettir. Fasılası "elif" (ı) harfidir. Adını, bir cin topluluğunun Hz. Peygam-ber'den Kur'an dinlediğini bildiren birin­ci âyetten alır. Sûrenin nüzul sebebini açıklayan rivayetlerin de temas ettiği bu dinleme olayı Ahkâf sûresinde de (46/ 29-31) söz konusu edilmektedir. İbn Hi-şâm'm rivayetine göre[117] cinlerin Hz. Peygamberin Kur'an okuyu­şunu dinlemeleri, hicretten üç yıl önce Tâif dönüşü sırasında vuku bulmuştur. Bu sûreye, birinci âyetinin İlk kelimele­rinden dolayı "Kul ûhiye" sûresi de de­nilir. Kur'an'da "kul" (de ki) emriyle baş­layan beş sûrenin en uzunudur.[118]

Cin süresinde. Kur'an dinleyen ve onun üstün belagatı ile yüce gerçeklerinden etkilenip imana gelen cinlerin ilâhî vah­ye duydukları hayranlık dile getirilirken vahyin etkili gücü ve çarpıcı özelliği or­taya konmakta, Kur'an âyetlerinin ihti­va ettiği iman gerçekleri cinleri bile et­kileyip yola getirdiği halde Mekke müş­riklerinin bu gerçeklere karşı direnme-lerindeki tutarsızlık gözler önüne seril­mektedir. Üstelik onların inancına göre cinler sıradan yaratıklar olmayıp çok de­fa Tanrı yerine koyarak taptıkları ve Tanrı'ya ait yetkilerle donatılmış sanıp sığın­dıkları üstün varlıklardır.[119]

Sûrenin nüzul sebebine gelince, Ab­dullah b. Abbas'tan nakledilen bir riva­yete göre, şeytanların semadan haber almaktan menedildiği bir dönemde Hz. Peygamber ashabından birkaç kişiyle birlikte sûk-ı Ukâz'a doğru gidiyordu. Semadan kovularak geri dönen şeytan­lara kavimleri neden hiçbir haber geti­remediklerini sorunca onlar da engel­lendiklerini ve üzerlerine alevlerle saldı-nldığını söylediler. Bunun üzerine ka­vimleri onlardan bunun sebebini her ta­rafta araştırmalarını istedi. İçlerinden Tİ-hâme'ye doğru İlerleyenler, sûk-ı Ukâz'a gitmek üzere Nahle'de bulunan Hz. Pey-gamber'in olduğu yere varmışlardı. Bun­lar, o sırada ashabına sabah namazını kıldırmakta olan Resûl-i Ekrem'in oku­duğu Kur'an âyetlerini işitince haber al­malarını engelleyen şeyin ne olduğunu anlayarak geri döndüler ve kendilerini hayran bırakan Kur'an'a inandıklarını, ar­tık rablerine hiçbir şeyi ortak koşmaya­caklarını açıkladılar[120]. Bu rivayet bazı hadis kay­naklarında, Buhârrde yer almayan, "Resûlullah cinlere ne Kur'an okumuş ne de onları görmüştür" cümlesiyle başladığın­dan[121], söz konusu olayda Hz. Peygamber'in kendisinden Kur'an dinleyen cin­leri görmediği anlaşılmaktadır. Gerek Cin sûresinin ilk iki âyetinde, gerekse konu ile ilgili diğer âyetlerde[122] bu hususta bir açıklık bulunmamak­tadır. Bununla birlikte bu tür rivayetler­den. Hz. Peygamberin cinleri hiçbir zaman görmediği gibi bir sonuç çıkarmak da gerekli değildir. Mi'racda rabbini gör­düğü bazı âlimlerce kabul edilen ve en büyük meleklerden biri olan Cebrail ile sürekli görüşen Hz. Peygamberin cinle­ri ve şeytanları görmüş olması da tabi­idir. Ayrıca konuyla ilgili çeşitli rivayet­lerden ve bilhassa Abdullah b. Mes'ûd'-dan gelen hadislerden, Hz. Peygamberin cinlere de vahyi tebliğ etmek için de­ğişik zamanlarda altı defa kendilerine Kur'an okuduğu anlaşılmaktadır.[123]

Sûrenin muhtevası Allah'ın birliği, yü­celiği, gizli aşikâr her şeyi hakkıyla bil­diği, cinler hakkında abartılmış bilgi ve inançların yanlışlığı ve asılsızlığı, Kur'an vahyinin cinler üzerindeki etkisi ve âhi-ret hayatının kesin olduğu gibi husus­lardır. Bu gerçekler, sûre içindeki çok kesin İfadelerle gözler önüne serilmiş­tir. Buna göre cinlerin de mümini, kâfi­ri, iyisi ve kötüsü vardır. Allah'a inanma­yan cinler de tıpkı insanların kâfirleri gi­bi cehennemin yakıtı olacaklardır. İna­nan İnsanların onlardan çekinmesine ge­rek yoktur. Çünkü onlar, Allah'a sığınan­lara ve O'nun koruduklarına hiçbir zarar veremezler, kendilerine sığınanlara da bir fayda sağlayamazlar. Zaten Kur'an geldikten sonra cinler eskisi gibi etkili olamamaktadır. Cinlerin gaybı bildikleri ve her şeyden haberdar oldukları sanıl-mamalıdır. Allah, murad ettiği peygam­berler hariç, kendi gayb bilgisine kim­seyi muttali kılmamıştr. Ahiretteki azap ve mükâfat dahil olmak üzere Allah'ın vahiy yoluyla bildirdiği her şey gerçek­leşecektir.

Sûrenin ilk yansında cinlerin diliyle ifa­de edilmiş olan dinî gerçekler, ikinci ya­nsında ya doğrudan ilâhî ifadeler şek­linde veya Hz. Peygamber'e söyletilmek suretiyle tekrar dile getirilir. İlk bakışta aynı şeyleri tekrar eder nitelikte görü­nen bu ikinci grup âyetin sûrede yer alı­şı, vahiy bilgisinin -cinlerin elde ettikleri de dahil- her türlü bilgi ve habere üs­tünlüğünü vurgulama ve sıradan bir bil­gi olmadığını belirtme hikmetine bağlı olmalıdır. Nitekim ilk çağlardan beri cin­lerden bilgi toplama peşinde koşanlar ve bu uğurda ömür tüketenler, bütün insanlığın değil bir tek insanın hidayeti­ne yetecek kadar bilgi birikimi elde ede­memişlerdir. Ortaya koydukları bazı bil­gi kırıntıları ise son derece çelişkili ve tutarsız şeylerden ibarettir.

Cin sûresini okumanın faziletlerine dair Sa'lebî ve Vahidî gibi bazı müfessirlerce Übey b. Kâ'b'den rivayet edilen ve daha sonraki bazı tefsirlerde yer alan, "Kim Cin sûresini okursa kendisine Hz. Muhammed'in peygamberliğine inanan ve inanmayan bütün cinlerin sayısınca kö­le azat etmişçesine sevap verilir"[124] anlamındaki hadisin mev­zu olduğu kabul edilmiştir.[125]

Cinlerin insan türünü etkilediği ve on-lann sağlığına zarar verdiği İnancıyla, cin şerrine mâruz kaldığı kabul edilen bazı hastaların üzerine Cin sûresinin kırk bir defa okunması, sûre içinde beş defa tekrarlanan "ahadâ" kelimelerinde hastaya üflenmesi bazı yörelerde benim­senen bir usuldür. Ancak İslâm Hteratüründe bununla ilgili olarak güvenilir her­hangi bir kayıt mevcut değildir.

 

Bibliyografya:

 

Buhârî. "Ezan", 105, "Menâkıbü'l-enşâr", 32, Tefsîr", 72; Müslim. "Şalât", 149; Tirmizî, "Tefsîr", 70; İbn Hişâm, es-Stre, I, 421-422; Zemahşerî. el-Keşsâf, IV, 622-633; İbnü'l-Cev-zî, Zâdü't-mestr, VII, 387-389; Fahreddin er-Râzî. Mefâtîhu'l-ğayb, XXX, 148-170; Kurtubî. el-Câmi\ XIX, 1-31; Zerkeşî, el-Burhân, I, 432; Âlûsî. Rûhu'l-me'Snî, XXIX, 81-100; Tecrid Ter-cemesi, il, 756-767; X, 46-50; XI, 60-64; Elma-lılı. Hak Dini, VII, 5381-5417; Kâzım Öztürk. Kur'ântn 20. Asra Göre Anlamı, İzmir 1976, II, 169-199; Mehmet Sofuoğlu, Sahîh-i Buhârî ue Tercemesi, İstanbul 1987-89, II, 774-776; VIII, 3608-3611.        

    Cinler, hava, elektrik, ışık ve koku gibi vücudu görünmeyen, fakat varlığı hissedilebilen lâtîf ve rûhânî varlıklardır. Hazreti Âdem (as) yaratılmazdan önce yeryüzünün hâkimi ve sâkini cinlerdi. Yeryüzünü îmâr etmeye onlar vazîfeli idiler. Yeryüzünün halîfesi onlardı. Hazreti Âdem (as) ile birlikte dünyada insanlık boy göstermeye başladıktan sonra hilâfet makamı insanlara geçti.

    Cinler, insanlar gibi akıl, şuur ve irâde sahibidirler. Yaptıklarından sorumludurlar. İyileri olduğu gibi, kötüleri de vardır. Kâfirleri ve şerlileri bulunduğu gibi, Müslümanları ve hayırlıları da vardır. İnsanlar gibi iyilik ve kötülük yapmaya kabiliyetleri vardır. Doğarlar, büyürler, evlenirler, çoğalırlar, yaşlanırlar ve ölürler. Peygamberlerin bir çoğu cinlerle görüşmüş ve cinlere de peygamberlik yapmışlardır. Kur’ân’da bir çok âyet insanlarla birlikte cinleri de hitap kapsamına alır. Kur’ân cinlerin de kitabı, Hazreti Muhammed (asm) cinlerin de peygamberidir.

    Cinlerle görüşmek mümkündür. Hayırlı işlerde cinlerin görüşlerinden, bilgilerinden ve güçlerinden faydalanılabilir. Şerli ve faydasız işler için ise cinlerle görüşmek sakıncalıdır, zararlıdır ve câiz değildir. Cinleri faydalı işlerde kullanmak ve güçlerinden faydalanmak mümkün iken, insanoğlunun cinleri kısmet bağlama, kısmet açma, karıkocanın arasını açma, sihir ve büyü yapma, kehânette bulunma gibi zararlı, faydasız ve boş işlerde kullanmaya yeltenmesi cinler adına can sıkıcı, insanlık adına ise yüz kızartıcı günahlardandır. Böyle faydasız işlerde kullanılmaktan hoşlanmayan cinler, bir boşluğunu bulduğunda kendisini boş yere zevklerine boyun eğmeye zorlayan insana zarar verebilir. Yoksa cinlerin; Allah’a inanan, Allah’a sığınan, ibâdet yapan, başı her dara girdiğinde yalnız Allah’tan medet isteyen ve etrafına zarar vermeyen mâneviyâtı güçlü insanlara yaklaşması ve zarar vermesi söz konusu olmaz. Cinlere zarar vermek günahtır. Nitekim cinlerin bazen uysal ve zehirsiz ev yılanı sûretinde gözükebilmekte olduğuna işâret eden Allah Resûlü (asm) bunların yılan zannedilerek öldürülmesini yasaklamıştır.1 Cinler gaybı bilmezler.

     İnsanın yeryüzünün halîfesi olduğunu, yani hükmünün ve emrinin her şeye geçtiğini, bütün her şeyin insanın emrine boyun eğdirildiğini îlan eden Kur’ân, Hazreti Süleyman’ın (as) cinleri, kötü cinleri ve âsî şeytanları Allah’ın izniyle emri altına aldığını beyan eder.2 Kur’ân şöyle buyurur: “Cinlerden bir ifrit: ‘Sen daha makamından ayrılmadan ben onu sana getiririm’ dedi. ‘Hem buna gücüm yeter. Hem de güvenilir bir kimseyim. Hiçbir zarar vermeksizin onu sana getiririm.’ Semâvî kitapların hakîkatlerini bilen bir âlim ise, ‘Sen daha gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm’ dedi. Süleyman Belkıs’ın tahtını yanında hazır görünce, ‘Bu Rabb’imin bir lütfudur’ dedi.”3

    Üstad Bedîüzzaman  Hazretleri, bu âyetten hareketle Hazreti Süleyman’ın (as) cinleri, şeytanları ve kötü ruhları etkisi altına aldığını, şerlerini men edip faydalı işlerde çalıştırdığını nazara vererek; yeryüzünün insanlardan sonra şuur sahibi en mühim sâkinlerinin cinler olduğunu, cinlerin insana hizmetkâr olabileceğini, cinlerle temas etmenin mümkün olduğunu, şeytanların da düşmanlığı bırakmaya mecbur edilerek, ister istemez insanlığa hizmet ettirilebileceğini beyan eder. Bediüzzaman, kulluk vazîfesini unutmaması şartıyla insanlığın; gerek teknik olarak ses, görüntü ve madde nakliyle, gerekse cinleri, ifritleri ve âsî şeytanları emrine boyun eğdirmek sûretiyle yeryüzünün her tarafının her yerden görüldüğü ve her köşesinden bütün seslerin işitildiği bir “bahçeye” çevirmesinin mümkün olduğunu; böylece Hazreti Süleyman’ın (as) ilmine ve irfânına vâris olduğunu gösterebileceğini kaydeder.

    Bedîüzzaman, bu âyetlerle Cenâb-ı Hakk’ın, remiz üslûbuyla insanlığa: “Ey insan! Bana itaat eden bir kuluma cinleri, şeytanları ve şerlilerini boyun eğdiriyorum. Siz de Benim emrime kulak verirseniz, çok varlıklar, hattâ cinler ve şeytanlar dahî sizlere boyun eğebilirler, emrinize girebilirler” tarzında hitap ettiğini kaydeder ve insanlığın maddî mânevî meraklarından doğan ispritizma ve cinlerle haberleşme gibi olayların en nihâyet sınırını bu âyetlerin çizdiğini beyan eder.

  Üstad, zamanımızdaki gibi kendisine “ölüler” namını veren cinlere, şeytanlara ve kötü ruhlara maskara ve oyuncak olmanın insanlığın “hilâfet” sıfatına yakışmadığını; Kur’ân’ın ise kendisine kulak verildiğinde, onları hem insanların emri altına almanın, hem de şerlerinden emin olmanın yollarını gösterdiğini belirtir. 4

    Ne var ki beşeriyet hemen her faydalı ilmi zararda, kendi pis menfaatinde, çok özel aşağılık meraklarında ve sefil zevklerinde kullandığı gibi; cinlere de maalesef hep şer ve faydasız işlerini gördürmek için ilgi duymuştur. Yemeğini pişiren ateşi, kin ve adavette kullanarak nice ocaklar söndüren insan; cinlerle haberleşme gibi, ispritizma gibi ilimleri de aynı savurganlık ve sefaletle hep birbirinin ayağına tuzak kurmak, hile oyunları geliştirmek ve fitne ve fesat çıkarmak işlerinde kullanmıştır.

    Oysa âyette de belirtildiği gibi, Allah Teâlâ dilemeden hiç kimse, hiç kimseye zarar ve ziyan verecek durumda değildir. Her şey Allah’ın izniyle, emriyle, dileğiyle ve kudretiyle vaki olmaktadır. Sihirbazların, büyücülerin, muskacıların ve cincilerin hiçbir oluşumda, hiçbir işte, hiçbir hâdisede Cenâb-ı Hakk’ın dileği dışında ne doğrudan, ne de dolaylı olarak hiçbir katkıları ve etkileri yoktur. Olduğu da görülmemiştir.

    Kötü niyetli ve şerir insanların ve mahlûkların şerlerinden korunmak için; Peygamber Efendimiz’e (asm) yapılan bir sihir teşebbüsü üzerine nâzil olmuş bulunan “Kul eûzü bi Rabbi’lFelak ve Nâs” sûrelerini okuyarak Cenâbı Hakk’a sığınmak İnşallah kâfî olur.

Cinlerle Temas Kurulabilir mi? Cinler, İnsanlara Hangi Hallerde Zarar Verir?

Bazı insanların ruhları cinlerle temasa müsaittir; çabuk trans hâline geçebilir, çabuk bizim buudlarımızın dışına çıkabilir ve onların âlemi, onların buudları, onların dilleri ve haberleşmeleriyle mayalanabilirler. Bu bir fıtrat meselesidir.. ancak, bundan bir insanî üstünlük mânâsı da çıkarılmamalıdır. Evet, görülmeyen bu kuvvetlerin tâbi oldukları belli prensipler vardır. Dolayısıyla insan, her arzu ettiği yerde bunlara iş yaptıramaz... Zira onlar, Allah'ın (celle celâluhu) tayin ettiği buudun dışında iş yapamazlar. Kişi, mazhar olduğu bir kısım esmâ ve kelimeleri sırlı kilitleri açar gibi kullanıp cinlerle temasa geçebilir ama, cinler kendilerine verilmeyen imkânı kullanamazlar. Bu itibarla her insan, cinlerden istifade edemez, eden de, onları her arzusunda kullanamaz. Bununla birlikte, bazı kelimeleri cinlere ait birer kod, birer telefon numarası gibi çevirip, belirli şekillerde ve belirli sayıda tekrarlayarak, onlarla irtibat kuran insanlar da az değildir.

Birtakım yolları ve usulleri olmakla beraber cinlerle irtibat kurma, mürşid ve rehber ister ve o işin ehli olmayı gerektirir. Usul, prensip ve rehber olmazsa, hata ve yanlışlıklar yapıp paçayı kaptırma ihtimali de vardır. Bu tür şeylerle meşgul olanların gözleri mânâ âlemine açık değil ve kendileri ayaklarını basacakları yeri bilemiyorlarsa, o zaman habis ruhların saldırısına uğrar, onların hâkimiyeti altına girer ve onların oyuncakları olurlar: Neticede cinler, böylelerini bazen gurur ve kibre sevk eder, okşayıp şımartır; yeri, zamanı gelince de korkutup tehdit ederek tesirleri altına alır ve kendi hesaplarına konuşturup, iş yaptırırlar. Nitekim, 20. asırda Hindistan'da Gulam Ahmed Kâdıyânî, böylesi habis ruhların kurbanı olmuştur. Hind yogizmine karşı fakirizm yolunda İslâm adına mücadele etmek istemiş, fakat habis ruhların saldırılarına uğrayıp, oyuncakları hâline gelmiş.. habis ruhlar, önce kendisine müceddit olduğunu kabul ettirmişler; sonra da mehdiliğine, ardından da İsa-Mesih olduğuna inandırmışlardır. En sonunda da, -hâşâ- "Allah bana hulûl etti ve bende göründü." demeye kadar gitmiştir. Habis ruhlar, habis olanlarla çabuk kontak kurar ve onları cinnete kadar götürebilirler.

Cinler, ehl-i imana daha çok cünüplük ve hayız-nifas hâllerinde, abdestsiz-namazsız hayat sürenlere de yine bu hâllerde musallat olup, onları değişik şekilde ve değişik seviyede baştan çıkarabilirler. İşlenen her bir günah, şeytan ve habis cinlere açılan bir kapı ve pencere durumundadır. Bilhassa hassas tipler, bozuk ruhlular, duadan ve dualıların atmosferinden uzak lâubali hayat yaşayanlar, çabuk cinlerin tesirine girerler. Tabiî ki, cinlerin hayat sınırlarını ve hukuklarını ihlâl ve besmele çekmeden evlerini ve yurtlarını işgal de, cinlerden zarar görmede mühim faktörlerdir. Bu yüzden Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bize pis yerlere girerken dua etmemizi öğretiyor ve onların bulundukları mezbelelik, çöplük, hamam, otluk, helâ ve hatta kabirlerde namaz kılmamızı yasaklıyor.[1] Bu yerler, şeytanın ve kötü ruhların uğrak yerleridir. Evet Efendimiz, helâya girerken, "Allahümme innî eûzü bike mine'l-hubsi ve'l-habâis"[2] dememizi talim buyuruyor ve ileride geleceği üzere, hayatımızın her safhasında dualı olmamızı, bu kabîl zararlı oklara hedef olmaktan korunmamızı temin edecek bir kale ve kalkan sayılabilecek temiz muhitlerde bulunmamızı, temiz insanlarla düşüp kalkmamızı, dualarla bir atmosfer oluşturmamızı ve ibadetle korunmamızı emrediyor. Öyleyse, cinlerin her türlü kötülüğünden emin olmak isteyen, her şeyden önce günahlardan şiddetle kaçınarak, onların girecekleri delikleri kapamalıdır.

[1] Tirmizî, mevâkît 141; İbn Mâce, mesâcid 4.
[2] "Allahım, serepa pis olan erkek ve dişi şeytanlardan Sana sığınırım." Buhârî, vudû 9; daavât 14; Müslim, hayz 122, 123; Ebû Dâvut, tahâre 3.

Cinler, Gelecekte Çalıştırılabilir mi?

Kur'ân'da, Süleyman Aleyhisselâm'ın kuşlardan ve cinlerden ordularının olduğu, cinlerin kaleler, havuzlar ve kazanlar yaptıkları, içlerinde bina ustalarının ve denizlere dalan dalgıçların bulunduğu, ayrıca birkaç bin kilometre uzaktan Belkıs'ın tahtının anında getirildiği anlatılır.[1]

Âyetler, bizi fizik ötesi âlemlere götürmekte ve metafizik vak'alarla tanıştırıp, cin, şeytan ve ruhanîlerle kalbin ve hissin diliyle konuşabileceğimiz bir âlemde gezdirmektedir. İnsanlık, şu anda bu işin henüz elif-basında ve emekleme devresinde bulunmaktadır. Telepatinin, ruhlarla konuşmanın, cin ve şeytanlarla en geniş sahalarda haberleşme yapmanın ve onları emir altına alıp iş gördürmenin perdesi yeni yeni aralanmaktadır. Maddeyle alâkalı laboratuvarlarda halledilemeyen meseleler olacak, görülmeyen âlemlere ve canlılara müracaat lüzumu duyulacak ve başka âlemlerden gelen şifreleri çözmek için nezih veya habis ruhlara, cinlere ihtiyaç baş gösterecektir. İrtibat arttıkça, onları kullanma sahalarına temayül de artacaktır.

Yukarıdaki âyetlerde ifade edildiği gibi cinler, Hz. Süleyman'a (aleyhisselâm) hizmet ediyorlardı. Her nebi, Cenâb-ı Hakk'ın isimlerinden birine mazhardır; aynı zamanda nebiler, kendi isimlerinin de mazharıdırlar. Süleyman ismindeki remiz ve mânâ, şehadet ve gayb âlemleri üzerinde hüküm sürmektir. Böyle bir ismin muktezası olarak, o nebinin bir eli görünen, diğer eli ise görünmeyen âlemde tasarruf yapabiliyor ve muhaberede bulunabiliyordu. Bu, sair enbiyâda ara sıra ve mucizevî oluyordu ama, Hz. Süleyman'da (aleyhisselâm) ileri derecedeydi. Ayrıca burada, imana ve Kur'ân'a hizmet eden cemaatlerin sahip olmaları gereken yol ve usullere de işaretler vardır.

Nebi, alet u edevatsız ve maddî sebepler olmaksızın cinleri teshîr edip emrine bağlamış, onlar vasıtasıyla haberleşmiş, onları çalıştırmış ve bu sahada nihaî sınırı göstermiştir. Âyetin ifadesiyle, emrinde bulunan cinler, Hz. Süleyman'ın (aleyhisselâm) kendilerinden yapmalarını istediği şeyleri yaparlardı. Çok muhteşem hüsnü sanat eserleri ortaya koyarak, bu sanatın gelişmesi ve ihyası hususunda insanlara büyük destekleri olmuştur. İleride cinler, aynı sahada daha geniş çapta kullanılacak ve onları istihdam edenler, son sınır taşlarını yerlerine koyacaklardır.

Yine Kur'ân'da, -yukarıda ifade edildiği gibi- Hz. Süleyman'ın (aleyhisselâm) cinleri denizlerin diplerine dalma ameliyesinde istihdam ettiği de belirtilmektedir.[2] Telepatinin bu işle alâkası vardır veya yoktur; fakat her hâlükârda, bir gün iaşeleri temin edilerek, cin taifeleriyle deniz altında üç-beş ay kalınabilecektir. Zira Allah'ın bir Peygamberi, bize bu mevzuda da son ufku göstermektedir.

Muhabere sahasında da cinlerin büyük çapta kullanılabileceğine âyet işaret etmektedir. Büyük devletler, teknik ve teknolojik sahada verdikleri kavga ve mücadelede cinleri kullanıp, -haberleşmede dinlenme ihtimali ortadan kalktığı ve çok seri hareket ettikleri için- telsiz ve telgrafın çalışması ve kod, şifre ve anahtarlarının ele geçirilmesi hususunda cinlerden faydalanacaklardır. Gariptir; bu mevzuda bugün en fazla gayret gösterenler de, mânâya karşı en kapalı milletlerden olan Rusya ve Çin'dir.

Cinler ile konuşmanın sağlanması, emniyet teşkilatlarının da işine yarayabilir. Meydana gelen veya gelişme safhasında olan faaliyetler ve grup olayları anında merkeze bildirilip, kontrol altına alınabilir. Kim bilir belki o zaman, cinlerden de komiserler ve emniyet müdürleri olacaktır.

...Ve gün gelecek, milletlerin gizli bir şeyi kalmayacak, cin ve şeytanlar bütün kapalı şeyleri, milletlerin sırlarını ve gizli yanlarını açığa çıkararak, herkesin en gizli yönlerine muttalî olma imkânını sağlayacaklardır. Ne var ki beşer, her şeyi ruhanîlerin ve cinlerin yaptıklarına inanacak ve bu sahadaki gelişmeler sonucunda cinlerin bu şekilde kullanılması, bir bakıma Allah'ın (celle celâluhu) ve Kur'ân'ın inkârına yol açacak; neticede de insanlar, ruhlarını tatmin için bunları kullanabileceklerdir.

Enbiyâ sûresinin 82. âyetinde, cinlerin daha başka işler de gördükleri belirtilerek, belki cinlerin ileride bizim bilemediğimiz ve tahmin edemediğimiz daha pek çok işlerde de kullanılabileceğine işaret olunmaktadır. Siz bunu, ister bin senelik hâdiselerin kitaplaştırılması, ister yerin altına ve yer altındaki madenlere ıttılâ ve isterseniz deniz dibinde asırlardır bulunamayan batık gemilerin tespiti, yeni zenginlik kaynaklarının keşfi veya cinleri uzay dalgıçları ya da cin uydular şeklinde istihdamla değişik bilgiler edinilmesi olarak düşünebilirsiniz. Fakat, her zaman olduğu gibi bu sefer de, verdiğimiz bu malumatın sonunda yine "Her şeyin doğrusunu Allah bilir." demeyi ihmal etmemeliyiz.

[1] Bkz.: Enbiyâ sûresi, 21/82; Neml sûresi, 27/17, 39; Sebe' sûresi, 34/12; Sa'd sûresi, 38/37.
[2] Enbiyâ sûresi, 21/82.

 

Cinler, Hastalıklara Sebep Olabilir mi?

Cinler, maddeye nüfuz edebilecek mahiyette varlıklardır. "Cin şudur" diyemiyorsak da, her hâlükârda cinlerin latîf, görülmeyen, tesir ve nüfuz kabiliyetine sahip varlıklar olduğu açıktır. En basit misaliyle, röntgen şuâları insan bedeninde rahatlıkla yol alabiliyor ve belli ışın çeşitleri maddeyi eritip yapısını değiştirebiliyorsa, bu ışınlardan daha latîf olan cinler, insan bedenine neden nüfuz edemesin ki!. Evet cinler, insanın fizyolojik yapısına tesir edip, çeşitli zararlara yol açabilir; damarlara ve beynin merkezî noktalarına müdahale edebilirler.

Lazer ışını, 1960'lara kadar bilim-kurgu romanlarının hayal silahı idi. Ancak T. Warman'ın ilk kırmızı lazer ışınını tespitinden sonra geliştirilmiş olup, bugün bilgisayardan haberleşmeye, nükleer silah sanayiinden polisiye araştırmalara, hatta tıbba kadar pek çok sahada kullanılmaktadır. Meselâ 40 yıl önce işlenmiş bir cinayetteki hiçbir aletin tespit edemediği parmak izleri lazer ışınlarıyla ortaya çıkarılabilmekte ve çok aletlerin göremediği şeyler görülebilmektedir. Bundan daha önemlisi de, damarlarımızda âdeta kanla beraber akıp gitmekte ve tıkanmış damarların açılmasında da kullanılmaktadır ki, göz ameliyatlarında kullanılması, bunlardan sadece biridir. Diğer taraftan, ciğerlerimize çektiğimiz havadaki bir miktar oksijen kanı temizlemekte ve damarlarımıza sirayet etmektedir. Tam bu noktada sözü yine Söz Sultanı'na bırakalım: "Şeytan, insanların kanının dolaştığı yerde dolaşır!"[1]; sanki alyuvarlaşır veya akyuvarlaşırmış gibi...

Şu hâlde, başta şeytan olmak üzere, bütün cin taifesinin insanlara zarar verebilecek şekilde yaklaşarak, maddî-mânevî tahribata yol açabilmeleri mümkün görünmektedir. Şeytanın yaklaşmasını, açtığı yaraları ve bunlardan korunma yollarını inşâallah bir sonraki mevzuda ele alacağız.

Şeytan ve cinler, doğrudan doğruya fizyolojik hastalıklara da sebep olabilirler. Alyuvarlarımıza binip, damarlarımızın içinde dolaşabildiklerinden dolayı, bu her zaman mümkündür. Ne biz bu mevzuda mübalâğaya kaçalım, ne de hekimler bu gerçeği reddetsinler. Sözgelimi, biri kalkıp, "İhtimal, kanser hâdisesinde hücrelerin anarşisine sebep olan da bu habis ruhlardır." iddiasında bulunur, buna karşılık siz de "olamaz" derseniz, bu takdirde peşin hükme saplanmış olursunuz. Durum, gerçekten belki de böyledir; en azından, mülâhaza dairesini açık tutmak gereklidir. Kanser hakkında bugüne kadar söylenen sözler ve yapılan tariflerin en mâkulü, onun bir hücre anarşisi olduğudur; vücudumuzdaki en küçük parçaların anarşisi.. yani, vücudun normal nizam ve âhengine başkaldırma ve normal hücre gelişme faaliyetini bozma. Bu, hem iç, hem de dış uzuvlarda olabildiği gibi, kanserli hücrelerin yavaş üreyeni de vardır, seri üreyeni de. Cinlerin kanser bölgesine yerleşip, bir örgüt çalışması gibi hücre anarşisi oluşturmaları, her zaman mümkündür. Cinler nasıl görünmeyen varlıklarsa, kanser de çok kere baştan belli olmayıp, kendini geç hissettirmekte, hissettirdiği zaman da, artık ilaçlar fayda vermemektedir.

Kanser gibi sara hastalığında da habis ruhların tesirini kabul etmek, makul bir yol olsa gerek.. kim bilir belki de cinler, beyinde bir kısım guddelerin normal çalışmasına ve fonksiyonlarını icra etmelerine mâni olmaktadırlar.

Yine, habis ruhlar, insan aklını bozma ve sinir sistemine tesir edip, cinnete yol açmada da tesirli olabilirler. Gerçi, hekimler şizofreninin bütün çeşitlerini maddeye vermekte ve bazılarını da irsî görmektedirler ama, cinlerin damarlara girip kişinin muvazenesini bozmaları, sinir sistemini harap ederek, zaman zaman dengeli olunurken, bazen de çılgınlığa yol açmaları da mümkündür. Yanlış anlaşılmasın; ne sara, ne de şizofreni mutlaka cin eseridir demek istemiyorum; fakat, "olması mümkündür" diyorum. Çünkü bu hastalıklar, çok defa dualı bir ağzın ciddî bir okumasıyla geçmektedir.

Arkadaşlarımızdan biri, yaşlı bir kadının dua isteğini getirdi. Bu yaşlı kadıncağız için doktorlar, "Kanser metastaz yapmış ve her yanını kaplamış; bir hafta kadar ya yaşar, ya yaşamaz... Götürün, son günlerini evinde geçirsin." demişler. Kadıncağızın şahsıma büyük hüsnü zannı varmış; arkadaşımızı araya koyup ısrarla, "Dua etsin, şifa bulurum." demiş. O masumeye nasıl dua ettiğimi şimdi hatırlamıyorum. Altı ay sonra arkadaşıma "O kadına ne oldu?" diye sordum; "Yaşıyor" dedi. Sonra aradan iki yıl gibi bir zaman geçti, "Ne oldu?" diye yine sordum; "Hacca gitti geldi, torunlarını büyütüyor." cevabını aldım.

Yine, bir saralı hasta getiriliyor; devamlı rahatsız ve nöbeti olan bir adam. Bir hocaefendi açıyor Kur'ân'ı ve üç-beş âyet okuyor; hasta şifa bulup gidiyor.

Bu vâkıaları maddenin fonksiyonlarıyla izah etmek mümkün değildir. Hap vermek suretiyle beyinde belli bir temas temin etmeye muvaffak olabilirsiniz.. bunun bir tesiri de olabilir ama, okuma da şifaya sebep olabilir.

Bir misal daha arz edeyim: Teyzem, cinnet getirdi ve her şeyi yakıp yıkmaya başladı. Zincirlerle ancak zapt edilebiliyordu. Kendini hastahanenin dördüncü katından aşağı attı, bir şey olmadı. Kocası bir hocaefendiye gitti, bir şeyler yazdırdı getirdi ve bıraktı. "Beni niye böyle zincirlere bağladınız?" dedi, sızlanmaya başladı.. hayret, teyzem iyileşmişti...

Tıbbın ve doktorların altından kalkamadıkları öyle vak'alar, öyle misaller var ki, hemen her gün bir tanesini duyar veya yaşarsınız.

Son olarak, yıllar önce Balçova karakolunda bekçilik yapan bir zatın bizzat yaşayıp anlattığı bir vak'ayı nakletmek istiyorum: Bu adamcağızın ilk yedi çocuğu doğumlarının 17. gününde boğulup ölmüşler. Sonunda, ağzı dualı bir hocaefendiye bir şeyler yazdırmış ve artık sekizinciden itibaren çocukları yaşamaya başlamış...

Nasıl şimdi, Avrupa ve Rusya görünmeyen kuvvetleri haberleşme gibi bir kısım hizmetlerde istihdam etmeye başlamışlarsa, büyük ihtimal ileride de cinnî hastalıklara karşı dua ve benzeri tedavi yollarını kullanır hâle gelecekler, hatta, belki de cinlerle tedavi popülerlik kazanıp, üniversitelerde ayrı bir kürsüye bile kavuşacaktır! Bugün bile ülser tedavisinde telkin yolunu kullanan hekimler var; ayrıca mûsıkî dinletip, hastanın moralini yükseltmekle tedavi denemeleri de yapılıyor. Bütün bunlar ruhun varlığını ve tedavide bile mânânın ne derece önemli olduğunu göstermektedir. O hâlde, şuurlu habis ruhların ve hastalıklara yol açan cinlerin mevcudiyetlerini inkârda ne mânâ var?!..

[1] Buhârî, i'tikâf 8, 11, 12; Müslim, selâm 24; İbn Mâce, sıyâm 65; Ebû Dâvut, savm 79; edeb 81.

 

Bu haber 32366 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

NE SORDULAR

DÖVME YAPMAK CAİZ Mİ?

DÖVME YAPMAK CAİZ Mİ? İSLAMA GÖRE DÖVME YAPMAK!

ÖRTÜLÜ VE ÖZGÜR!

ÖRTÜLÜ VE ÖZGÜR! NEDEN BAŞÖRTÜSÜ ?

HZ.MUHAMMED (S.A.V)

ATATÜRK VE DİN

GALERİ

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

SİTE İSTATİSTİKLERİ

Kategori 49
Haber 867
Yorum 120
Haber Okuma 1180659
Editör 5


RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi