BİLGECE BAKIŞ
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

ÇANTACI NECMİ İLE ATEİST

Tarih 22/Ocak/2014, 00:01 Editör BİLGE BİLGE

NECMİ ÜLGEN HOCA (ÇANTACI NECMİ HOCA)

VECİZE SÖZLEr
dirilme
 
 evrim
 
 
 
YAŞAYAN SOKRATES
 
 
REENKARNASYON
 
 
 İbadet
 
 
 
 
kuran ziyafeti
 
kuran okuyan papağan
 
 
 

ATEİST İLE NECMİ ÜLGEN İN DİYALOĞU

“Bakmasını bilen bir yaprakta alemi görür...

Bilmeyense bir ormanda bir yaprak göremez...”

 

“Biz, şu insanın içindeki kötülük cehennemini söndürmeye çalışıyoruz.”H. Sabri SOYYİĞİT efendi hazretleri

 

Ateist Yıldırım ile Çantacı Necminin Muhteşem Diyaloğu!

-Merhaba, ben ateistim, sizinle dini konularda tartışabiliriz, dedi.

Dükkanda bulunanlardan biri olan Necmi Abi

-Hoş geldin Ateist kardeş,

-Hoş bulduk

-Buyur gel oturalım, sohbet edelim. İsminiz nedir ateist kardeş?

-Yıldırım

-Merhaba Yıldırım memnun oldum benim adım da Necmi.

-Sağol.

-Sen akıllı, zeki birine benziyorsun, dedi Necmi Abi.

- Nerden bildin? Diye sordu Yıldırım.

-Pazarlama müdürüsünüz, aptal adamı müdür yapmazlar. Ordan anladım, dedi.

-Teşekkür ederim.

-O yüzden sen ateist olamazsın.. Çünkü şu kainata baktığımızda her şey Allah’ın varlığını bize gösteriyor, dedi.

 

-Buna ne dersiniz Yıldırımcığım?

-Gözlük deriz, dedi.

-Biz de gözlük deriz.

Cebinden kalem çıkartıp:

-Buna ne dersiniz?

-Kalem deriz, dedi.

-Biz de kalem deriz, dedi Necmi abi.

Bu arada dükkan sahibi bir tepsi şeftali ortaya koyar sohbet esnasında afiyetle yensin diye.Necmi abi bir şeftaliyi eline alarak:

-Peki buna ne dersiniz Yıldırımcığım? dedi

-Şeftali deriz, dedi.

-Bak işte biz de şeftali diyoruz. Demek ki görüş ayrılığımız yok. Şimdi sen buna şeftali desem ben patates desem, diğerine kalem desen ben de baston desem herhalde bu adamla sohbet edilmez deyip kalkıp giderdin. Demek ki baktığımızda aynı şeyleri görebiliyoruz.
Şimdi biz bu şeftaliyi nerden aldık Yıldırımcığım?

-Manavdan, dedi.
-Hayır öyle değil. Yani denizden mi çıkardık, topraktan mı çıkardık, yoksa ağaçtan mı topladık?

-Ağaçtan dedi.
-Peki bu ağacın aslı nedir?
-Nasıl yani? diye sordu Yıldırım.

-Yani bu
ağaç aslında bir odun değil mi?
-Evet doğru, biz ağaç diyoruz ama aslı odun.

-Peki bu odun şeftali yapmayı öğrenmek için okula gitti mi? Kursa gitti mi?

-Gitmez tabi ki, dedi.
-Aklı var mıdır bu odunun? Düşünüp desin ki : Ya ben bu insanlara şeftali yapayım de afiyetle yesinler.

-Aklı yok, dedi. Okula da gitmedi.

-Yani Yıldırımcığım,
bu odun öyle bir şey üretiyor ki tadı, rengi, kokusu hoşumuza gidiyor, içindeki vitamin vücudumuzu besliyor. Yıldırımcığım bu şeftaliyi bize bizi tanıyan biri mi verebilir yoksa bu odun mu verebilir?

-Sen, dedi. Bir deryasın.

Necmi abi gülümseyerek:

-Ben derya değilim , derya bizim okuduğumuz Kuran Tefsiri kitaplarıdır. İşte Yıldırımcığım. Bizi tanıyan, seven, acıyan ve neyden hoşlandığımızı bilen bir Rabbimiz var. O şeftaliye kokuyu veren , burnumuza da o kokuyu alma kabiliyeti vermiş. Tadını veren, dilimize tat alma kabiliyeti vermiş. İşte O bizim Rabbimizdir, Allah’ımızdır.

Necmi abi devam ederek:
-Mesela dedi ineğin süt vermesi. İnek bizi tanımaz. Arının bal vermesi, arı bizi tanımaz. Şimdi biz bilim adamlarını toplayıp desek ki: Ya profesörler , bu arılar var ya çok terbiyesiz şeyler, biz balını almaya gidince bizi sokuyorlar. Biz bundan sonra arı balı yemek istemiyoruz. Biz siz bal yapın, bize profesör balı yapın biz ondan yemek istiyoruz desek. Bize arı gibi bal yapabilir mi profesörler?

-Yapamazlar dedi.
-Peki profesörün yapamadığı balı, bir sinek nasıl yapabiliyor? Kuran’da Nahl suresi var. Orda Allah diyor ki : Ben arıya vahyediyorum, emrediyorum insanlar için şifalı olan balı üretiyor. Kuran’da iki yerde şifa kelimesi geçer. Birinde Allah’ın Peygambere vahyettiği Kuran’ın inanlara şifa olduğu söylenir, diğerinde ise Allah’ın arılara vahyettiği balın bütün insanlara şifa olduğu söylenir.

Yıldırım iyice şaşkın vaziyette bakıyor. Necmi abi devam ederek:


-Mesela 5 kişilik bir taksi, saat kulesinin etrafında kendi kendine döner mi?

-Tabi ki dönmez, dedi Yıldırım.
-Peki 5 kişilik taksi kendi kendine dönmezken 7 milyarlık dünya kendi kendine nasıl dönüyor? Demek ki onu bir döndüren var . Yıldırımcığım hiç baklava baklavacısız baklavalaşır mı?

Yıldırım gülümseyerek –Hayır, dedi

-İşte maalesef modern bilim baklavayı görüyor ama baklavacıyı görmek istemiyor.

-Yahu siz nereye takılıyorsunuz? Hocanız kim? dedi Yıldırım

-Sevgili kardeşim benim Hocam Bediüzzaman’dır, ben onun yazdığı eserleri okurum dedi Necmi abi. Belli ya çok neşeli bir insansın, bir odundan neler çıkardın, dedi ..
    TEK BİR NOKTADAN BAŞLAYAN MACERAMIZ

İnkar edenler Evren(Gökler) ve yer birbirleriyle bitişik iken onları ayırdığımızı, her canlıyı sudan yarattığımızı görmüyorlar mı? Yine de onlar inanmayacaklar mı?

21- Enbiya Suresi 30

Ayetin ifadesinden, bu ayette belirtilenlerin inkârcılara karşı bir delil niteliğinde olduğunu, bu ayette belirtilenler sebebiyle inkârcıların inanması gerektiğini anlıyoruz. Ateistlerin en temel iddiası maddenin sonsuzdan beri var olduğu ve maddenin tüm canlı-cansız varlıkları tesadüfen oluşturduğudur. Oysa Büyük Patlama (Big-Bang) teorisi Evren'in ve zamanın bir başlangıcı olduğunu ortaya koyarak ateizmin bu en temel iddiasını yıkmaktadır. Ayette "İnkâr edenler görmüyorlar mı?" diye sorulması da çok anlamlıdır. Bu şekilde ayet Evren'in ve yeryüzünün bitişikken ayrıldığının anlaşılabileceğine, bunu anlamanın mümkün olduğuna da işaret etmektedir. Ayetin doğruluğunun anlaşılacağı 1900'lü yıllar, bilimsel keşiflerin arttığı, bazılarının bilim ile dini çatışır halde göstermeye çalıştığı yıllardır. Sanayi toplumunun getirdiği refah ile şımaran insanların bazıları bu yıllarda maddeyi putlaştırmaya ve Allah'ın yerine koymaya kalkmışlardır. Tam böyle bir ortamda bazı insanların tapınmaya kalktığı maddenin yaratılmış olduğunun, yani başlangıcı olduğunun, Big-Bang ile doğrulan-ması inkârcılığa inen bir tokattır. Ayetin devamında geçen "Yine de onlar inanmayacaklar mı?" cümlesi de çok anlamlıdır. Ayetin bu işaretini de tarih doğrulamış, ortaya konan tüm delillere rağmen inkârcılar inkârlarında ısrarcı olmuşlardır. Ayet bilimsel gerçekleri ortaya koyarken inkârcıların her şeye rağmen inanmama eğilimini de ortaya koymaktadır.

Ayette belirtilenler hem Evren'in başlangıcı olduğunu ortaya koyarak, inkârcılığın maddenin sonsuzdan beri bu şekilde var olduğu iddiasını yıkmakta ve inkârcıları inanmaya mecbur etmektedir, hem de Kuran'ın indiği dönemden 1300 yıl sonra anlaşılacak bu gerçek Kuran'da geçtiği için, inkârcıları bir kez daha Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunu kabule zorlamaktadır.

Evren'in genişlediğini ve tüm Evren'in bitişikken birbirinden ayrıldığını Kuran dışında ortaya koyan hiç kimse olmamıştır. İşte eski Yunan, işte Ortaçağ, işte Yeniçağ, işte Platon'lu, Thales'li düşünce yoğunluğu, işte Batlamyus, işte Kopernik, işte Kepler, işte Kant... İnsanlık tarihinin tüm dehalarının hiçbiri genişleyen bir Evren'de olduğumuzu bilemediği gibi, bu Evren'in yaratılışının başında her şeyin birbiriyle bitişik olduğunun da farkına varamamışlardır. Gelişmiş aygıtlar olmadan, bilimsel birikim kullanılmadan bu sonuçlara varmak imkansız olduğu için tüm bu ünlü felsefeciler, fizikçiler bu sonuçlara varamamışlardır. Evren'in yaratıcısı Evren hakkındaki bu en önemli bilgileri kitabıyla insanlara bildirerek hem bu Evren'sel oluşumlara dikkatleri çekmiş, hem de Kuran'ın kendisi tarafından gönderilen bir kitap olduğunu ispat etmiştir. Günü gelince Uzay'da bir nokta olan insana tüm Uzay'ın bir noktadan yaratıldığının delillerinin örtüsünü açan Allah, böylece hem Evren'in bilgisini insanlara sunmuş, hem de kendi kitabının mucizelerini göstermiştir. Ayetin, açık mucizesi kadar "İnkâr edenler görmüyorlar mı?" ifadesiyle ayetin açıklamalarının anlaşılacağına işaret etmesi, "Yine de onlar inanmayacaklar mı?" ifadesiyle inanmayanların bu delillere rağmen inkârcılıklarına devam edeceklerine işaret etmesi de çok ilginçtir. Nitekim Einstein da Evren hakkında yaptığı keşiflerden çok, bunların anlaşılabilmesine şaştığını söylemiştir. Bundan da ayetin, insanların bu ayette ifade edilenleri anlayabileceğine işaretinin önemi anlaşılmaktadır.

KOZMİK FON RADYASYONU DELİLİ

Ayette Evren'in başta bitişik olduğu Arapça "ratk" kelimesiyle ifade edilir ki; bu kelime kaynaşmış durumda içiçe geçmeyi ifade eder. Arapça "fatk" kelimesi ise ayrılmayı, bölünerek ayrılmayı ifade eder. Ayetin belirttiği bu ayrılmayı Lemaitre ortaya koyduğunda, bu kuramın başta dirençle karşılaştığını Evren'in genişlemesini açıklarken anlattık. Bu fikre karşı koyanlardan biri de Fred Hoyle idi. 1940'lı yıllarda Fred Hoyle, Evren'in Big-Bang ile başlaması halinde, bu ayrılmanın (patlamanın) bir kalıntısı olması gerektiğini öne sürerek; "Bana bu Big-Bang'in bir fosilini bulun" dedi. Aslında Fred Hoyle bunu Big-Bang ile alay etmek için söylemişti. Onun bu alaycı meydan okuması Big-Bang'i destekleyen birçok delilin bulunmasına yol açtı. Hoyle'nin alay etmek için kullandığı fosil tabiri, ilginç bir şekilde o zamandan sonra bulunan deliller için kullanıldı. Hoyle Big-Bang ile alay ederken, onu yok etmek isterken, istemeyerek onun daha da çok kanıtlanmasını sağladı.

1948'de George Gamov ve öğrencisi Ralph Adler, Big-Bang olduysa gerçekten Hoyle'nin söylediği fosilin olması gerektiği sonucuna vardılar. İleri sürdükleri mantığa göre Evren Big-Bang'den sonra her yöne doğru genişlediğinden bu alçak düzey fon radyasyonu, bakılan her yönde mevcut olmalıydı. Big-Bang'den sonra çıkan diğer bütün radyasyonların Evren'in içinde belli bir başlangıç noktaları olacak ve sadece o noktadan dışarı doğru yayılacak-lardı. Ancak tüm Evren'i başlatan bir patlamadan çıkan radyasyon böyle bir tek noktaya kadar izlenemezdi. Böyle bir Evren'in genel dinamik genişlemesiyle bu radyasyon her yana yayılmak zorundaydı. Gamov ve Adler'in tahmin ettiği radyasyon 1960'larda New Jersey'de Princeton üniversitesi'nde bir grup tarafından çok hassas aletlerle araştırılmaya başlandı. Fakat bu çok önemli bulguyu bulmak enteresan şekilde başkalarına nasip olacaktır. Arno Penzias ve Robert Wilson, Bell telefon şirketinde iki araştırmacıdır. Bir gün ikili Evren'in her yanından gelen bir parazitle karşılaşırlar ve bunun sebebini tam olarak anlayamazlar. İşin enteresan yanı Penzias ve Wilson olayı iyice anlamak için çok yakınlarda çalışan Princeton üniversitesi'ndeki ekipten Robert Dicke ve arkadaşlarını telefonla ararlar. Telefonu kapatan Dicke büyük bir hayal kırıklığına uğrar ve Nobel ödülünü kazandıracağını umdukları keşfi başkalarının bulduğunu anlar… Evet, bir soğuk kaynakla kıyaslıyorlardı ve hep mutlak sıfırın tam 3 derece üstünde 3 Kelvin'deydi. Radyasyon tam beklenen özelliklere sahiptir ve Evren'in her tarafından gelmektedir. Hoyle'un bulunmayacağını sandığı fosil bulunmuştur. Nobel ödülünü de böylece Penzias ve Wilson kazanır.

UYDUDAN BÜYÜK PATLAMA'YA DESTEK

Penzias ve Wilson 1965'teki keşifleriyle Nobel'i aldıktan sonra, 1989 yılında daha da gelişen teknolojinin yardımıyla COBE uydusu bir roketle uzaya gönderildi. COBE uydusundan gelen veriler Penzias ve Wilson'un buluşunu destekledi. Birçok kişi COBE'nin verilerine kesin kanıt dedi. Böylece 1927'de Lemaitre ile başlayan süreç 1989'da yeni kanıtlar bulmuştu. Yıl 1989'u gös-terdiğinde Kuran'ın inmeye başladığı tarihten 1400 yıldan fazla bir zaman geçmişti ve Kuran'ın söyledikleri uyduyla da ispatlanıyordu.

Issız bir adaya çıksak ve bu adada küllere rastlasak herhalde hiçbirimizin bu adada daha önce bir ateşin yandığına şüphesi olmaz. Bu küller adada daha önce yanan ateşin bir nevi fosilidir. Aynı şekilde COBE'nin ve daha önce Penzias ve Wilson'ın bulduğu fosil ışın da Big-Bang'in bir kanıtıdır. Bu fosil-ışının Evren'in her yanına dağılmış durumda olması gerektiğinin Big-Bang ile alay etmek isteyenlerce ortaya atılması da bu delilin sağlamlığının diğer bir göstergesidir.

Big-Bang'i kanıtlayan delillerden biri de Evren'deki hidrojen-helyum oranıdır. 1930'lu yıllarda her gök cisminin yapısına göre özel bir ışık saçtığı olgusundan yola çıkan astronomlar, yıldızların ve galaksilerin bileşimini analiz etmek için özellikle tayfölçerlerden yararlandılar. Tayfölçer ve matematik sayesinde, Evren'in, ilk aşamasında ortalama olarak %75 hidrojen, %24 helyum ve %1 oranında da karbon ya da azot gibi öteki elementleri içerdiğini hesapladılar. Oysa yıldızlar bu kadar hidrojen ve helyum üretmiyorlardı. Değişik bilim adamları tarafından yapılan hesaplar %20-%30 miktarında helyumun yıldızlardan önce meydana gelmiş olması gerektiğini ortaya koydular. Yalnızca Big-Bang'in ilk anlarında var olan ateş topu bu miktardaki hafif gaz sentezini gerçekleştirebilirdi. Big-Bang sonucu oluşması beklenen tablo ile Uzay'daki hidrojen ve helyum miktarı, teoriyi destekleyen delillerden bazılarıdır.

Big-Bang'i kanıtlayan deliller yeterli olmakla beraber, 2000 yılına girildiğinde bile bu delillerin sürekli arttığını görüyoruz. İsviçre'nin Cenevre kentinde Dünya'nın en ünlü fizik merkezlerinden CERN'de 6 milyar Sterlin harcanarak Big-Bang ortamı oluşturulmuştur. Bu deneyin bulguları da Big-Bang'i destekler özelliktedir. Araştırmaya liderlik eden Londra'daki Imperial Koleji öğretim üyelerinden Fizikçi Prof. Peter Dornan'a göre bu deneyin bulguları 21. yüzyılın en önemli buluşlarındandır.

Evren'in bir başlangıcı olması gerektiğini Termodinamik'in kanunları da desteklemektedir. Termodinamik'in ikinci kanunu (Enerjinin Bozulması Kanunu) kendi haline bırakılan sistemlerin düzensizliğe doğru eğilimleri olduğunu, enerjinin daha az kullanılabilir hale doğru gittiğini ve sonuç olarak tam bir işe yaramaz duruma eriştiğini ifade eder. Eğer Evren ve madde sonsuzdan beri var olsaydı sonsuz zamanda hareket tamamen durmuş olacaktı. (Gerçi sonsuz zaman vardır demek, sonsuzu geçip buraya geldik demektir. Oysa sonsuz geçmez, eğer geçiyorsa sonsuz değildir. Kısacası zaman olarak şu noktadaki varlığımız bile bir başlangıcın varlığını ispat eder. Zihin zamanın yaratılmadığını düşündüğü anda çelişkiye, ikileme düşmeye mahkumdur. İkilemin yegane çözümü zaman kavramının yaratıldığını bilmekten geçer.) Evren'in başlangıcı olmasının gerekliliği ile Evren'in başlangıcını ispat eden Big-Bang'in bu uyumu da deliller üstüne bir delildir.

MUHAMMED PEYGAMBER UZAYA UYDU MU GÖNDERDİ?

Big-Bang'in doğrulanması için Uzay'daki uydulardan gelen verilerin kullanıldığını gördük. Peki Uzay'a gönderilen bu uydudan 1400 yıl önce Muhammed Peygamber, Yerküre'nin Evren'le bitişik olup sonra ayrıldıklarını nasıl anlamıştı? Uzay'ın her an genişlediğini Muhammed Peygamber'in nasıl bilebildiğinin ortaya çıkması için "Acaba Muhammed Peygamber çölün kumları altına bir teleskop mu sakladı?" diye sorduk. üstelik bu teleskobun Hubble'ın teleskobu gibi gelişmiş olması gerekirdi. Peki, inkârcılar acaba Evren'in başta tek bir birleşim olduğunu "Muhammed kozmik fon radyasyonunu hesaplayarak buldu" diye mi iddia edecekler? Bunun için Muhammed Peygamber'in herkesten gizlediği uydusunu Uzay'a gönderdiği ve bu uydudan gelen verileri değerlendirerek COBE'den önce gerekli çıkarımları 1400 yıl önce yaptığı fikrini mi savunacaklar? COBE'den 25 yıl önce fosil radyasyonu, telefon şirketinin ekipmanlarıyla keşfeden Penzias ve Wilson, Nobel ödülünü aldılar. Peki, 1400 yıl önce Evren'in tek bir birleşimden oluştuğunu da, Uzay'ın genişlediğini de söyleyen Muhammed'in Peygamberliğini inkâr edenler, acaba en azından onu Nobel fizik ödülüne aday gösterecekler mi?

Görüldüğü gibi Kuran'ın Allah tarafından gönderilmediğini, Hz. Muhammed'in Kuran'ı kendisinin yazdığını söyleyenler, ne iddia ederlerse etsinler komik duruma düşmekten kurtula-mayacaklardır. İnanmaya niyeti olmayanlar hangi delili görürlerse görsünler inkâra kendilerini şartlandırmışlardır. Hz. İbrahim'e karşı böyleydi, Hz. Musa'ya karşı böyleydi, Hz. İsa'ya karşı da böyleydi, Hz. Muhammed'e karşı da böyledir. İnkarcıların tavrı, tarih boyunca hep aynı psikolojiyi yansıtır. Aşağıdaki ayette görüleceği gibi Hz. Musa'ya karşı koyanlar da, her ne delil görürlerse görsünler inkâr edeceklerini söylemişlerdir.

Bizi büyülemek için delil olarak her ne getirirsen getir, biz sana inanmayacağız.

7-Araf Suresi 132

 

BİG BANG ALLAH'IN BİRLİĞİNİN DE DELİLİDİR

çok tanrılı inançlar değişik toplumlarda ve değişik çağlarda birbirlerinden apayrı yapılara sahiptir. Eski Mısır'da gözüken çok tanrılı inançla, Hintliler'in çok tanrılı inanç sistemi birbirinden çok farklıdır. Fakat çok tanrılı inanç sistemlerinin ortak özellikleri değişik tanrılara değişik hakimiyet alanları ayırmalarıdır. Güneş bir tanrıdır, Ay ise değişik bir tanrıdır, dağların tepesindeki falanca tanrı apayrı bir tanrıdır... Kimi tanrı yağmurlardan, kimi tanrı rüzgarlardan sorumludur, kimi tanrı dağların hakimidir, kimi tanrı nehirlerin hakimidir... Evren'i ayrı ayrı bölümlere ayıran çok tanrılı zihniyetlere karşın tek Allah inancına sahip olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet Evren'i bir bütün olarak görmüşlerdir. Bu inançların sebebi ise tek bir Allah'ın yarattığı Evren'de ayrılığın, bölünmüşlüğün olamayacak olmasıdır. Bu dinlere göre bölünmüşlük dış görünüştedir, fakat işin özünde Evren'e teklik hakimdir, tek Allah'ın kontrolünde olan Evren her noktası birbiriyle ilişkili bir bütündür.

Kindi, Farabi, İbni Sina, İbni Rüşd gibi İslam bilginlerinden birçok Hıristiyan bilginine kadar ünlü felsefeciler "Birden bir südur eder(çıkar)" diyerek tek Allah'ın yarattıklarında bir bütünlük olması gerektiğini söylemişler ve bu bütünlüğün Allah'ın Bir'liğinin delili olduğunu vurgulamışlardır. Daha sonra bu düşünürler Evren'de meydana gelen tüm olayların birbirleriyle nasıl ilişkili olduğunu açıklayarak bu birliği göstermeye çalışmışlardır. Big Bang ile ortaya çıkan gerçeklerden sonra ise, Evren'deki yaratılanların birliği bir kez daha ispatlanmıştır. çünkü artık Evren'in başının tek bir birleşim olduğu açıkça gözükmektedir. Evren'de oluşacak olan her şey bu teklikten oluşacağına göre, zaten birlik içinde ve birbirleriyle ilişkili olmak zorundadır. Artık hiç kimse Güneş'in ayrı, Ay'ın ayrı, insanın ayrı, yılanın ayrı, falanca bitkinin ayrı bir yaratıcısı var diyemez. Evren'in kökeni bir tekliktir, bu tekliği yaratan kim ise; bu teklikten ortaya çıkan Güneş'i, Ay'ı, insanı, hayvanları, bitkileri de yaratan O'dur. Hiç şüphesiz Big Bang olmadan da mantıklı bir şekilde Evren'in ayrı yaratıcıları, tanrıları olduğu fikrinin mantıksızlığı ortaya konmuştur. Fakat Big-Bang bu konuda da çok kestirme, çok sağlam bir açıklama getirmiştir

1- De ki : O Allah Bir'dir. 2- Allah, her şeyin muhtaç olduğudur. 3- Doğurmamıştır, doğurulmamıştır. 4- Ve hiçbir şey O'nun dengi değildir.

112-İhlas Suresi 1-4

 

ATEİST İLE HOCA DİYALOĞU

Kısa ve samimî mektubunuz için teşekkür ederim. Saklanmadan gizlenmeden, eğip-bükmeden dobra dobra cümlelerle düşüncelerinizi dile getirmişsiniz. Ne kadar güzel ve medenîce... Ayrıca sizi çok etkileyen arkadaşınız öğretmen beyefendiye de tebrikler... Kullandığı metotla, taban tabana zıt bir kişinin ilgisini çekmek ve hayranlığını uyandırmak, takdire şayan bir durumdur.

İnsanlarla iletişim kurmanın incelikleri bilinirse, bir ateistle bir dindarın, uyumlu ve düzenli bir diyalog kurmaları da mümkün oluyor. Özlenen de bu değil mi? Başka türlü, görüşler ve düşünceler nasıl dile getirilebilir?

Sorularınızın cevabını her ne kadar size gönderdiğim kitaplarda bulacağınıza inanıyorsam da, biz yine de Allah’ın ve ahiretin varlığıyla ilgili yapılan bir tartışmayı sunalım:

Bir arkadaşım ODTÜ Felsefe bölümünde okurken bir dönem Bilim Felsefesi dersini almaya başlıyor. Dersin hocası da, konusunda Türkiye çapında bir kişi. Ancak inançsız. Ve daha ilk dersinde “Arkadaşlar” diyor, “Allah’ın varlığı bir varsayımdan ibarettir, aslında böyle bir şey yok. Müslümanlar bütün düşüncelerini bu varsayım üzerine binâ etmişler. Sonra bu temelde sadece bir kabulden ibarettir.”

Bunun üzerine arkadaşım itiraz ediyor ve “Hocam” diyor, “Sizin dediğiniz gibi değil. Biz Müslümanlar, akıl ve mantıkla iman ediyoruz. Ve Allah’ın varlığını, birliğini aklen, mantıken ispata hazırız.”

Hoca “Hele bir ispat et bakalım, nasıl ispat edeceksin?” diyor. Ve arkadaşım anlatmaya başlıyor:

“Bir harf kâtipsiz olmaz, bir iğne ustasız olmaz, bir köy muhtarsız olmaz değil mi?”

“Evet?”

“Öyle ise, bir harf bile kâtipsiz olmuyor da, nasıl olur şu muhteşem kâinat kitabının bir yazarı olmaz? Bir iğne bile ustasız olmuyor da, nasıl olur şu kâinat fabrikasının mükemmel bir ustası olmaz? Bir köy bile muhtarsız olmuyor da, nasıl olur koca kâinat şehrinin bir yüce idarecisi olmaz?

“O yaratıcıyı tanımanın yolu da çok basit. Meselâ bir mektup, dikkatli bir okuyucu için, onu yazanı tarif eder. Mektubu yazanı görmesek de kişiliğini, isteklerini, ruh hâlini, ilgi alanlarını, mesleğini, mevkiini mektubundan anlayabiliriz. Tabiî okumayı biliyorsak. Aynen öyle de; bu kâinat, Allah’ın bizlere kendisini tanıttırmak için yazdığı mektuplarla doludur. Her bir ağaç, bulut, çiçek, hayvan, yani gördüğümüz her şey bize yaratıcısını tarif ediyor. Okumasını bilirsek tabiî.”

Hoca beklemediği bu izah karşısında şaşırıyor. Sonra da “Ama bu yaptığınız bilimsel bir izah değil” diyor. Arkadaşım ise, bir karşı soru ile konuyu açmaya devam ediyor.

“Hocam, siz atomun varlığına inanıyor musunuz?”

“Evet.”

“Peki deliliniz nedir? Atomu gördünüz mü? Veya gören var mı?”

“Tabiî ki atomu gören yok. Zaten biz atomun varlığını direkt değil, endirekt yoldan biliyoruz. Meselâ Rutherford ve Geiger altın plâkaya çarpan alfa taneciklerinin izlerine bakarak atomun yapısını anlamışlardır. Yani atomu oluşturan parçacıkların iz ve etkilerinden hareketle atomun varlığını ve yapısını anlıyoruz. Bu tarz ispata da ‘çıkarım’ (inference) yolu diyoruz.”

Hocanın bu açıklaması üzerine arkadaşım gülerek “Açıklamalarınız için teşekkür ederim hocam. Demek ki, az önce Allah’ın varlığını ispat için anlattığım delil de, atomu ispat için kullanılan delil gibi, çıkarım (inference) yolu ile ispat oluyormuş ve bilimsel bir ispatmış” diyor.

Hoca şaşırıyor “Yani bunlar aynı şey mi?”

“Tabiî ki aynı hocam. Neresi farklı ise, söyleyin. Siz ‘Altın plakadaki etki ve izlerden atom ispat ve tarif edilebilir’ dediniz; ben de ‘Kâinattaki varlıklardan, onlarda görünen özellik ve faaliyetlerden Allah’ı ispat ve tarif edebiliriz’ dedim.”

“Yani aynı şey mi bunlar?” diye tekrar soruyor hoca.

Bu esnada herhalde tartışmanın gidişinden memnun olmayan bazı talebeler söze girip, “Hocam bırakalım bunları, nereden geldik bu bahse?” diyorlar ve konu kapanıyor. Bundan sonraki derslerde de hoca ile arkadaşım arasında dinî konularda tartışmalar devam ediyor. Hoca hangi dinî inancı tenkit etse mantıklı cevaplar alıp susuyor.

Sonunda ikinci yarı yıl başladığında hoca iyice düşünüp taşınmış, kafa yorulmuş ve artık işi kendince halledeceği bir yol bulacağına inanmış olsa gerek ki, ilk derste konuyu yine dine getirip, kendinden emin bir şekilde arkadaşıma hitaben diyor:

“Bugün bu meseleyi bitireceğiz ve artık gündeme getirmeyeceğiz.”

“Tabiî hocam, bitirelim.”

“Yalnız bu meseleyi bilimsel çerçevede görüşebilmemiz için bazı kriterlere uymamız lâzım. Şöyle ki:

“Bilimsel bir teori için, ‘Her şart altında doğrudur, gelişmeler ne yönde olursa olsun, araştırmalar nasıl çıkarsa çıksın bu teori doğrudur’ denilirse, o teori bilimsel olmaz, olsa olsa inanç veya ideoloji düzeyinde kalır.

“Yani bir teori ortaya atıldığında ‘Eğer şu olay şöyle gelişirse, şu incelemenin sonucu şöyle çıkarsa, şu şöyle ise, bu teori doğrudur. Aksi takdirde bu teori yanlıştır’ denilebilmesi lâzımdır, o teoriye bilimsel diyebilmek için.

“Oysa siz Müslümanlar, Allah’ın varlığını ispatlarken bir şart getirmiyor, alternatif bir kapı bırakmıyorsunuz. ‘Her hâl-ü kârda, her durumda Allah vardır’ diyorsunuz. Bu da bilimsel bir ispat olmuyor tabiî. Eğer Allah’ın varlığını gerçekten bilimsel bir şekilde ispat etmek istiyorsanız, diyebilmelisiniz ki: ‘Şu şu şartlarda Allah vardır, bu bu şartlarda da Allah yoktur.’ Eğer böyle şarta bağlı bir ispat getirebilirseniz, o zaman o şartları tartışırız ve yaptığınız ispat da bilimsel olabilir.”

Ve hoca arkadaşımı mağlûp ettiği düşüncesi ile sözünü bitirip, muzaffer bir edâ ile cevap bekliyor. Anlaşılıyor ki hoca Bilim Felsefesi üzerine bütün bilgilerini irdeleyip, uzun düşünceler sonrası böyle kritik bir soru hazırlamış. Kritik bir soru, zirâ hiçbir Müslümanın “Şu şartlarda Allah vardır, bu şartlarda Allah yoktur” diyemeyeceğini düşünüyor. Hakikaten de zor bir soru, ama arkadaşım kısa bir düşünme sonrası, Bediüzzaman’ın “Risâle-i Nur” isimli eserlerinde sıkça geçen bir ispat şeklini hatırlıyor ve cevap veriyor:

“Peki hocam, istediğiniz şartı yerine getireyim. Şöyle ki: Biz diyoruz ki, kâinatta atomlardan yıldızlara dek uzanan, hükmeden mükemmel bir düzen var. Bu düzenin gerçekleşmesi için,

“1- Ya diyeceksiniz ki, her bir varlık, atomlardan tâ yıldızlara kadar, bu mükemmel düzeni biliyorlar ve bilerek, görerek, şuurla hareket ediyorlar; ki bu durumda Allah yoktur diyebilirsiniz.

“2- Ya da diyeceksiniz ki, bu atomlar, gezegenler, unsurlar vs. akılsız şuursuzdur, öyleyse tüm bu kâinatı, zerrelerden yıldızlara dek idare eden ilim, hikmet ve kudret sahibi bir yaratıcı vardır.

“Birinci şıkkı kabul edeceğinizi zannetmiyorum; zira taşa-toprağa, bitkiye-hayvana, atoma-yıldıza akıl, fikir, şuur vermenin ‘animizm’ diye adlandırıldığını, ilk çağlarda ortaya atılmış bâtıl bir inanış olduğunu siz söylemiştiniz. Demek ki ikinci şıkkı kabul edeceksiniz.”

Hoca şaşırıyor, “Anlamadım?”

“Bir örnekle açıklayayım hocam. Meselâ güneşli bir öğle vakti denizin yüzünde, su birikintilerinde, aynalarda, camlarda, parlak şeylerde oluşan akisleri, pırıltıları, ışık yansımalarını;

“1- Ya diyeceksiniz ki, bunların hepsi kendinden ışık saçıyor.

“2- Ya da diyeceksiniz ki; bunların kendisinde ışık yoktur, bu pırıltılar, yansımalar, gökteki güneşin ışığının akisleridir.

“Aynen onun gibi, yeryüzünde, tüm kâinatta gördüğümüz ve ilim, hikmet, kudret, irade gibi sıfatları gerektiren eserler, olaylar; bütün kâinatın her bir zerresinde akıl, mantık, güç irade sahibi bir yaratıcının faaliyetlerinin yansımaları, akisleri, neticeleridir.”

Hoca derin bir düşünme sonrası sınıftan apar topar çıkıyor. (Karaçay, 2000: 107-110)

***

Allah’ın varlığıyla ilgili bu bölümü, bir zamanların ünlü Bolşevik yazarı Maksim Gorki’nin şu sözleriyle bitirelim:

“Çok düşündüm... Bu sözlerim 40 yıllık bir düşünmenin ürünüdür. Ateist olmayı, Allah’sız olmayı çok istedim. O zaman başıma buyruk yaşayacak, kimseye hesap vermeyecektim. Ama olmadı. Çünkü evrendeki müthiş düzen beni inanmaya mahkûm etti.

“Evet bir Allah var. Hem de erişilmez güce sahip bir Allah! Olmalı da... Yoksa adaletsiz insanlardan kim hesap soracak?”

(Gouzenko, 1973: 80-93)

 Ateist Komşunun Oyunu

Kadının birisi her sabah evinden dışarı çıkar; “Allah’ım verdiğin nimetlere çok şükürler olsun.” der ve içeri girermiş. Bunu duyan ateist komşusu da: “Ne dua edip duruyorsun be kadın? (Hâşâ) Allah yok!” dermiş.

Bu ateist komşu; “Ben bu kadına bir oyun edeyim de görsün bakayım Allah’ı.” demiş. Pazara gidip alışveriş yapmış ve kocaman bir erzak torbasını komşusu dışarı çıkmadan kapısının önüne koymuş.

Kadın dışarı çıkmış ve torbayı görünce çok sevinmiş. Yine mutad duasını ettikten sonra torbayı da alıp tam içeri girecekken komşusu seslenmiş; “Komşu! Komşu! O erzak torbasını sana Allah göndermedi. Ben getirdim ben!” demiş.

Kadın komşusuna hiç aldırış etmeden tekrar duaya başlamış ve; “Allah’ım bana bunca erzakı, üstelik parasını da bu şeytana ödeterek ve ayağıma kadar da getirttirerek ihsan ettiğin için sana hadsiz şükürler olsun.” Demiş ve içeri girmiş.

Bu haber 5775 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

10.SINIFLAR DİN DERS NOTLARI

İSLAM DA EMİR VE YASAKLARIN PRENSİPLERİ

İSLAM DA EMİR VE YASAKLARIN PRENSİPLERİ İSLAM DA EMİR VE YASAKLARLA İLGİLİ İLKELER

ALLAH,İNSANI NE İÇİN YARATMIŞTIR?

ALLAH,İNSANI NE İÇİN YARATMIŞTIR? ALLAH,İNSANI NE İÇİN YARATMIŞTIR?

HZ.MUHAMMED (S.A.V)

ATATÜRK VE DİN

GALERİ

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

SİTE İSTATİSTİKLERİ

Kategori 63
Haber 1057
Yorum 115
Haber Okuma 1914900
Editör 12


RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi