BİLGECE BAKIŞ
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama
İSLAM DİNİ HER ASRA HİTAP EDER Mİ?

İSLAM DİNİ HER ASRA HİTAP EDER Mİ?

Tarih 19/Haziran/2012, 18:48 Editör BİLGE BİLGE

İSLAM, PEYGAMBER DÖNEMİNDE YAŞANIP BİTTİ M?O NUN GÜNÜMÜZ/SONRASI İNSANLARINA YÖNELİK PRENSİPLERİ
-İslam her yüzyıla hitap eder mi?

   

İSLAM HER ASRA HİTAP EDER Mİ?(İslam-düşünce-akıl)11 Mezhepler

İSLÂM VE DEĞİŞİM - II*

“Din, insanların hayatını değiştirdiği oranda din adını almaya layıktır; aksi halde o dinin yeri inançlar mezarlığıdır.”(M.İslamoğlu)

http://www.youtube.com/watch?v=xzQKuf2gTpc&feature=related

 Bilimsel Makaleler

      İslâm, herhangi bir coğrafya, zaman ve ırk endişesi taşımaksızın bütün beşeriyeti/İnsanlığı karanlıklardan çıkarıp nura ulaştırmaya taliptir. Yüce Allâh, “Ey Muhammed! Bu, Allâh’ın izniyle insanları, karanlıklardan aydınlığa, güçlü ve övülmeye layık, göklerde ve yerde olanların sahibi Allâh’ın yoluna çıkarman için, sana indirdiğimiz Kitaptır.”[1][1][1][6] buyurmaktadır. “Alemlere uyarıcı olmak üzere kulu Muhammed’e hakkı batıldan ayırt eden Kur’an’ı indiren Allâh, yücelerin yücesidir.”[2][2][2][8]

       Hz. Peygamber de, daha önceki peygamberlere verilmeyip de kendisine ihsan edilen beş özelliği sayarken, “Her peygamber yalnızca kendi kavmine gönderildiği halde, ben bütün insanlara gönderildim.”[3][3][3][10] demiştir.

   http://www.dailymotion.com/video/xhlafd_genc-birikim-dergisi-konferanslary-prof-dr-mustafa-ayirman4_news

A.     Toplumsal Hayattaki Değişimin Hükümlere Etkisi:

        Dinî hükümlerin ilâhî oluşu, İslâm'ın kemale ermesi(Mükemmelleşmesi), ebedi yürürlükte kalmak üzere gönderilmiş olması, bütüncü ve gâyeci özellik taşıması gibi özellikleri, İslâm’da hükümlerin değişmesinin önünde engel olarak görülebilir. Ancak İslâm dini, değişen hayat şartlarını ve sosyal hayata tesir eden çevre faktörünü dikkate almış, kurallarını ve esaslarını bu doğrultuda tesis etmiştir(kurmuştur). Bunun sonucu olarak, her asra ve mekana hitap etme özelliğini kazanan İslâm, bu özeliği sayesinde kazandığı  dinamizm ile, çağın getirdiği zorunlu değişikliklere intibak ederek, her zaman insanlığa kurtarıcı bir ışık ve rehber olmuştur.

        Toplumsal hayatı düzenleyen kurallardan olan hukuki hükümler, zaman içerisinde mutlaka değişikliğe uğramışlardır. Neredeyse geçmişte mevcut bütün kanunlar değişmiş, yerlerine başka kanunlar konmuştur. Zira kanunlar, ihtiyaçlar doğrultusunda toplum hayatını tanzim etmek/düzenlemek için tedvin edilirler/yapılırlar; ihtiyaçlar kanunlara uydurulmaz[4][4][4][1]. Fert ile Allah arasındaki ilişkileri düzenleyen hükümler çıkarılacak olursa, fertlerin birbiriyle ve toplumla ilişkilerini düzenleyen İslâmî hükümler, hiç şüphesiz teşri(kanunlaştırma) ve tedvin /düzenleme dönemlerindeki ihtiyaçları düzenlemek için konulmuştur. Bunun sonucu olarak da, zaman içerisinde, bu hükümlerin konmasını gerektiren illet/sebep değişmişse, ilgili hükümlerin de değişmesi zaruridir/zorunludur.

http://www.dailymotion.com/video/xhlaeq_genc-birikim-dergisi-konferanslary-prof-dr-mustafa-ayirman3_news

                                                          

     İslam toplumsal değişimi ve her zamanı nasıl kapsar?İslamın aktüel olmasının ilkeleri nelerdir?                                                                                   .     *  İSLAM IN KAYNAKLARI:KUR'AN -SÜNNET-İCMA-KIYAS-İSTİHSAN

         İslâm'ın evrensel oluşunun en önemli sonuçlarından biri; hükümlerinin, mümkün olduğunca, bütün milletler için eşit olmasıdır. Bu sebeple Yüce Allâh, hükümleri, milletlere ve adetlere göre değişmeyen, aklın anlayabildiği illetlere(sebeplere) bağlamıştır. Değişik asırlarda yaşayan İslâm bilginleri, bu illetleri esas alarak, ayet ve hadis bulunmayan alanlarda, kıyas ve diğer hüküm çıkarma yöntemlerini kullanarak hükümler koymuşlardır…İslam son ve mükemmel(Her asrı kapsayan )din olduğundan bunun ilkelerini de koymuştur…

     

1-  İCMA: Kelime olarak,bir konuda fikir birliği etme, ortak karar verme...gibi anlamlara gelir.                                              Tanım: Hz. Peygamberin vefatından sonraki dönemlerde fıkıh (Hukuk) /bilginlerinin (alimlerinin) bir sorunun/meselenin cevabı konusunda  görüş birliğine varmalarına denir.. “Benim ümmetim hata üzerine icma etmez.” (Hadis)

              “Kitabı, sünneti, icmayı kaldırıp attık,

               Havası maskara yaptık avamı aldattık.. (M.A. ERSOY) (Avam:halk)

 

2-İCTİHAT: Dini konularda kıyas yoluyla yeni sonuçlar elde etmeye denir..Tanım:Müslümanların, peygamberin zamanında olmayan ,Kur an da ve sünnette cevabı geçmeyen bir konuda Kur an ve sünnette geçen ana ilkelere göre olayların dinsel yorumunu ve hükmünü bulmalarına denir...Mesala Peygamberimiz s.a.v. zamanında kredi kartı yoktu,organ bağışı yoktu,trafik kuralları yoktu,....vs  gibi konuların  dinsel hükmünü çıkarmak için İslamın koyduğu ana ilke ictihat olup ,bu,dinin  temel kaynaklarındandır..

    “Dini bir meselede Kuranı kerim ve sünnette bir çözüm bulamadığınızda konuları birbirine kıyaslayarak içtihat ediniz.” (hz. Ömer). Ayet ve hadislerin değinmediği ve kapalı geçtiği hukuki konularda metotları kullanarak bu konuların dini değerlendirilmesinin yapılmasına da denir..  Müctehit ,içtihadın da doğru sonuca varabilirse iki sevap, içtihadında yanılırsa  bir sevap alır.” (Hadis) Syf 157…Bu hadiste herhangi bir konunun/sorunun cevabını bulmak için çaba göstermek sevap olup,doğru sonuca ulaşılmasa da çabalar sevap olur.

3-KIYAS:Haklarında açık hüküm bulunmayan bir meselenin hükmünü ,aralarında ortak özellik ve benzerliğe dayanarak  Kur’ an- ı Kerim ve Sünnette hükmü bulunan bir meseleye göre belirlemeye denir.…

      “Ey Ebu Musa,Hüküm verirken önüne benzer meseleler  geldiğinde olayları birbirine kıyas et”(Hz Ömer)Bir şeyin haram ya da helal olduğunu belirlemede kullanılan ;Kur an-sünnet,İcma dan sonra başvurulan 4.Kaynak.İslam fıkıhçılarının(Hukukçularının )Kaynaklardan çıkarımlarına denir...

       Ayet ve hadislerin sayısı sınırlıdır,gelişen yeni olayları çözüme kavuşturmak için ayet ve hadislerden yararlanılır.

      -Kıyas yoluyla yeni meseleler çözüme kavuşur.

      -Bu sayede İslam dini hayatın her alanında görüş belirtir ve ilmi yönden çalışkan ve üretken bir toplum oluşturmuş olur.

      -Belirli öncüllerden hareketle benzer olay ve olgular arasındaki sebep sonuç, ilişkilerinden  de yararlanarak mantıksal sonuçlar elde etme yöntemi.Bu sistem İslam’ın geleceğe dönük yüzünü ,İslam’ın Her asırda geçerli olacağını,Dinin Evrene dönük yüzünü ve Evrenselliğini,Zaman,mekan üstülüğünü gösterir..syf206

 

4-KUR’AN ; ÇAĞLAR ÜSTÜ, ESKİMEZ, TEK İLÂHİ KİTAPTIR(KUR’AN-İSLAM,HER ASRA NASIL HiTAP EDER)

1.     Esnek Bir Yapıya Sahip Olması

   İslâm bir anlayış, kavrayış, bir yaşama biçimidir,Bir dengedir,Kimin, nerede, ne zaman, nasıl davranması gerektiğine dair cihanşumûl/evrensel temel ahlâkî kaideler/ilkeler koymuştur.

       Bunun dışında; ruhuna ters düşmeyen nisbî/göreceli ve lokal ahlâkî değerleri reddetmez; kabul eder. Yâni, İslâmın bazı normları esnektir.

        Dinin evrenselliğinin başka bir sonucu da, her zaman ve ortamda uygulanabilmesi için değişmeye imkan veren ve yeni gelişmeler karşısında başarılı kılan esnek bir yapıya sahip olmasıdır[5][5][5][16].

       İslam dinini yeni gelişmeler karşısında başarılı kılan, ortaya çıkan durum ve şartlara intibakını/uyumunu sağlayan en önemli özelliği esnek bir yapıya sahip olmasıdır. Hükümlerin esnek bir yapıya sahip olması, değişmeyen ana prensiplerin, farklı zaman ve zemine göre farklı şekiller alması demektir. İslâm’ın yeni  olayları karşılamada, onları yerlerine oturtmada üstün bir kabiliyete sahip olması dinin ideal bir şekilde tatbik edilmesinin tek bir şekle münhasır /özelolmayıp, sürekli gelişme ve genişleme kabiliyetine sahip bulunması manasına gelmektedir.[6][6][6][

        İslâmî hükümlerin  esnekliği,  hiçbir  zaman,  onun “değişmezliği ve ebedi yürürlüğü” ilkelerine ters düşmez.  Esneklik kavramı, “değişmez öz”ün, farklı ortamlara göre farklı şekiller almasını temin eden bir özelliktir. Bir örnekle açıklamak gerekirse; suyun özünden, fonksiyonundan hiçbir şey kaybetmeden, kabına göre şekil alabilmesi esnek bir yapıya sahip olmasındandır. Isı sıfırın altına düştüğünde suyun donması, 100 cº nin üstüne çıktığında kaynayıp buharlaşması da, İslam’daki zaruret hali için örnek olarak verilebilir. Görünüşte şekil değiştirmesi, hatta geçici olarak buz veya gaz haline dönüşmesi onu “su” olmaktan çıkarmadığı gibi, dini hükümlerin zamanın ve çevrenin şartlarına göre değişikliğe uğraması, başka bir deyişle uyum göstermesi, İslâm’ın değişmesi anlamına gelmez.[7][7][7][18]

        Toplumsal ilişkileri de düzenleyen İslâm dininin, değişmez ilâhî hükümlerle, değişen toplum şartları arasında bağ kurmasının ve yeni meseleleri bu çerçevede çözümlemesinin temelinde, her mesele için bağlayıcı bir hüküm koymak yerine, geniş çerçeveli hükümler getirip zaruret ve kamu yararına riayet edilmesine fırsat vermesi ve içtihada geniş bir alan bırakmış olması yatar[8][8][8][19]. İslâm dininde hükümlerin esnekliğini sağlamak amacıyla, nasların(ayet-hadis) anlaşılması, yorumlanması, uygulanması, yeni içtihatlara ulaşılması gibi durumlarda elde kriter olarak kullanılmak üzere, belli bir konuya has olmayan, bütün hayatı kapsayan kıstaslar mahiyetindeki küllî kaideler (genel teşrî prensipleri) getirilmiş; ihtiyaç olmadıkça detaya, teferruatla/içerikle ilgili konulara girilmemiştir.[9][9][9][20]

        Bunlara örnek olarak, “Aksine bir hüküm bulunmadıkça, eşyanın aslen mubah olması”[10][10][10][21], “adaletin tesis edilmesi”[11][11][11][22], “şurâ prensibi”[12][12][12][23], “güçlüğün kaldırılması”[13][13][13][24],

     “zarar ve zarara karşılık zararın yasaklanması”[14][14][14][25] gösterilebilir.

          Bundan ayrı olarak İslâm’da genel prensipler, çerçeve hükümler düzenlenirken, dinin kaynağı olan Kur’an ve sünnette yer alan hükümlerde hiçbir şekilde çerçeve boşluğuna yer verilmemiş, buna karşılık özellikle muamelatla/hukukla ilgili konularda, gereği insan aklına ve zekasına havale edilen bir alan olarak bilinçli boşluklar bırakılmış; milli örf ve âdetlere, zaman ve mekana büyük bir saha ayırmıştır. Bu sebeple, detaya  ait sorulara teşri(kanun koyma)  kaynağından verilecek cevapların bağlayıcı olup, hükümlerdeki esnek yapıyı daraltacağından, Kur'an-ı Kerim’de[15][15][15][26] ve Hz. Peygamber’in hadislerinde[16][16][16][27] gereksiz çok soru sorulması yasaklamışlardır. (Peygambere gereksiz çok soru sormak yasaklanmıştır:Çünkü çok soru sorulması o konunun hükmünün açıklanması anlamına gelip ,aklın düşünmesine bırakılan alanlara yer verilmemiş olurdu.)

        İslam’da dini hükümlerin esnekliğini, başka bir deyişle yeni gelişmeler karşısında yeni tavırlar belirlenip bazı değişikliklere müsamaha edildiğini gösteren bir özellik de, zaruret hali, özür, ihtiyaç gibi insanların ve toplumların karşılaştıkları olağanüstü durumları dikkate alıp, bu durumlarda güçlüğü kaldıracak, kolaylık sağlayacak ve bazı mükellefiyetleri hafifletecek istisnai kaideler vazetmesi/koyması, insanların örf ve adetlerini dikkate alması ve maslahata(aksi olmadıkça her şeyin helal-mubah-kanuni olmasına) riayet etmesidir.[17][17][17][28]

 

2.EVRENSELLİK VE ZAMAN ÜSTÜLÜK    

       Hükümlerin değişen zaman ve çevre faktörüne göre değişmesini sağlayan İslâm’ın özelliklerinden birisi evrensel bir yapıya sahip olmasıdır.Hz. Adem’den sonra, insanların kendilerine indirilen dinleri tahrif ederek yeryüzünde fesat çıkarmaları veya zaman içerisinde insanların hayat şartlarının değişerek farklı ihtiyaçların ortaya çıkması üzerine, Yüce Allâh yeniden peygamberler göndererek hükümlerini yenilemiştir. En son olarak, Hz. Muhammed’i, peygamberlikle görevlendirmiş ve onun vasıtasıyla ilahi mesajını, son ve kamil din[18][18][18][2] olan İslam’ı insanlığa ulaştırmıştır.

 

     Böyle olunca, İslam’ın evrensel olması, dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan insanlara ve kıyamete kadar bütün zamanlara uzanması gerekir[19][19][19][4]. Nitekim İslam’ın temel kaynağı Kur’an’ın mesajları, kıyamete kadar bütün zamanları kapsayacak ve bütün insanları ve hatta cinleri de içine alacak özellik taşımaktadır[20][20][20][5].

      Zaten ahlâk ve fazîlete dâir hayırlar veya olumsuzluklar ferd/birey, cinsiyet, sınıf, cemiyet/toplum, zaman ve mekâna göre bazen farklılıklar arz edebilir; her yerde uyarlanabilirlik özelliği taşırlar. Yani, Kur’ân sâlihâtı/iyiyi belirsiz bırakır, kesin sınırlarla çerçevesini tayin etmez. Çünkü ahlâk ve fazîletlerin, güzellik ve hayrın çoğu görecelidir. Toplumdan topluma değişir, sınıftan sınıfa indikçe farklılaşır, bölgeden bölgeye mekân değiştirdikçe başkalaşır. Fertten cemaate, şahıstan millete çıktıkça mâhiyet farklılaşır. Bir davranış, bir hareket; bir ferde, cinsiyete, ferdin bulunduğu konuma ve toplumlara göre değişiklik arz edebilir. Çünkü, muhitin/bölgenin insan ahlâkına tesiri vardır.2

       Nisbî/izâfî/göreceli hakikat, “alt-üst, sağ-sol, büyük-küçük, güzel-çirkin” gibi başka şeylere kıyasla belirlenen gerçeklerdir. Meselâ, zemin katından bakan için birinci kat “üst”tür. Ama ikinci kata çıkınca, artık orası “alt” kat olmuştur. İki rakamı, bir’e göre büyük; üç’e göre küçüktür. Onun mahiyetinde bir değişiklik olmadığı halde, bir’in yanında durunca “büyük”, üç’ün yanında durunca “küçük” sıfatını alır.

      İşte genel ahlâkın dışındaki normlar, haslet ve davranış biçimleri de böyle kıyasî/görecelidir. Nisbî/göreceli/izâfî olan iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış gibi ahlâk ve faziletlere dair hakikatler ferdden ferde, cinsten cinse, toplumdan topluma, bölgeden bölgeye, sınıftan sınıfa değişiklikler arz edebilir.

       Örnek:Salyangoz çorbasını Fransızlar “lezzetli!”, Türkler ise “mide bulandırıcı” bulur. Bizim örfümüzde hocalarımızın, öğretmenlerimizin, yaşlıların elini öpmek saygıyı ifâde eder. Başka toplumlarda garip karşılanabilir. Bu hususlara pratik hayattan örnekler vererek açmaya çalışalım.

       Kur’an nazil olalı 1400 sene olmasına rağmen tazeliğini, aktivitesini, güncelliğini asla kaybetmemiştir. Buna genel olarak 3 sebebe bağlayabiliriz.

               SADAKA-i CARİYE: yol, köprü, çeşme, camii, aşevi, hastane ve okul gibi hayır kurumları. Tanım: Müslüman bir kişinin insanlığın yararlanması için ortaya koyduğu keşifler ve bilimsel çalışmalar. İnsanlığa sunulan dini bilimsel, kültürel tarihi eserler. Kişinin ölümünden sonra da kendisinin rahmetle anılmasına sebep olacak nesil yetiştirmek gibi anlamlar içerir. “İnsan öldüğü zaman amel defteri kapanır, fakat dünyada yapmış olduğu şu 3 şeyin sevabı devam eder. Bunlar; sadaka-i cariye, kendisinden yararlanılan ilmi ve bilimsel her şey, kendisini hayır duada bulunacak evlat.” (Hadis) syf 315

         

              3  Kur’an’ın kelimeleri değişmediği halde anlamı bilim geliştikçe yenilenir. Örneğin Enbiya Suresi âyet 32’de “Gök yüzünü korunmuş bir tavan kıldık” buyrulmaktadır. Eskiden insanlar gökyüzünün meleklerce korunduğunu öğrenmiş olmaktadırlar. Kur’an isim, zaman, yer gibi değişken şeyleri değil de, özellik gibi değişmeyen şeyleri bizlere bildirir. Kur’an meselâ Yezit isimli bir kavmi yok ettiğini bizlere söylemezde (yani isimler üzerinde durmazda), haksızlık yapan, adaletsiz davranan, fuhuş,-ahlâksızlığı-a sapmış toplumları yok ettiğini bize bildirir. Meselâ, Yezit isimli bir kavmin yok edilmesi günümüz insanlarını direk olarak ilgilendirmez. Fakat, haksız, adaletsiz, ahlâksız toplumların geçmişte yok edilmesi aynı özelliğe sahip günümüz toplumların da helâka uğrayabileceğini, gelecekte de aynı özelliğe sahip toplumların yok edilebileceğini bizlere habere vermiş olur. Böylece Kur’an aktüalitesini kaybetmemiş, devamlı güncelliğini korumuş olur.Bir kaç örnek verecek olursak:

       (“Allah günleri insanlar arasında evirir çevirir” Aliimran 140)

          “-Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hud 111)

         -“Kim bir güzel çığır açarsa yaptığının ve sonrakilerin sevabını alır;Kimde kötü çığır açarsa yaptığının ve sonrakilerin günahını alır”  Hadisi şerif.

         -“Zimmiyi  (barış ortamında gayri Müslimleri)öldüren Cennet kokusu alamaz”(H.Ş) 

    "Mutlaka siz, boyutlar değiştirerek boyuttan boyuta geçeceksiniz!(inşikak19)(Buradaki anlam evrendeki varlıkların anlamları kadar geniştir ancak bir kaç anlama değinelim:Siz dünya dan kabre,kabirden ahirete geçirileceksiniz.-gökyüzünün tabakalarını aşacaksınız-bedeniniz halden hale gececek--canlılıktan hesap verme tabakasına geçeceksiniz.....)

     ---Kur an da anlatılan kıssalar:Bu tür davranış ve olayların her zaman olmasının mümkün olacağı ve inananların bu konulara dikkat etmesi gerektiği(Yusuf peygamber kıssasında,Anne babaların çocuklarına eşit davranmadıklarında olacaklar,Yusuf kadar yakışıklı ve güzel olsan bile O’nun karşılaştığı gibi bir durumla karşılaştığında O'nun gibi davran,Önemli makamlarda bulunuyorsan halka ve insanlara O'nun gibi davran...Süleyman Peygamber,Rüzgarı,cinleri emrine alması,hayvanların dillerinden anlaması,belki bugünkü anlamda ışınlama yı gerçekleştirmesi,Önemli konumda bulunması ve kendisinin sahip olduklarının gerçekte kendisinin olmadığının bilincine vararak ;kendisini kaybetmeden önemli konumlarda yaşamayı başarmış olması...

       Hz İbrahim,Aklın kullanımı,mantıksal çıkarımlar,Ateistleri,sözleriyle mat etmesi,gerçeği aramada ve açıklama da babasına bile karşı çıkması...

        Hızır As. ve Musa Kıssasında:Her şeyin görüldüğü gibi olmaması...Zeki ve ileriyi gören insanları diğerlerinin anlayamaması,Musa peygamber ile Yakup peygamberin kızları arasında geçen diyalog,Erkeklerin kızlara,kadınlara karşı centilmen olmamaları-öncelik vermeleri ve onların işlerinde onlara yardımcı olmaları ve erkeklerin onları kollayıcı olmaları..)..vs nin örnekleri her y.y.kapsayacak şekilde anlatılır..

 

                  ÜÇ KUR’AN TASAVVURU(ÜÇ KUR’AN ANLAYIŞI)

         İslamın düşüncesi mi-müslümanın düşüncesi mi: “İslam düşüncesi”yerine Müslüman düşüncesi,demek daha doğrudur.Eğer herhangi bir konuda “Bu İslamın düşüncesidir” der isek,İslam’ın evrenselliğini kısıtlamış oluruz..Bundan dolayı dinsel açıklamaları“Müslümanların çağlarına göre anlayışları “demek daha doğru olur..!!İslam düşüncesi ve dünyasını Müslüman düşüncesi olarak algılayalım..

      Birinci tasavvur, Tanrı nihaî hakikatı söylemiştir. Bu inanç giderek “bütün hakikati söylemiştir.” kanaatine dönüşmüştür. Teşbihinde hata olmaz, onun taşı toprağı (harekesi, harf-i cerri) altındır. İbarelerin, ifadelerin, cümlelerin altında binlerce anlam gizlidir. Her çağa göre manalar çıkarılabilir. O evrensel bir akide/inanç  ve evrensel bir şeriattır(dindir). Vahiy (Kur’an), tabiri yerindeyse Allah’ın aklının bir ürünüdür.

 

    **Ancak ayetlerden her zaman yeni manalar çıkarılabilir. O manaları ayetin altına Allah depolamıştır.
     Özetle; mutlak, kutsal ve sabit olan “merkez” etrafını, çevresini de kendine benzetmiştir.

      İkinci Kur’an tasavvuru,Kur’an’ın ruhu da bedeni de tarihseldir. Orta Çağın mistik aklının ürünüdür. Onun emirleri(kuralları:Fiziki-biyolojik-toplumsal kuralları) “çöl kanunu”dur. Kur’an kendi döneminde fevkalade ileri-devrimci adımlar atmıştır, fakat o adımların bugün için bir örnekliği veya kılavuzluğu söz konusu değildir. Halkın dinî inancının kaynağı olması hasebiyle dolaylı bir saygınlığı vardır.

      Üçüncü tasavvur yeni oluşmaktadır. M. İkbal , Fazlur Rahman, H. Hanefi, M. Abid el-Cabiri, Rauger Garaudy, Ali Şeriati, Abdulkerim Suruş, Dr.Mehmet S. Aydın, Mehmet Hatiboğlu gibi Müslüman entelektüeller tarafından savunulmaktadır. Allah, insan aklı ve insan diliyle insana hitap etmiştir.

    Son şeriatın/dinin (Kur’an ve sünnet) ismi de ‘Şeriat-i Muhammedî’dir. Orta Çağda ‘İslâmi ilimler’i tedvin eden(geliştiren) Müslüman alimler, Arapların ihtiyacını karşılayan ‘Şeriat-ı Muhammedî’den’ (Kur’an-sünnet) ümmetin bütününün ihtiyaçlarını karşılayacak ‘İslâm şeriatı’nı (İslâm medeniyetini) inşa ettiler.

       Bu tasavvura göre Kur'an güneşe benzer. Güneş sıcaktır, dinamiktir, varlık olarak sınırları belli olsa da ışıma yoluyla görülmez. Işıma yoluyla kendinden bir şeyler kaybeder. Kur'an'ın ışıması Müslüman entelektüelin kalbi (aklı ve sezgisi) vasıtasıyla olur. Kur'an'ı okuyan mümin entelektüel, ondan kimliğini, kişiliğini, benliğini, karakterini ve bilincini oluşturur ve dünyevi olgular, olaylar, fenomenler dünyasına dalar ve sorunu çözer. Bu tasavvuru bir başka metaforla açıklayabiliriz. Bu tasavvurun Kur'an kavrayışı 'yağmur'a benzer. Yağmur rahmettir. Yağmuru oluşturan su yeryüzünden gökyüzüne çıkar, 'bulut' olur, yoğunlaşır ve yere 'yağar'. Vahyin, Kur'an 'ın fikri malzemesi de yerden alınır. Vahyin bütün verileri yeryüzüne aittir. Olgular, niyetler, duruşlar,fiiller Allah tarafından semadan dinlenir ve vahiy pasajları (ayetler) olarak 'inzal' edilir. Vahiy, Kur'an'da rahmettir (7/203). Yağmur humuslu topraklarda berekete dönüşür. Vahiy de kalbi 'yumuşak' olan insanlarda hidayete dönüşür.

       Bu bakış açısında merkez dinamik olduğu için çevre ve etraf da dinamiktir.

       Üçüncü tasavvura göre din, salt birtakım kutsal kişiler (peygamber, sahabe, veli, şeyh, imam, ilahiyatçı vs.), kutsal mekanlar dan ibarettir.

        Din, dünya içindir, dünya da ahiret içindir.Din,gün boyu iyiliği, adaleti, hakkaniyeti ayakta tutmaktır, bunları ikâme etmektir. Kötülüğü, haksızlığı, zulmü engellemektir (emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i ani'l-munker). Sosyal ve siyasal günah işlememektir.

          4-Kur’an-ın değişmez doğruları bildirmesi:Kur’an-ı Kerim’in emretmiş olduğu ahlâk, iyilik, doğruluk, temizlik,çalışma,sorumluluk,aile yuvası,çevreye önem,hırsızlık,öldürme,Namus konusunda Hz Aişe ye atılan iftira ve inananların böyle bir durumla karşılaştıklarında nasıl davranacakları,İnsan hakları(Kadın hakları).....vs her zaman doğrulardır.İnsan aklıyla bunları daha iyi anlar ve anlaşılır hale getirir yoksa aklın kullanımı bunların aksini doğru olarak bulamaz.

        İslamın yasakladıkları:Cinayet, fuhuş, içki, kumar, rüşvet,iftira,yalan...vs gibi şeyler de hep kötüdür.Bunlar,zamanın değişmesiyle değişmez.Bunlar eskidende kötüydü, şimdi de kötüdür, uzayda da kötü olacaktır. Külli olarak İslam da “İnsanların en iyisi insanlara en çok yararlı olanıdır”(Hz Muhammed a.s)

         Kur’an Allah kelâmıdır, Allah sözüdür. Çağlar üstü faal, canlı hayatla iç içe dünya hayatının mutluluk anahtarı, âhirette cennete girmenin şifresi konumundadır. Kur’an’ın bir harfi bile değişmemiş, değiştirilememiş ve asla da değişmeyecek ve eskimeyecektir.    And olsun, Biz Tevrat'tan sonra Zebur'da da 'Yeryüzüne, onu ıslah ve imar eden kullarım vâris olacak' diye yazdık.(Enbiya suresi105)      

       Hiç kimse Allah’ın koyduğu tarihi yasaların dışında değildir..Üç kıtada at koşturmuş ,islama hizmet etmiş bizlere de eğer buna uymazsanız(İslam disiplinine) sız de aynı sonucu alırsınız..    

    Umulur ki, Rabbiniz size merhamet eder  fakat siz (bozgunculuğa) dönerseniz biz de (sizi aşağılık kılmaya ve cezalandırmaya) döneriz. Biz, cehennemi kafirler için bir kuşatma yeri kıldık.(İsra suresi 8)  Hangi insan,toplum,grup olursa olsun İslam’ın çalışma ,dürüstlük,sağlam mal üretme,inanma vs prensiplerine uyarsa dünya da üstün olur;Eğer bu durumları bu gün olduğu gibi bırakırsa ,Allah’ta onları bırakır..İşte bu ayet bir topluma yani İsrail oğullarına  gelmiş olup onlarla  sınırlı değil tüm muhataplara aynısını söyler işte  bu evrensel hakikattir    

       İnsan acelecidir: Uzak yararlıyı yakın az yararlıya-bazen zararlıya-tercih eder.         

     "İnsan iyiliğe kavuşmayı istediği gibi aynı yönelişle başına kötülük gelsin diye de dua eder. Gerçekten insan pek aceleci, pek fevridir.(İsra 8)

       Bu ayet,tüm insanlığa hitap ediyor..İnsanın Dünyevileşmesinin sebebi budur,insan hemen ister.Bu ise  bir zaafı getirir.Yakındaki kötülüğü uzaktaki iyiliğe tercih zaafı.Sadece önündekileri görmeyi sağlar.Rantçılığı ister.Acele isteyen bedelini ödemek zorundadır..Dünyevileşmenin temelinde İnsanın  acele etme zaafı vardır.İstediği verilsin ama basına bela olacak ama bilmez.

     Uzun vaat  mıkro planda kötü görünebilir ancak  makro planda iyidir.Allah’ ın gör dediği yerden bakarsanız böyle..Allah’ ım benim görmediğimi de görüyorsun.BAZI ŞEYLERDE de hayır görülür ancak uzak plan da şerdir.Allah en iyisini bilir siz sınırlısınız  resmin tamamını göremezsiniz,Allah ‘ın dinine iman edin mutlu olun.Güven, iman mutluluktur..)

         Kim bu dünyanın  geçici hazlarını tercih ederse bu payı hızlandırır dilediğimiz kadar veririz.Yakın ve gecici dünya, kalıcı Ahiret.Geçicinin niteliklerine kapılarak uzaktaki kalıcıyı arkaya atma insan.Elinin önündeki tenekeye tamah ederek biraz uzaktaki altını yabana atma insan.Kim de ahreti tercih eder,Orası için göstermesi gereken çabayı harcarsa bu çabanın karşılığını mutlaka alacaktır.Allah kimsenin yaptığını zayi etmez.

                                                                                                                                        

       5- Kur’an da genel ilkeler den bahsedilmesi:Kur’an  ayetlerinde ve Rasûlullâh’ın her devir için geçerli olan bağlayıcı hadislerinde küllî kaideler (genel prensipler) verilip, fazla detaya girilmemesidir[21][21][21][12]. Meselâ, bu meyanda Kur’an-ı Kerim’de, “Allâh size kolaylık diler, zorluk istemez”[22][22][22][13] buyrulmaktadır. Hz. Peygamber de, “Kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız birbirinize haramdır”[23][23][23][14], “Zarar ve zarara karşılık zarar yoktur”[24][24][24][15],”Katile miras yoktur” buyurmuştur.

           "Zımmiyi (Gayri Müslimleri öldüren Cennet kokusu alamaz "                                                       -"İspat,suç isnad edene -Müddei ye-aittir."                                                                                                                                                             -"Eğer size zor gelmeyeceğini bilseydim,her abdestten önce ağız temizliğini emrederdim"                         -"Allah ,aşağı indiremeyeceği hiçbir şeyi yukarı kaldırmaz"                                                                                              

-"Ne kadar seversen sev,ayrılacaksın"                                                                                                                                 -"Dostunu ölçülü sev,birgün düşmanın olabilir,düşmanına ölçülü düşmanlık et bir gün dostun oalbilir"-"Gördüğün kötülüğü önce elinle düzelt,buna gücün yetmezse dilinle düzelt buna da gücün yetmezse içinden tepki göster."                                                                                                                                                                                         -"Allah kulunun yaptığını en iyi şekilde yapmasını sever"-" )

         

MASUMİYET:"Suçu ispatlanmadıkça herkes suçsuzdur"

----SUÇUN ŞAHSİLİĞİ:"Herkes kendi işledği suçtan sorumludur;Evladın suçunun cezası babaya;Babanın cezası evlada verilmez"

-------ZARAR VERME:"Zarara zararla karşılık verilmez"

-----VATAN"Vatan sevgisi İmandandır"

      İTAAT:"Günah ve yasak şeylerde Mahlukata itaat yoktur"

----DAVALAR:"İnsanların içindekini Allah bilir,Hakimler görünürdeki kanıtlara göre karar verirler"

-----“Suç iddia eden, ispatla yükümlüdür"

     ----Kesin bilgi şüphe ile ortadan kalkmaz"

    ----"-Açık iki bilgiden daha açık ve net olanı tercih edilir" 

      ---"Günahlığına-yasaklığına delil olmayan her şey mübah-serbesttir"-

  ----"Bazı şeyler sözsel olarak ortaya çıkmaz;fiili olarak ortaya çıkar “

  ----"Kişi kendi ikrarına göre muamele görür. Onun bu ikrarı ne bir başkasının hakkını ibtal ve ne de başkasına bir borç yükler.
      ---“Beraat-ı zimmet asıldır. Borçlu olmamak asıldır. Borç ileri süren, ispatla mükelleftir. “

o       Def'-i mefasid celb-i menafiden evladır. Zararın defi, faydanın celbinden evladır.

o       Ezmanın tağayyürü ile ahkâm tağayyür eder. Zaman değişince hükümler de değişir.

o       Ukudda itibar makasıt ve maaniyedir, elfaz ve mebaniye değildir. Sözleşmenin amaç ve anlamı göz önüne alınır, söz ve yazılışı değil.

o       Şekk ile yakin zail olmaz. Kuşku, kesin bilgiyi gidermez.

o       Kadim kıdemi üzere terk olunur. Eskiden varolanın (yeni bir etken ortaya çıkmamışsa) aynen devam ettiği varsayılır.

o       İçtihat ile içtihat nakzolunmaz. İçtihat içtihatla bozulmaz.

o       Zarar-ı ammı def için zarar-ı hass ihtiyar olunur. Özel zarar, genel zarara tercih edilir.

o       Alması memnu olan şeyin vermesi dahi memnu olur. Alması hukuka aykırı olanın vermesi de hukuka aykırıdır.

o       Beynel tüccar maruf olan şey beynlerinde meşrut gibidir. Ticari örf ve adetler ticari sözleşmelerin şartı gibidir.

o       Kelamın i'mali ihmalinden evladır. Söze bir anlam vermek, yok saymaktan iyidir.

o       Beyyine hüccet-i müteaddiye ve ikrar hüccet-i kasıradır. Kanıt herkesi, ikrar ise sadece ikrar edeni bağlar.

    Şayet insanlara iddia ettikleri (her şey) verilseydi, bir topluluğun mallarını ve kanlarını da iddia ederlerdi. Beyine davacıya, yeminde davalıya gereklidir.
    - Emanet ile ilgili bir dava esnasında delil getirmeden, yemin eden emanetçinin sözü geçerlidir.
   - Bir kimse şarta bağlı bir şey yapmayı üstlense bu şartta bir fiilin geçerliliği için gerekli olsa, bu hüküm bakımından öncelik kazanır. Yapılması üstlenilende lahik hükmünü alır. Önceki şart sonraki için bir sebep teşkil eder.-

---Akdin aslına dâhil olan fesat ile füruna dâhil olan fesadın arası ayrılır.

   --Zahiran sabit olan bir ilim ile kesin olarak sabit olan ilmin arası ayrılır.-                                                                                                                                                                            --Tevakkuf halinde mevcut olan aslında var olan gibidir.- Vekile izin vermek sahihtir; bu icazet vaktin zamanına dayandırılır.                        ---Lafız iki manaya gelse biri diğerinden daha açık, diğeri daha gizli olsa açık olan kapalı olandan üstündür.

  

         6-HAYATIN HER ALANIYLA İLGİLİ ÖRNEK KISSALAR:Kur an da ve peygamber yaşamında İnsan yaşamının her bölümünü konu edinen bölümler bulunması: Kur’an daki ayetler ile Peygamberin yaşantısı,insan-toplum -ülke-ülkelerin yaşayacağı sosyal,bireysel...olaylar üzerine geldiğinden  bir insanın veya toplumun yaşayacağı her olayı ve bu olayda bir müslümanın nasıl davranması gerektiği konusunda örnekler vererek;Bir müslümanın Kur’an da anlatılan bu olayların benzerlerini yaşadıklarında nasıl davranmaları gerektiğini örnekli,pratik olarak anlatır.Bu da Onun eskimezliğini ,her yüzyıla hitap ettiğini,her y.y.ın insanına yol gösterdiğini ve göstereceğini gösterir.Bu da O nun sadece indiği dönemdeki insanlara değil ;Onların şahsında tüm insanlara hitap ettiğini gösterir...

          Tahrim suresi 28.ayette,”Kadınların süs,altın,inci vs. ye düşkün olduklarını,kocaların bunlara güçleri her zaman yetmeyeceğini,yetmediğinde her iki tarafın nasıl davranacağının ve  mutlu ailenin kodları vardır...Yusuf Peygamber olayında ,kardeşlerin kıskançlıklarının nerelere varacağını ,bunun sonucunda nelerin olacağı,Anne babanın çocuklarına nasıl davranması gerektiği,cinsel saldırının karşı cinsten de gelebileceği,namus kavramının sadece belli cinse değil;her iki cinse de lazım olduğu,dürüstlüğün sonucunun neler olduğu,..vs anlatılarak her y.y.ın insanına örnekler verilir.Süleyman peygamber olayında,Yönetici ve güçlü-zenginlerin nasıl davranacakları konusunda örnekler vardır..Musa peygamber olayında “Kadınlara karşı kibar olmayı,sözünde durmayı,gerektiğinde ülkenin en başındaki insana doğruları bildirmeyi ve bildirme üslubunu,ezilip büzülmemeyi ….vs bildirir..

         Ayıca Allah, Kur’an da “ İleride Onlara,  yani insanlara delillerimizi, ufuklarda yani  objektif alemde (afakta) ve kendi nefislerinde (sübjektif alemde)  göstereceğiz. Ta ki onlara hak beyan olsun”(Fussilet-53) buyuruyor. Bu günkü teknolojiye baktığımız zaman,bu Ayeti hatırlıyoruz ve düşünüyoruz.

Çünkü; ”Ufuklarda ve kendi nefislerinde–kendi vücutlarında göstereceğiz,  delillerimizi(mucizemizi)”buyuruyor.

         http://www.mucizeler.com/default.asp

Rasulüllah (SAV) şöyle buyurdu:
        7-Yeniliklere karşı tutum:“Kim islamda iyi bir çığır açarsa açtığı çığrın ecri ve kendisinden sonra, onunla (o çığırla) amel edenlerin ecirleri, sevaplarından hiçbir şey eksilmeden ona aittir. Kim de islamda (müslümanlar içinde) kötü bir çığır açarsa, açtığı çığırın günahı ve kendisinden sonra onunla amel edenlerin günahları, günahlarından birşey eksilmeden ona aittir.” (Riyâzu’s-Salihîn, 19, bab. 172. hadis, s. 158 (müslim’den); Sunenu’n-Neseî, V, 99; (vermekle ilgili genel çığır açma; V, 100; iyiliğe vesile olma ile ilgili hadisler; et-Tâc, I, 74 (Hayra delil olan yapan gibidir); Sunenu İbni- Mâce 203, 206, 207 nolu hadislere bk. Bu hadislerde güzel bir sunnet ihdası ile ilgilidirler.).

           Medine de İbadetler karanlıkta yapılıyprdu.Bir sahabi Şam dan bir aydınlatıcı getirmiş ve bununla camiyi(Devletin yönetim merkezini ve ibadet yerini…)aydınlatmıştır…Bunu gören peygamberin Bu sahabiye çok yüksek perdeden iltifatlar yapması vs bize bunu gösterir.

       8-Hükümlerin Değişmesi

        İslam dininin açıklanan bu yapısı her zaman ve zemine uymasına imkan sağlamaktadır. Şöyle ki, hükümler, genel maslahat/yarar, genel hayır ve genel kolaylık prensibine dayalıdır. İnanç ve ibadetler dışında kalan dünyevi muameleler/ilişkiler, insanların dünyadaki maslahatlarına mebnî/üzerine kurulmuş, gayeleri akıl ile anlaşılan hükümlerdir. Bu da “menfaatlerin celbi mefsedetlerin def'i “ şeklinde ifade olunabilir[25][25][25][29]. Başka bir deyişle “faydalı şeylerin helal, zararlı, kötü şeylerin de yasak olmasıdır.[26][26][26][30].

        Toplumların durumlarının tarih içerisinde değişeceğinde şüphe yoktur. Pek tabiidir ki, toplumların durumlarının değişmesiyle, maslahatları/onların yararları da değişecektir. Dünyaya ilişkin hükümlerin temelini ve gayesini maslahatların teşkil ettiği göz önünde bulundurulunca, hükümlerin zamanın değişmesiyle değişeceği, toplumun durumuna göre şekilleneceği açıktır.

             Bu kural Mecellede "ezmanın tagayyürüyle ahkamın tagayyürü inkar olunamaz"[27][27][27][31] şeklinde ifade edilmiştir. Buna, sosyal ve kültürel çevrenin değişmesiyle de hükümlerin değişebileceğinin eklenmesi yerinde olur[28][28][28][32]. Yani, zamanın ve ortamın değişmesiyle hükümlerin de değişmesi kaçınılmazdır.

           Hak Dini Kur’an Dili isimli eserin müellifi Merhum Hamdi Yazır, konuyla ilgili açıklamasında şöyle demektedir:

          “Hz. Peygamber, sözlü ve fiilî olarak ilâhî hükümleri tebliğ ederken, aleme en yüksek bir siyaset dersi de vermiş ve zaman mekan ve durumun gereğine uygun amelî hükümleri tebliğ ve icrâ etmişlerdir. Bu da İslâm dininin her zaman ve mekanda herkes için genel prensipler koyan hak din olmasının neticelerinden biridir. (...)      .                     .          İslâm dini hem koruyucu, hem de değişme kanununu içerir. (...) Genel olarak alemin cereyanı, özel olarak da insan hayatı, bir taraftan istikrar ve koruyucu;diğer taraftan bırakma ve değişim kanunları içinde yürür. Bunların biri illet/olayın olma sebebi ve sebebin bulunmasıyla sebat ve devama; diğeri de gelişme ve seçim ile olgunlaşmaya yöneliktir.Bu sebeple,muhafaza kanununa dayanmayan din,din değildir.Değişim kanununu ihtiva etmeyen din de kamil ve umûmi/genel değildir. İslam dini ise, her ikisini de ihtiva etmektedir.”[29][29][29][33]

        Hz. Peygamber’in, hüküm verirken içinde bulunduğu ortamı ve şartları dikkate alması, zaman ve zemine göre hükümlerin değişebileceğinin delilidir. Allah’ın Elçisi pek çok hadislerinde, “şöyle şöyle olmasaydı, şunu yapardım” veya “şöyle şöyle olsaydı bunu yapmazdım” dediği vakidir. Bu da açık bir şekilde göstermektedir ki, hükümlerin konulmasında mevcut şartlar gözetilmektedir ve bu şartların değişmesiyle hükümlerde de değişiklik olabilecektir.

          9-ZAMANIN DEĞİŞMESİ VE GELİŞMELERİN O NU DOĞRULAMASI:Burada anlatılanlar araştırma yapmayacağımız anlamına değil,araştırma yaparak bunlara varabileceğimiz anlamına gelir.Bazı sığ görüşlüler,İnanmanın araştırmaya engel olduğunu iddia etmektedirler.Allah’ın varlığını anlamak için bile bilim-akıl gerekiyorken böyle bir şey söylemek gerçeklerle alakası yoktur..Örnekler:

    

Zeytinin faydalarını Kur'an'la anladık

    15 Mayıs 2011 / 15:15

   Sızıntı, Yeni Ümit ve Hira dergilerinin ortaklaşa tertiplediği "Uluslararası Kur'an ve Bilimsel Hakikatler-2" sempozyumunda, Suudi Alim Prof. Dr. Hassan Şemsi Paşa'nın tebliği...

      Prof. Dr. Hassan Şemsi Paşa (Suudi Arabistan): Zeytinyağının faydalarını artık daha iyi biliyoruz.     Türkiye'de ülkesi için her şeyini verecek milyonlarca insan var. Atalarımın ülkesine geldim. Kim aslını inkar ederse o kişi asılsızdır. Kur'an'da Allah Teala zeytinin üzerine yemin etmektedir.Zeytinin mübarek bir ağaç olduğu belirtiliyor. Normalde yağlar insan vücuduna zararlıdır. Ancak zeytinyağı bunların dışında tutuluyor. Peygamber Efendimiz'in (sas) de sözünü ettiği zeytinin faydası bilimsel araştırmalarla da ortaya çıkmıştır. 2010 yılında İspanya'nın Kurtuba şehrinde 50 bilim adamının yaptığı araştırmaya göre zeytinyağının kalp ve damar hastalıklarının tedavisinde son derece faydalı olduğu ortaya konulmuştur. Akdeniz ülkelerinde yaşayan insanlarda kalp ve damar hastalıklarına daha az rastlanır. 2011 yılında yapılan yeni bir araştırmaya göre de kadınlardaki kalp ve damar hastalıklarında yüzde 44 oranında tedavi ettiği görülmüştür. Hafızanın korunması, meme ve mide kanserlerini önleyici etkisi de vardır. Zeytinyağının yaprakları karaciğerin yağlanmasını önlemektedir. 8 hafta boyunca 3 büyük kaşık alınca tesiri ortaya çıktı.

       Zeytinyağı bunların dışında kemik erimesi, moral bozukluğu, romatizma, iltihap, deri kanseri gibi hastalıkların tedavisinde de kullanılıyor. Obeziteye iyi geliyor. Şubat 2011'de Ankara'da yapılan bir araştırmaya göre de zeytinyağının mide kanserini önlediği görülmektedir. Sağlıklı yaşam için her gün iki kaşık zeytinyağı tüketilmeli. Kısaca Peygamber Efendimiz (sas) doğru söylemiş. En doğrusunu sen söyledin Ya Resulallah!

                    Kur'an 14 asır önce söyledi bilim yeni keşfetti

                 15 Mayıs 2011 / 14:15

                 14 asır önce indirilen Kur'an-ı Kerim'de bahsedilen; karıncaların kendilerine has bir dilleri olması, bugünkü teknoloji ile yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkıyor.

     Yeni Ümit, Sızıntı ve Hira dergilerinin organize ettiği "Kur'an ve İlmi Hakikatler" konulu uluslararası sempozyum dün başladı bugün de devam edecek. Avrupa, Afrika, Türkiye ve Arap dünyasından seçkin ilim adamlarının katıldığı sempozyumda, yapılacak 14 sunum ile Kur'ân ve modern bilimler arasındaki mutabakat noktaları değişik açılardan sahasının uzmanı akademisyenler tarafından ele alınıyor. Yapılan her tebliğde Kuran'ı Kerim'in nasıl hakikatler barındırdığı biraz daha ortaya çıkıyor.

                     ARILARIN KROMOZOM SAYISINA İŞARET EDİLMİŞ

            Kur'an-ı Kerim'de zaman  bazı canlıların yaratılışındaki hikmetlerden örnekler verilir. Dokuz Eylül Üniversitesi'nden Prof. Dr. İrfan Yılmaz arılardan bahseden Nahl suresinin Kur'an-ı Kerim'de 16. sure olarak yerleştirildiğini söylerken bal arısının kromozom sayısının da 16 olduğuna dikkat çekiyor. Surenin 68. ve 69. âyetlerinde "Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: 'Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine göz göz ev (kovan) edin. Sonra da her türlü meyveden ye de Rabbinin sana yayılman için belirlediği yolları tut.' Onların karınlarından renkleri çeşit çeşit bir şerbet çıkar ki onda insanlara şifa vardır. Elbette düşünen kimseler için bunda alacak ibret vardır." deniyor. Bu ayette geçen, arılar anlatılırken kullanılan fiil dişiye ait fiil halindedir. Gerçekten de âyette anlatılan yuva yapımı, nektar toplama, bal üretme, petek yapımı gibi işlerin hepsi bu vahye itaat ettirilmiş dişi arılar tarafından yerine getirilmektedir. Arıya önce dağlarda, sonra ağaçlarda ve en sonra da insanların yaptığı çardaklarda evler yapması gösterilmektedir. Bu ifadelerden, en kaliteli balların dağlarda ve yüksek yaylalarda, ikinci kalitede olanların ormanlık alanlarda olduğu, insanların yaptığı çardakların bulunduğu ovalarda daha az kaliteli ballar olduğu anlaşılabilir. Ayette geçen "Batn" kelimesi Arapça'da "karın" demektir. Bunun çoğulu olan "Butûniha" "karınlar" demek olur. "Butuniha" kelimesindeki zamir işçi arıların dişi olanlarına aittir. Bu ifadeden arıların karınlarının çok parçadan yapıldığı anlaşılabileceği gibi, karınlarındaki çok sayıda farklı salgı bezleri anlaşılır. Gerçekten de arıların vücutları baş, thorax (göğüs) ve karın (abdomen) olarak üçe ayrılır ve karın bölgeleri sekiz adet segmentten (bölmeden) yapılmıştır. Karındaki çeşitli bezlerin hepsi birer fabrika gibi çalışarak kendilerine programlandığı şekilde bal, balmumu, propolis ve zehir üretmektedirler. Bu gerçek Kur'an-ı Kerim'in inmesinden uzun asırlar sonra anlaşılmıştır.

            BİG BANG DE KUR'AN - I KERİM'DE

       Kur'anı Kerim'de Zariyat Suresi'nin 47. ayetinde mealen şöyle buyurulmaktadır: "Semayı azametle Biz kurduk ve ona durmadan vüs'at veriyor ve genişletiyoruz." Boğaziçi Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ali Kaya ayette kainatın genişlemesine "mûsiûn" kelimesi ile işaret edildiğine dikkat çekiyor. Ayette geçen "Ve innâ le mûsiûn" bir isim cümlesi ve Arapça'da isim cümleleri sebat ve süreklilik ifade eder. Dolayısıyla "Ve innâ le mûsiûn" cümlesine "Devamlı ve sürekli olarak durmadan genişletiyoruz." mânâsı verilebilir. Büyük-patlama modeline göre de kainat doğduğu andan itibaren sürekli genişlemektedir. "Genişletiyoruz" ifadesi ile genişlemenin kendi kendine değil bizzat Allah'ın kudretiyle gerçekleştirildiğini vurgulamaktadır. Enbiya Suresi 30. ayette mealen şöyle buyurulmaktadır: "O kafirler görmediler mi ki göklerle yer bitişik idi. Biz onları ayırdık; sonra her canlı varlığı sudan yarattık. Hala inanmayacaklar mı?" Bazı müfessirlere göre bu ayette geçen "ratk" (bitişik) ve "fetk" (ayırma) kelimeleri büyük-patlama anına işaret ediyor olabilir. Büyük-patlama anında bütün kainat çok küçük bir hacim halinde bir arada bulunmaktaydı ve daha sonra genişleyerek büyümeye başladı. Ayette geçen "ratk" ve "fetk" kelimeleri ile bu olaylar zinciri işaret ediliyor olabilir.

           EMZİRME 14 ASIR ÖNCE TAVSİYE EDİLDİ

        Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'ndan Uz. Dr. Eren Çağan, Prof. Dr. Mustafa Bakır ise Kuran-ı Kerim'de "Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirsinler." (Bakara 233) ve "Sütten kesilmesi de iki sene içindededir." (Lokman 14) "Çocuğun anne karnında taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer." (Ahkaf suresi 15) ayetleri ile 14 asır evvel annelere çocuklarını 2 yaşına kadar emzirmelerinin tavsiye edildiğini, bugün gelinen noktada yapılan objektif bilimsel çalışmaların bu durumu ispatlar nitelikte olduğunu söylüyorlar. Bugün yapılan birçok çalışma ile doğumdan sonra ilk altı ay süresince bebeğin fizyolojik ve psikososyal ihtiyaçlarını tek başına mükemmel bir şekilde karşılayan anne sütünün, anne ve bebek bağının kurulmasında önemli rol oynadığı, bebeğin ilk altı ay tek başına anne sütü ile beslenmesi, altıncı aydan sonra ek besinlerle birlikte anne sütü ile beslenmenin devam ettirilmesinin ve emzirmenin iki yaşın sonuna kadar sürdürülmesinin; bebeğe sayısız yararlar sağladığı bilimsel veriler ile ispatlanmıştır.

                KARINCALAR KONUŞUYOR

     Kur'an-ı Kerîm'de karıncalardan şu şekilde bahsedilmektedir: "Derken karıncalar vadisine geldiklerinde (Hz. Süleyman ve ordusu), onları gören bir karınca: "Ey karıncalar, haydin yuvalarınıza girin. Süleyman ve orduları, sizi farketmeyerek ezip çiğnemesinler!" diye seslendi." (Nahl suresi, 27/18) Doç. Dr. Özhan Kayacan, sûrenin isminin diğer hayvanlar tekil olarak değil çoğul olarak zikredilmesinin karıncaların sadece topluluklar halinde yaşamalarına işaret ettiğini söylüyor. Ayette geçen "Ey karıncalar, haydin yuvalarınıza girin. Süleyman ve orduları farkında olmadan sizi ezip çiğnemesinler" bölümü karıncaların kendilerine mahsus dilleri olduğuna işaret ediyor. Yapılan araştırmalarda karıncaların tuz tanesi kadar beyinleri olmasına rağmen iletişime geçmede bir çok dile sahip oldukları tespit edilmiştir. Her bir karınca yerleşkesinin kendine özel dili vardır. Bunun yanında diğer yerleşke karıncalarıyla iletişimde de farklı bir dil kullanırlar. Ayrıca diğer hayvanlar ve haşerelerle de farklı dille konuşurlar. Dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus da, karınca topluluğunu kraliçe karıncanın yönetmesidir. Ayette kullanılan zamir diğer karıncalara yuvalarına girmelerini emredenin dişi karınca olduğunu gösteriyor.

       Beyin değil omurilik

      Dr. Aslan Mayda ise Tarık Suresi'nin 5.6.7.ayetleri ile insanın üremesini sağlayan meni ve yumurtanın vücuttan atılımına işaret edildiğini anlatıyor. "Onun için insan bir düşünsün neden yaratıldığını! Bir atılgan sudan yaratıldı. Ki, arka kemiği ile göğüs kemikleri arasından çıkar." Ayetlerin meallerinden anlaşıldığı gibi insan atılan, fışkıran bir sudan yaratıldığını, bu suyun atılma yeri olarak sırt kemiği ile göğüs kemikleri arasından çıktığı beyan edilmiştir. Ayette geçen Dafık: atmak, dökmek, atılmış, atılgan suda olan bir gayreti mana olarak göstermektedir. Yahrucu: çıkar,çıkarır,her zaman çıkar. Sulb: Boynun arkasından kuyruk sokumuna kadar olan kemiğe denir. Teraib: Göğüs kafesi'dir. Meni ve yumurtanın atımının fizyolojisine geçmeden önce atım fiili ve atılganlık sıfatının meydana gelmesi için ani hareket ve güç gerektiren bir olayın olması lazımdır. Vücudumuzda bir uyarıya karşı olan tüm ani cevaplar kadında ve erkekte suyun(meninin) atılma veya atılmış olma hali refleks sinirleri vasıtasıyla kasların kasılmasıyla meydana gelir. Vücudumuzdaki kasları ve salgı bezlerini uyaran tüm refleksler, sempatik sinirlerdir ki bu sinirler ayetin buyurduğu göğüs ve sırt kemikleri arasından çıkan omurilik uzantılarıdır. Dolayısıyla reflekslerin çıkış merkezi beyin değil omuriliktir. Şafak

             10-Şehirli ile kırsalda yaşayanın Dine uyması:Bu değişiklikleri birkaç örnekle açıklayacak olursak; basit bir hayatın hüküm sürdüğü göçebelik, ya da kırsal kesim yaşantısının ihtiyaçları ile kompleks hayatın hakim olduğu şehir hayatının ihtiyaçları birbirinden farklıdır. Bu sebeple, mezheplerin teşekkül döneminde, sade, basit bir hayatın hüküm sürdüğü Medine’de, ihtiyaçlara rivayet edilen Hz. Peygamber’in sünnetleri ve ashabın görüşleri yeterli olurken; çeşitli kültür ve medeniyetlere beşiklik yapan Irak’da, bunların yanında ağırlıklı bir şekilde içtihada baş vurmak gerekmiştir. Aynı şekilde sulama ve haraç hukukunun, Dicle ve Fırat’ın aktığı Irak’ta gelişmesi, çevre faktörün ne derece etkili olduğunu göstermektedir. 

           Başka bir örnek verilecek olursa, İmam Şafiî, Mısır’a gelmeden önce vermiş olduğu bazı hükümleri, Mısır’a gittikten sonra değiştirmiştir. Şâfiî’nin; Mısır’a gelmeden önce ve sonra olmak üzere, kadim (eski) ve cedit (yeni) şeklinde isimlendirilen iki mezhebi bulunmaktadır. İmam Şâfiî’nin Mısır’a geldikten sonra, daha önce vermiş olduğu hükümlerden vazgeçerek yeni hükümler vermesi; hatta usulde bile değişikliğe gitmesi çevre faktörünün etkisini ortaya koymaktadır[30][30][30][34]. Bu da açıkça göstermektedir ki, şartların değişmesiyle hükümler değişebilecektir. Ayrıca çevre faktörünün, bir müçtehidin kendi doktrininde değişikliklere neden olacak ölçüde güçlü olduğu göz önünde bulundurulursa, bunun asırlar boyu sürecek zaman faktörü ile birleşmesi durumunda, değişmenin zarurî olduğu açık bir şekilde ortaya çıkar. Artık dünden tamamen farklı olan günümüzde, dünkü durum için yeterli olan hükümleri kafi görmek, ya gerçekleri görmemek, ya da göre göre inat etmek olur.

 

     11-İCTİHAT VE KIYASA VERİLEN ÖNEM:

     

İCTİHAT: Dini konularda kıyas yoluyla yeni sonuçlar elde etme.Müslümanların peygamberin zamanında olmayan ,Kur an da ve sünnette cevabı geçmeyen bir konuda Kur an ve sünnette geçen ana ilkelere göre olayların dinsel yorumunu ve hükmünü bulmaları için İslam ın koyduğu bir kuraldır..Mesala Peyg zamanında kredi kartı yoktu,organ bağışı yoktu,trafik kuralları yoktu,....vs sorunların dinsel hükmünü çıkarmak için İslamın koyduğu ana ilke olup Dİnin  temel kaynaklarındandır..

    “Dini bir meselede Kuranı kerim ve sünnette bir çözüm bulamadığınızda konuları birbirine kıyaslayarak içtihat ediniz.” (hz. Ömer). Ayet ve hadislerin değinmediği ve kapalı geçtiği hukuki konularda metotları kullanarak bu konuların dini değerlendirilmesinin yapılması.  Müctehit içtihadın da doğru sonuca varabilirse 2 sevap, içtihadında yanılırsa 1 sevap alır.” (Hadis)

Syf 157

      Hakkında nass(ayet e hadis) bulunmayan şeylerin bu kaide doğrultusunda helal kabul edilmesi, gerek Hz. Peygamber döneminde bilinmeyen ve gerekse daha sonra zaman içinde ortaya çıkan ve çıkacak yiyecek, içecek vb. maddelerin alınmasında kolaylık ve genişlik sağlayacaktır. ibadetlerin uygulamalarında zaman ve mekanın etkisi olabilmektedir. Meselâ, günde beş vakit kılınan namazlar, kutup bölgelerinde vakit oluşmadığı için en yakın yere kıyasla takdir edilerek kılınacaktır. Ya da, zaman içerisindeki gelişmeler sonucunda, farklı uygulamalar olabilir. Mesela, ezan okunmasında hoparlörlerin kullanılması veya güncel bir konu olarak, hayvan kesiminde, acısını azaltmak maksadıyla narkozla bayıltılması veya öldürmeyecek derecede şoklama yapılması uygulamalardaki gelişmelerdir. Ancak bunlar hükmün aslıyla ilgili olmadığı gibi, hükümdeki değişiklik olarak da algılanmaması gerekir.Organ bağışı,kredi kartı/pos makinası kullanımı,kredi kartıyla kurban kesilebilmesi,hırsıza verilecek ceza,kadınların kaş yolmaları,Böreğe yemeğe likör katma,kaptagon ,eroin kullanımı,

 

        12- BÜTÜNÜ GÖRMESİ:Allah, atomunda güneşin de galaksilerinde yaratanı olduğu için bütün bilimlerin kurallarından bahsettiği gibi O, geniş ekranlı kamerasını yerine göre uzaya yerine göre insan anatomisine yerine göre,bitkilere,yerine göre hayvanlara,yerine göre jeolojiye,yerine göre insanın psikolojisine…zoomlamaktadır.(çevirmektedir..)Allah’ın, bilimlerin sonuçlarından ve bilimlerden bahsetmesi; insanın merakını harekete geçirmek ve varacağı gerçeklere ön ayaklık etmek ve araştırılanların dinsel doğruluğunu göstererek bireyi imana iknadır;yoksa bilimlerin sonuçlarını söyleyerek düşünmeyi,araştırmayı önlemek değildir.

            Kur’ân, Allah kelâmıdır. Sadece indiği çağın insanlarına hitap etmez. Bütün insanlara, bütün çağlara, bütün toplumlara, bütün mesleklere, bütün meşreplere, bütün fertlere hitap etmesi açısından mu’cizedir. Onun için Kur’ân’da “yaş ve kuru ne varsa, herşey vardır” (En’am Sûresi: 59) “Herşey içinde bulunur. Fakat herkes her şeyi içinde göremez. Zira muhtelif/farklı derecelerde bulunur. Bazen çekirdekleri, bazen nüveleri, bazen icmâlleri, bâzan düsturları, bazen alâmetleri, ya sarâhaten (açıkça), ya işaretin, ya remzen, ya ibhâmen, ya ihtar tarzında bulunurlar.” (Bediüzzaman, Sözler, s. 398)

    Netice olarak İslâm, bütün insanlığa ışık tutacak nitelikte ilke ve mesajlar içeren evrensel bir dindir.

     Dini Hükümlerin Değişmesinin Saha ve Boyutları

          1.  İtikatla(İnançla) İlgili Hükümler

     İslam’da itikatla ilgili hükümlerde herhangi bir değişiklik söz konusu değildir. Şöyle ki, Hz. Peygamber'in (s.a.s) vefatı ile vahiy son bulmuş ve din de kemale ermiştir(En üst seviyeye). İnanç esaslarında ve inanılması gereken hususlarda da bir değişiklik olmamaktadır. Bu sebeple, itikatla ilgili hükümlerde herhangi bir değişiklik olmayacaktır. Belki, zamanın geçmesi, ilim ve fennin ilerlemesi sonucunda, bu esasların takdimi, ele alınışı veya metotta değişiklik olabilecektir. Fakat bunlar hükümlerin değişmesi anlamını taşımadığından, itikatla ilgili hükümlerde değişiklikten bahsedilemez.

         2. İbadetler ve Ahlakla İlgili Hükümler

           İbadet ve ahlakla ilgili hükümler, insanın Allah ile ilişkilerini düzenleyen ve manevi olgunluğa eriştirmek için konulan hükümler olup, tamamen insan fıtratıyla alakalıdır. İnsan fıtratında/doğasında bir değişiklik olmadığına göre, insanla Allah arasındaki ilişkileri düzenleyen ibadetlerle ilgili hükümlerin değişmesine de gerek yoktur. Bunların, insanların nefislerini arındırmaları, ruhî tekâmülleri/olgunlaşmaları için her zaman ve mekanda muhafaza edilmesi zarûreti vardır.

        Başka bir yönden ibadetler, illetleri akıl ile anlaşılmayan hükümlerdendir. Bu sebeple, ibadetler konusunda akıl yürütmek yerine, Yüce Allah tarafından nasıl yerine getirilmesi istenmişse, o şekilde ifa edilmesi gerekir. İbadet konularında yapılacak her yenilik bidattir ve merdûddur/kabul olmaz.[31][31][31][35]

         3.     Helaller ve Haramlar:

     İslâm’da helal ve haram kılma yetkisini sadece Allah'a tanınmıştır[32][32][32][36]. Bu sebeple Kuran, kendisinde bu yetkiyi görenleri tanrılık iddiasında bulunmakla nitelemiş,[33][33][33][37] haramı helal, helalı haram kılmayı şirkle eş tutmuştur.[34][34][34][38] Helal ve haram konusundaki hükümler, genelde taabbûdi olup, değişikliğe kapalıdır. Bu sebeple, tıbbî kontrolden geçirilerek domuz etinin helalliğine hükmedilemez. Aynı şekilde, vücuda zarar vermeyecek ölçüde alkol almak caizdir denilemez.

          Haramlar nasslarla, yani Kur’an-ı Kerim ve hadislerle belirlenmiştir. Bunların dışında kalanlar ise, "Eşyada asl olan ibahadır"(Varlıkta asıl olan helal olmak,yasaklanmamışlıktır.)[35][35][35][39]  genel kaidesi gereğince helal olacaktır. Bu anlayış, İslâm hukukuna büyük esneklik kazandırmaktadır. Hakkında nass bulunmayan şeylerin bu kaide doğrultusunda helal kabul edilmesi, gerek Hz. Peygamber döneminde bilinmeyen ve gerekse daha sonra zaman içinde ortaya çıkan ve çıkacak yiyecek, içecek vb. maddelerin alınmasında kolaylık ve genişlik sağlayacaktır. Ancak burada, nassla haram kılınan şeylerin türünden olanların bu kaidenin dışında kalacağının hatırlatılmasında yarar vardır. Mesela, Hz. Peygamber döneminde bulunmayan uyuşturucu maddelerin, hiçbir zaman bu kaide sebebiyle helal olduğu ileri sürülemez.

 

     ... Esprili Resulullah'ın asık suratlı ümmeti

          Ümmetin ilk esrpisini Hz. Muhammed (S.A.V) yaptı, Cem Yılmaz değil!

    Rab bizi her şeyi günah sayan Müslüman kralcılardan ve inancın ciddiyetini cami duvarına surat asarak kutsamaya çalışan adamlardan korusun! Espri günahmışçasına şeytana mizah malzemesi olan kaşları çatılmış İslamcıların yüzlerinden düşen bin parça altında ezilmekten de korusun! 

Peygamber yaşasaydı bulmaca çözecekti,

Peygamber yaşasaydı sinema izleyecekti,(Hz Aişe ile Siyahi Habeşlilerin gösterilerini izlemesi)

Peygamber yaşasaydı metrobüse binecekti, taksi çağıracaktı, köşe yazacaktı, konsere gidecekti, röportaj verecekti, manşet olacaktı, maç yapacaktı, gülecekti güldürecekti! İnsanlığın peygamberini insanlıktan soyutlayıp putlaştıranları uyaracaktı!

          Dini sevdirme adına tespihli su tabancasıyla millete abdest dersleri vermeye çalışan bazı kralcıların ateşkesi olacaktı! Sadece takkeyle cami vitrininde en Müslüman din mankeni olduğunu zannedenleri şeklin içindeki kalbe götürecekti.Rahat olun azizler! Peygamberden daha Müslüman olamazsınız! Müslüman mizah da yapar yapılan mizaha da katıla katıla güler! Müslüman yas gevşetici espri zekâsına sahiptir! 

Hepimiz Allah’ın senaryosuyuz bırakın da kötü oyuncuları sahneden Rab atsın! Bırakın Müslüman şekilde görüldüğü gibidir diyerek aynı çekirdekten fırlamış tahıl tipler üretmeyi! Dünya’da yaşıyoruz! Birilerinin mağara akıllarınca kıl kapmışçasına karga tulumba çağdaşlıkla dindar insanları yobaz olarak damgalaması fili yuhalayan sineğin çabası kadardır bilirsiniz, ama kabul edin bu da kendi içimizde yozlaşmadığımız anlamına gelmez diyordu Feride! Esra Elönü -  eelonu@mynet.com

 

                    Kur’ân her çağa hitap eder

       

      Peygamberimiz (asm), Kur’ân’ın ilk ve en mükemmel açıklayıcısı, tefsir edicisidir. Onun (asm) hadisleri de, Kur’ân’ın açıklanmasıdır. Biz, onun (asm) sünnet-i seniyyesiyle Kur’ân’ı daha mükemmel bir şekilde anlıyoruz.

     Kur’an, bütün çağların, toplulukların ihtiyaçlarını karşılayan 10 binlerce kitabı alan bir mu’cize kitaptır. Ki, mu’cize, insanın yapması mümkün olmayan, ancak insanın elinden çıkan demektir. Meselâ, Kur’ân dünkü teknik ve ilmi buluşlardan haber verdiği gibi, bugünkü teknik ve fenni buluşlardan da bahseder. Halbuki insan, bir gün, bir hafta sonra ne olacağını, ne keşfedileceğini bilemez. Hz. Muhammed (asm) bir insandır. 15 asır sonra meydana gelebilecek genel ve hele hele özel meseleleri, keşifleri—kendisine vahyedilmediği takdirde—bilemez. Bildiğine göre, öyle ise ona bildiriliyor. Öyle ise, her şeyi yaratan ve her şeyi bilen bir Zât ona bildiriyor. Öyle ise o bir peygamberdir. Öyle ise, onun haber verdiği bütün meseleler doğrudur.

       Keza, atom hakkında 10 binin üzerinde kitap yazılmıştır. Atomu yaratan Allah’tır. Kur’ân âyetlerini de indiren Allah’tır. Bir atoma, DNA’ya on binlerce kitap bilgilerini sığıştıran kudret, Kur’ân’ın bir âyetine, bir kelimesine de on binlerce bilgiyi şifrelemiştir.

     Atomu inceleyen fizikçiler, ondan bu kadar bilgiyi çıkarıyorlarsa; Kur’ân’ın anlaması ve anlatması için de indirildiği Peygamberimiz de (asm), müfessirler de elbette onu açıklayacak ve her çağ ondan istifade edecektir.

       Herkes kendisine sorsun: Tıptan, fizikten, kimyadan, coğrafyadan ne kadar anlıyor? Edebiyattan, edebî san'atlardan ne kadar bilgisi var! Tıpçı, fizik kanunlarını bilir mi? Bunlar bir yana, kendi branşımız, mesleğimize ne kadar vâkıfız? Hasta olduğumuzda doktora, evin planını çizdireceğimizde inşaat mühendisine veya mimara gideriz. Hastalığımızı biz teşhis etmez, reçete yazmaz, tedavi etmeyiz. Kur’ân hakkında bilgi sahibi olmak isteyen, uzmanı olan müfessirlere müracaat etmeli değil mi? Çağımızın en muhteşem tefsiri Nur’dur. Onu inceleyen, Kur’ân’ın mesajını en güzel şekilde alır.

    http://www.islamivideolar.org/kategori:13_tefsir-dersleri.html

 13-DİNİN BİLİMLERİ KAPSAMASI:Astronomi ve arkeoloji bilim adamlarına göre kainat (evren) üç milyon sene evvel yaratılmış. İnsanlık tarihi ise yüz bin sene... Dünyaya gönderilen ilk insan, kendisine lazım olan her şeyi hazır bulduğuna göre, yüz bin sene evvelki kainat aynen böyleydi. Şimdi “Yüz bin sene evvelki kainat nizamı günümüze hitap edemez” diyebiliyor muyuz? Yani “Atmosfer, su, toprak, asırlarca evvel yaratılmış, asrımızın ihtiyaçlarına cevap veremez” diyebilir miyiz? Kainata nizam veren Allah, İslâm nizamını göndermiştir. Kainat nizamı ne kadar mükemmelse, İslâm nizamı da o kadar mükemmeldir. İslâm’a uyan Müslüman da mükemmel olur.
          Nasıl ki, kainat nizamı her asrın ihtiyacına cevap vermiş, yirmi birinci asrın ihtiyacına da cevap verecek... İslâmiyet de 14 asırdır üstün insanlar yetiştirmiş, o insanlar zaman zaman üstün milletler, üstün devletler kurmuş, üstün olmuş, yine öyle olacaktır. Nasıl ki, “Kainat nizamı yüz binlerce sene evveline aittir, bilim çağına hitap edemez!” denilemezse; “İslâmiyet de Ortaçağa aittir, aklın, ilmin, teknolojinin hakim olduğu bu çağa hitap edemez” denilemez. İnsanı yaratan Allah, İslâmiyet’i göndermiştir. Nasıl ki, her cihazın bir tarif namesi varsa...

       Erişilmez bir sanat eseri olan insanın da tarif namesi Kuran’dır. Kuran’ın ilk tefsiri Hadis–i Şerifler, bunları en güzel şekilde yaşayan da Peygamberimiz ve sahabedir. Bunlar bir bütündür, birbirinden ayrılmaz, hepsine birden “İslâmiyet” denir.
“İnsan” denilen bu harika cihaz, tarif namesi olan İslâm’a uymayınca, arızalanmış, işe yaramaz duruma gelmiş, hatta zararlı olmaya başlamış bile. Dünyanın neresinde büyük insan, büyük şirket, büyük millet ve büyük devlet varsa, bunların hepsi İslâm prensipleriyle büyük olmuştur, başka türlü olamaz! Bir kısım devletleri süper güç yapan ilim ve tekniktir. İlim, Allah’ın sıfatı olduğu gibi, teknik de Allah’ın sani sıfatına istinat eder. Allah’ın sıfatlarını beşer planında talim etmek, âdetullahtır, sünnetullahtır, dolayısıyla ibadettir. Yani Müslümanların ilimde, teknikte ilerlemesi ibadet iken (çeşitli sebeplerle) üç asırdır, ilimde teknikte geri kalmışız, ecnebiler de ilimle, teknikle ilerlemiş. İlmi ve tekniği haram eden bir tek ayet ve hadis gösterilemez, tam tersine ilimde ve teknikte ilerlememizi emreden pek çok ayet ve hadis varken (iç ve dış sebeplerle) üç yüz senedir biz bu emirlere uyamamışız, sanki ecnebiler uymuş; ilerlemiş, süper güç olmuşlar. Avrupa gençliğinin yüzde altmışının sefahat bataklığına saplanıp, içkide, kumarda, fuhuşta mahvolduklarını söyleriz. Peki yüzde kırkı ne âlemde? İşte onlar deneme usulüyle içkinin, kumarın, uyuşturucunun ve fuhşun zararını anlamışlar, bunlardan uzak yaşıyorlar. Halbuki dinleri, örfleri ve âdetleri bunları yapmaya müsaittir.

     Sürünmemek için, büyük adam olmak için sefahati terk ediyorlar. Demek ki, ecnebiler dahi İslamî prensiplerle büyük adam olma imkanını buluyorlar. Çünkü insanı harika bir cihaz gibi yaratan Allah, onun tarif namesi olarak İslâmiyet’i göndermiştir. Bu cihaz, ancak bu tarif name ile çalışır. İnsanın yapısı ne kadar mükemmelse, İslâmiyet de o kadar mükemmeldir, bunlar bütünleşince insanın hayatı da mükemmel olur.

       Rahman ve Rahim olan Rab’imiz, İslâmiyet’i göndermiştir ki, şu cennet gibi dünyayı başımıza cehennem etmeyelim. Eğer bugünkü dünya, Müslümanlara cehennem olmuşsa, bu demektir ki, İslâmiyet’i yeteri kadar anlamıyoruz, yaşamıyoruz. Kainatı yaratan Allah, İslâmiyet’i göndermiş, her ikisi de kıyamete kadar devam edecektir, çünkü her ikisinin de sahibi Allah’tır. İslâmiyet’e hangi millet, hangi devlet düşmanlık ederse etsin, İslâmiyet yine kıyamete kadar hükmünü sürdürecektir, Allah kudret–i mutlaktır! Bu hususta Allah’ın bizlere de ihtiyacı yoktur, O Samed’dir: Her şey O’na muhtaç, O hiçbir şeye muhtaç değildir. Biz, İslâmiyet’e muhtacız. İslâmiyet’i öğrenir, anlar ve yaşarsak, dünya ve ahretimiz cennet olur.
Selam ve dua ile...

 

      Hz. Süleyman’ın (as) mu’cizesini gerçekleştirmeye doğru

      Geçenlerde medyada Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi’ndeki (CERN) deneyle, atom parçacıklarının Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda rekor bir enerjiyle çarpıştırıldığı, bu büyük deneyle kâinatın kimi sırlarının açığa çıkarılabileceğinin ümit edildiği haberi yer aldı.

    Fakat deneyle ilgili haberlerde benim asıl dikkatimi çeken, CERN’de görev yapan İTÜ Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Kerem Cankoçak’ın sözleri arasında geçen bir cümle idi.

    Cankoçak, “İleride ne tür teknolojik gelişmeler yaşanacağını öngörmek tam da mümkün değil. Meselâ bir yerden bir yere ışınlanma gerçekleştirilebilir ya da bambaşka bir teknoloji gelişebilir”1 diyordu. Evet, ışınlama gerçekten heyecan verici bir olay. Nitekim, kimi gazeteler de CERN ile ilgili haberde başlığa bu kısmı taşımışlardı. Hatta, gazetemiz çizeri İbrahim Özdabak hadiseyi karikatürize dahi etmişti.2

    Ama sıkı durun, daha heyecan verici bir olaydan bahsedeceğim size.

     Aslında ışınlama asırlar önce gerçekleşti!

    Nasıl mı?

     Hz. Süleyman’ın (as) mazhar olduğu bir mu’cize ile.

   Olay şöyle cereyan eder:

     Yemen’de bulunan Sebe’ Melikesi Belkıs, elçileri vasıtasıyla saltanatının gücünden ve İlâhî dâvetinden haberdar olduğu Şam’daki Hz. Süleyman’a (as) ulaşmak, onu ve tebliğ ettiği dini yerinde görmek için yola çıkar. Belkıs’ın kavminin ileri gelenleriyle yola çıktığını ve Müslüman olmaya meyilli olduğunu öğrenen Hz. Süleyman (as) ise, bir mu’cize ile onların hiç tereddüde kapılmadan imana gelmelerine vesile olmak ister. Emrinde çalışan cin ve insanların ileri gelenlerini toplayarak onlara şöyle der:

     “Ey ileri gelenler! Onlar bana Müslüman olarak gelmelerinden evvel, o kadının (Belkıs’ın) tahtını bana hanginiz getirebilir?”

    Süleyman’ın ordusu içinde, cinlerden çok kuvvetli ve becerikli bir grup vardır. Bunlara ifrit denir. İfritlerden biri der ki:

    “Sen henüz yerinden kalkmadan, ben onu sana getiririm. Eminim ki buna gücüm yeter.”

   Bunun üzerine Hz. Süleyman’ın (as) yakınlarından, ‘eşyanın bir mekândan diğerine celb ve nakli’ konusunda ilim sahibi biri öne atılarak, “Sen daha gözünü açıp kapamadan, ben sana getiririm” der ve o anda getirir de. Kimi rivayetlerde aynen değil de ‘görüntü ve ses’ olarak getirdiği nakledilir.3

    İşte böyle bir mu’cize.

    Ne ki, o zamanlar mu’cize olan bu hadisenin ‘görüntü ve ses nakli’ şeklinde olan kısmının günümüzde gerçekleştiği, önümüzdeki 50-100 yıl içinde ise “ışınlama” teknolojisiyle ‘aynen nakil’ tarzında gerçekleştirilebileceği bilimadamları tarafından öngörülüyor.

    Niye olmasın?

   O zamanlar bir mu’cize olan ‘uzak mesafelerden ses ve görüntü nakli’nin şimdilerde neredeyse ‘sıradanlaştığı’—ki, sıradanlaşması beşerin gafletinin bir neticesidir—dikkate alınırsa, ‘aynen nakil’ de (ışınlama) gerçekleşebilir. Allahu â’lem.

     N itekim Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de, Kur’ân’da Hz. Süleyman’ın (as) mu’cizesinin zikredildiği ilgili âyete değinirken şöyle demektedir:

    “‘Semâvî kitapların esrârına vâkıf bir âlim ise, ‘Sen daha gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm,’ dedi. Süleyman Belkıs’ın tahtını yanında hazır görünce...’ (Neml Sûresi: 40.) âyeti, işaret ediyor ki, uzak mesafelerden eşyayı aynen veya sûreten ihzâr (hazır) etmek mümkündür. (...) Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisân-ı remziyle (işaret diliyle) mânen diyor ki: ‘Ey benîâdem! (insanoğlu!) (...) Öyle ise, şu azîm nimetten istifade edebilirsiniz. Haydi göreyim sizi, vazife-i ubûdiyetinizi (kulluk vazifenizi) unutmamak şartıyla öyle çalışınız ki, rûy-i zemini (yeryüzünü), her tarafı herbirinize görülen ve her köşesindeki sesleri size işittiren bir bahçeye çeviriniz.” 4

   Evet, ‘ışınlama’nın insanlığın bilim sahasındaki çalışmalarına bağlı olarak günün birinde gerçekleşmesi mümkün.

Ancak burada mühim bir hatırlatma daha yapmaktadır Bediüzzaman:

   “..vazife-i ubûdiyetinizi (kulluk vazifenizi) unutmamak şartıyla öyle çalışınız ki...”

    Evet, Hz. Süleyman (as) ‘kulluk vazifesi’ni unutmamış, nitekim Belkıs’ın tahtını yanında görür görmez dahi “Hâzâ min fazlı Rabbî” (Bu ancak Rabbimin fazlı ve ikramıyladır) demiş, o olağanüstü hadiseyi kendine mâl etmemiş, Rabbine şükre vesile kılmıştı.5

    İnsanlık da bir gün ‘ışınlama’yı gerçekleştirdiğinde bu harika hadiseyi kendine mâl etmemeli, “Bu ancak Rabbimin fazlı ve ikramıyladır” diyebilmelidir. Çünkü bütün bu ‘teknolojik nimetler’, şüphesiz, Allah’ın kâinata koymuş olduğu kanunları keşfetmek adına insanlığın yaptığı ‘azimli çalışmalar’a karşılık verilen İlâhî birer ikram ve hediyelerdir. Dolayısıyla şükrü de ‘en güzel şekliyle’ gerektirmektedirler. Bunun da en güzel yolu, onları daima ‘hayır’da, yani ‘insanlığın faydasına’ kullanmak şeklinde olsa gerek...

   Dipnotlar:

1- Sabah, 1.4.2010.

2- Yeni Asya, 2.4.2010.

3- Peygamberler Tarihi, Yeni Asya Neşriyat, s. 325.

4- Sözler, Yeni Asya Neşriyat, s. 405-406.

5- Neml Sûresi: 40.

www.sentezhaber.com E-Posta: tezer@yeniasya.com.tr

       

              DNA testi, Levh-i Mahfuz’u yokluyor!

    Şu an bu yazıyı okumanızı sağlayan ve kâinat çapında daima gündemde olan hafiziyet gerçeğini...

    Zira bu satırların yazarı, bu yazıyı yazmak için uzun ve kısa belleğini (hafızasını) kullandı.

Aslında, “Levh-i Mahfuz” denilen Allah’ın her şeyi vücudundan önce ve sonra kaydettiği kader levhasının kendisinde bulunan bir numunesiyle (hafıza) birlikte, bir başka beşerî hafızanın/hafızaların yine Hafiz-i Hakikî tarafından kendi hafızalarında depolanan verileri de kullanarak meydana getirdiği, İlâhî bir “hafiziyet hediyesi” olan ‘bilgisayar/depolar’ı da kullandı.

   Tabiî bu “medeniyet harikası”nı kullanması da yetmiyordu.

    Ne yazıp yazmadığını görmesine vesile olan gözlerinin, yine bir dizi ‘zerre’nin, ‘alma/saklama/nakletme’ gibi içerisinde ‘hafiziyeti’ de barındıran vazifelerini başarıyla yerine getirmesine bağlı olarak beynine gönderdiği sinyaller de işin içindeydi.

   Ve aynı şey, elbette, bu satırları şu an gören ve algılayan sizler için de geçerliydi.

    Hâsılı, ancak dikkatli bir tefekkürle farkına varılabilen bir hafiziyet gerçeğidir söz ettiğimiz...

***

     Aslında hayat da Hafiziyet’le vardır hep... “Hafîz” olanın saklama/kaydetme tecellîsiyle...

     Her tohum, bir saklayışın ifadesi.

Her zigot ve o zigotu oluşturan hücreler, yeni bir hayatı filiz verecek yazılım...

Her hücrede yer alan çekirdek, her çekirdekte yer alan kromozom ve her kromozomda yer alan DNA’lar, genler vs… Hepsi de, ilmi ve kudreti her şeye hükmeden O Hafiz’in saklama/koruma tecellisi…

Eşyayı vücudundan önce ve sonra özetleyen Evvel ve Âhir, sürekli bir kaydetme faaliyeti içerisindedir.

Kâinatta inşâ şeklinde devam eden hallâkiyet (yaratma), hep tohumlarda, hücrelerde, genlerde saklanan, Ezelî İlmin tecellisi programlarla cereyan eder.

“Bak o Hakîm-i Zülcelâle, nasıl Kitab-ı Mübînin düsturlarından, arı vazifesine ait miktarını bir tezkerede yazmış, arının başındaki sandukçaya koymuştur. O sandukçanın anahtarı da, vazifeperver arıya has bir lezzettir. Onunla sandukçayı açar, programını okur, emri anlar, hareket eder, ‘Rabbin balarısına ilham etti’ (Nahl Sûresi: 16:68.) âyetinin sırrını izhar eder.”

Evet, Ezelî İlmin tecellisidir her bir canlı yazılım…

Her bir DNA, her bir gen…

Her bir tohum… Her bir hafıza…

Ve hepsi de, yine Ezelî İlmin tecellisi olan, geçmiş veya gelecek her şeyin kayıtlı bulunduğu Levh-i Mahfuz’dan bir nümune… Büyük kütüğü haber veren küçük küçük cüzdanlar, hüviyetler…

***    Ve DNA testi…

Bir anlamda Levh-i Mahfuz’un küçük numunesini test…

“Kalıtım” denilen, mühim ve pek çok hikmet saklı bir hafiziyet tecellisi sayesinde gerçekleştirilen muâmele…

Ezelî İlmin, geçmişte cereyan eden “genetik olayları” kodladığı küçük sandukçaları kontrol...

Ve işte ibretlik bir nümunesi:

    “Avustralya’da ırkçı görüşleriyle tanınan, yabancı düşmanı konuşmalarıyla tepki toplayan One Nation partisinin eski lideri Pauline Hanson, DNA testi sonucunda Ortadoğu kökenli olduğunu öğrenince şoke oldu.

“Hanson, soyunun nereden geldiğini öğrenince çok şaşırdığını ve hayretler içinde kaldığını söyledi. Hanson’ın izniyle ‘The Sunday Mail’ gazetesi tarafından yaptırılan DNA testinin sonuçları zengin ve çok kültürlü bir geçmişe kadar gitti. Test sonuçları Hanson’ın yüzde 9 Ortadoğulu, yüzde 32 İtalyan, Yunan ve Türk karışımı ve yüzde 59 kuzey Avrupalı olduğunu gösterdi. Sonuçları öğrenince kafası karışan Hanson, bu geçmişi ‘tecavüzlere’ ve ‘savaşlara’ bağlamaya çalıştı. Bu gerçeğe karşı çıkmayacağını belirten Hanson, ‘Kim olduğumu öğrendim yine de siyasî görüşlerimi değiştirmeyeceğim. Bunu benden kimse istemesin. Sadece yüzde 9 Ortadoğulu olabilirim, ancak gördüğünüz bu kız yüzde yüz Avustralyalıdır’ diye konuştu.

“‘Avustralya geleneklerini yok ettiklerini’ söyleyerek Müslümanlara saldıran Hanson, kendi soyunun ise İngiltere ya da İrlanda’dan geldiğine yüzde yüz inanıyordu.” (Yeni Asya, 19.02.2007)

***

Rabbim Sen ne büyüksün! Sen ne izzet ve azamet Sahibisin! Ben farkına varmadan, ne de çok şeyler kaydedensin!

Fesübhane men tahayyera fi sun’ihul-ukul!  ***   Evet, DNA testi, geçmişimiz hakkında epey bir ipucu veriyor.

Adeta Levh-i Mahfuz’u yokluyor!

Ama nereye kadar… İnsan nereye kadar geçmişini öğrenebilir? Ve öğrense ne olur? Hepimizin DNA’ları neticede Âdem babamıza dayanmıyor mu? Ve hepimiz topraktan değil mi?

Heyhat!

Bediüzzaman, yıllar önce “Levh-i Mahfuz açılsa, ancak hakikî unsurlar (ırklar) birbirinden tefrik edilebilir” demiş ve “kafatasçılığın” mânâsızlığını vurgulamıştı…

Kimbilir belki de Levh-i Mahfuz’un küçük birer numunesi DNA’ların testine, “genetik birimlerin açılması”na da işaret etmişti Ezelî Kelâm’ın Müfessiri…28.12.2008 E-Posta: tezer@yeniasya.com.tr

Zaman en büyük müfessirdir   29 Temmuz 2010 Perşembe 07:24

     

       Kur’an çağlar üstüdür. Keza akıl üstüdür.  Bu özelliğinden dolayı çağın algıları onunla çatışabilir ama o çağla veya akılla çatışmaz.  Bunu izah etmek için İskilipli Atıf Hocanın sözlerini hatırlamak yerinde olur: ”İslam asri değil,  a’saridir" demiştir. Yani bütün asırların irfanıdır/bilgisidir. İslam bir asrın yüzü değil bütün asırların yüzüdür. Bediüzzaman da bu mealde ‘zaman yaşlandıkça Kur’an gençleşiyor’ demiştir. Kur’an’ın zamanla ilişkisi interaktiftir ve bu bütünlüğü yakalayanlar istikametten sapmayacakları gibi, kesinlikle anakronik bir boşluğa da yuvarlanmazlar. ‘Yanlış hesap Bağdat’tan döner’ dendiği gibi yanlış yorumlar da zamanın aynasında kırılır giderler. Dolayısıyla, Kur’an, müfessirlerin düşmüş olduğu anakronik yorumları zaman süzgecinde eliyor ve onları tashih ediyor. Bunun çok sayıda misali var.

       Geçenlerde Beyrut’ta İmam Şafii Camii’nde Celaleyn Tefsirini karıştırırken önüme  İsra Suresinin 5-6 ve 7’inci ayetleri çıktı ve orada tamamen Kur’an’ın maksadına mugayir olarak Mescid'e (Mescid-i Aksa) ikinci defa girişin gerçekleştiği yorumunu okudum. Halbuki, çağdaş araştırmalar İsra Suresinin 7’inci ve 104’üncü ayetlerini birbiriyle bağlantılı okuyorlar. Zira, her iki ayette de ‘vadü’l ahreti’ ifadesi geçmektedir ve tamamen ahir zamanda Yahudilerin stratejik konumuyla alakalıdır. Ve zaman ayarlı Kur’an-ı Kerim’in mucizelerinden birisidir. 

‘Vadü’l ahireti’ yani ahiret vadesi ve “son vade (birincisini müteakiben ikinci vade demektir) geldiğinde sizi ‘lefif’ olarak tekrar arza yani Arz-ı Mev’ud’a getiririz” denilmektedir. Buradaki ‘lefif’ bütün veya toplu demek olmayıp sarmal demektir ve özellikle 1917 yılından itibaren Yahudilerin Filistin’e pey der peyi ve öbekler halinde gelmelerinin veya göçlerinin keyfiyetini tasvir etmektedir. Burada lefif ibaresi öbekler halinde demektir ki tamamen   .                                  Kur’an ayetleri, günümüzün izdüşümlerine işaret etmektedir. Dolayısıyla burada en büyük müfessir olarak zaman, Celaleyn de dahil olmak üzere bütün müfessirleri sınıfta bırakmıştır. Bunun nedenine gelince, kimse Yahudilerin ahirzamanda Filistin’e gelerek yeniden bir devlet kurabileceğini tasavvur etmemiş olmasıdır. Bundan dolayı da anakronik duruma düşmüşlerdir.  Burada el ard kelimesi genellikle ahret yurdu olarak çevrilmiştir. Halbuki bahse konu mekan Filistin yani Arz-ı Mev’ud’dur. Kimilerine göre, yine aynı ayetlerdeki ‘nefir’ kelimesi de neferden yani insan kalabalığından olmayıp silah araç gereç üstünlüğü anlamındadır.  Bu durumda Kur’an ifadesi açıkça İsrail nüfusunun üstünlüğüne değil silah üstünlüğüne işaret etmekte ve atıfta bulunmaktadır. Bu durum İsrail’in elindeki silah tersanesinin bütün Arap ülkelerinden daha üstün olacağını akla getirir ki tıpatıp vakıaya uygundur. Bu,  zaman tefsiri üzerinden Kur’an-ı Kerim’in i’cazını göstermektedir. Kur’an bir ayetinde bile birçok mücizelere havidir. Kur’an mucizülbeyan olmasının en önemli göstergelerinden birisi de zamanın tefsirine açık olmasıdır.

         Keza ‘İkinci (son) vade geldiğinde sizi öbekler halinde arza getiririz (İsra:104)’ ayetindeki ‘lefif’  ibaresi Bessam Nihad Cerrar’a göre, ‘sizleri şetattan yani diasporadan karmaşık köklere sahip olarak getiririz’ anlamındadır. Burada Yahudilerin Arz-ı Mev’ud’a farklı kökenlere mensup olarak gelmeleri Beni İsrail olarak gelmelerini nefyetmiyor mu? Cerrar’a göre, nefyetmiyor. Zira, devlete nispetleri dolayısıyla Beni İsrail sayılırlar ve Kur’an onlara bu ismi vermekte ve ıtlak etmektedir. Yine burada  kıyamet öncesi Arz-ı Mev’ud’da toplanmaları Haşr Suresinin ilk iki ayetiyle münasebattar ve alakalı görünmektedir. ‘Haşrin başlangıcında Ehl-i kitaptan küfre girenleri çıkartan o’dur’ ayeti ile İsra suresinin bu mevzudaki ayetleri birbiriyle bağlantılıdır. Zira, Yahudilerin Ceziretü’l Arap’tan çıkartılmaları, yeniden Arz-ı Mevud’da toplanmalarının başıdır. Veya bu olayların tamamı kıyamet sürecinin aşamalarından birisidir. Nesefi’ye göre, Beni Nadir Medine’den çıkartıldıklarında Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır: ”Haşrin (toplanmanın) başlangıcına gidin biz de sizin peşinizdeyiz, yakanızdayız …” Burada takip etmek ikinci vadeyle ve Müslümanların ikinci vadedeki mukabele pozisyonuyla alakalı olsa gerektir.

Merci’z zuhur sürgünlerinden olan Zeval-i İsrail kitabının yazarı Bessam Nihad Cerrar aynen Bediüzzaman gibi en büyük müfessirin zaman olduğunu haber vermektedir (1). Cerrar, Suyuti gibi müfessirlerin anakronik tefsirlere ve yorumlara düşmelerinin nedenini şöyle izah eder :” Hiç kimse, müfessirlerin Yahudilerin yeniden toparlanacakları ve kutsal mekanlarda ve Kudüs’te devlet kurabileceklerini tahmin edebileceklerini düşünebilir miydi? Emevi, Abbasi ve Osmanlı gibi güçlü saltanatlar altında hüküm süren Müslümanlar ve müfessirler Yahudilerin yeniden toparlanabileceklerini tahmin edemezlerdi ve bundan dolayı da ikinci vadenin gelip geçtiğini tasavvur etmişlerdir.  Diaspora Yahudilerinin yeniden toparlanarak bir devlet olabileceklerini öngöremezlerdi…” Günümüzde Karadavi bile aynı anakronik tefsirlerin tesiri altından kurtulamamıştır.

        Evet, hadis diliyle ahirzamanda Yahudilerle Müslümanların mevcut pozisyonda harp edecekleri haber verilse bile yine de Kur’an’da bahse konu ayetlerle hadislerin haberlerini telif etmek,  bağdaştırmak kolay olmasa gerek. Bundan dolayı müfessirler Kur’an-ı Kerim’in bahsettiği Tevrat kaynaklı Yahudilerin iki defa ifsad ve yükselme dönemi geçirecekleri ve ardından da kırılma dönemi yaşayacakları meselesine geçmişin zaviyesinden bakmışlar, geçmişe hamletmişler ve İslam asırları öncesinde yaşandığını tahmin etmişlerdir.  Lakin zaman müfessiri veya vakıa onları tashih etmiştir. Musa Aleyhisselam’ın kavmiyle birlikte Mısır’dan çıkması birinci vadenin tahakkukunun mukaddimesidir. Keza peygamberimizin de Yahudileri Medine’den çıkarması -arada büyük bir zaman fasılası olsa bile- ikinci vadenin mukaddimesidir. Hazreti Musa’dan sonra Yuşa Bin Nun ile birlikte Mısır’dan çıkan Yahudilerin öncüleri Eriha’ya girmişlerdir. Beni Nadir de Medine’den çıkarıldıktan sonra Nesefi’nin tefsirine göre yine Eriha’ya yerleşmiştir.

Hadislerin yorumunda ve anlaşılmasında da zaman büyük bir müfessirdir ve anakronik yorumları tedavülden indirmekte ve düşürmektedir. Buna dair çok mesail vardır. Bunlardan birisi de, eşratu’s saa yani kıyamet alametleri hadislerinde geçen Ahlas, Serra, Düheyma fitnesiyle alakalı yorumlarda görülmektedir. Bu fitne çeşitlerine dair anakronik yorumlar yapılmıştır. Bu husustaki hadiste  ‘Serra fitnesinin dumanı ayaklarımın altından çıkar. Biri çıkar ve Ehl-i beytimden olduğunu ileri sürer. O benden değildir. Benden olanlar, muttaki dostlarım ve velilerimdir’ denilmektedir.  Hadiste bilahare ‘ sümme yestalihunnasu ala reculin keverikin ala dil’in’ ifadesi geçmektedir. Bilahare Düheyma fitnesinden bahsedilmiştir.  Eski hadis kaynaklarında, bu hadiste zikredilen ‘Ehl-i beyt iddiasında bulunan şahsın’ Muhtar es Sakafi olduğu ileri sürülmüştür. Keza bu hadise istinaden insanların üzerinde anlaşacakları ve biat edecekleri adamın ise Mervan ve oğulları olduğu ileri sürülmüştür (2). Lakin günümüzde bu hadisleri zaman farkıyla yeniden yorumlayan İsmail Çetin Hoca ve Muhammed Zekeriyya Kandahlevi gibi muhaddisler bu fitnelerden kastın ahirzaman fitneleri, Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Osmanlı’nın yıkılışı olarak tasvir etmişlerdir.’ İnsanların üzerine anlaşacakları adamın’ da Mervan değil Şerif Hüseyin olduğunu ve iktidarının da zayıf olmasının hadisin ifadelerine uygun düştüğünü söylemişlerdir.

            Elbette, anakronik yorumlar ve zamanın bunların üzerine düştüğü şerhleri anlatmak için makaleler yetmez; kitaplar yazılsa sezadır. Biz ise ‘gayzun min feyz’ misali, denizden bir katre olarak dikkat nazarlarınıza bir iki misal sunmakla iktifa ettik.  Lakin meselenin özü, vermek istediğimiz gibi zaman bazı şeylerin ilacı olduğu gibi bazı olayların ve ayetlerin de gerçek tefsiridir. Yanlış tefsirlerin de sağlamasıdır.  Zamanın bozduğunu ancak zaman düzeltir.Dipnotlar: 1-İfadesi aynen şöyledir : “El Müfessir el hakiki linnübüvvat el sadika huve’l vakiu”, Zeval-i İsrail, s: 20
2- El İzaaa, Es seyyid Muhammed Sıddık Hasen, S. 55, 56, Daru’l Kütüp el İlmiyye

KAYNAKLAR:

    Hatiboğlu, “İslâm'ın Aktüel Değeri Üzerine” (İslâmî Araştırmalar), Sayı 1, s.12; Erdoğan, İslâm Hukukunda Ahkamın Değişmesi, 15.    [36][36][36][2] Maide, 5/3.    [37][37][37][3] Ahzab, 33/40.      [38][38][38][4] Al-i İmrân 3/19, 83, 85; Sebe' , 34/28.      [39][39][39][5] Rahman, 55/31-35.         [40][40][40][6] İbrahim, 14/1.    [41][41][41][7] Sebe, 34/28.

[42][42][42][8] Furkan, 25/1.     [43][43][43][9] A’raf, 7/158.       [44][44][44][10] Buharî, Cami’, Teyemmüm, 1; Nesâî, Sünen, Gusül, 26.

[45][45][45][11] Tahir b. Aşur, İslâm Hukuk Felsefesi, İstanbul 1988, 100-101.      [46][46][46][12] İbn Aşur, İslâm Hukuk Felsefesi, 101.

[47][47][47][13] Bakara, 2/205.                                 [48][48][48][14] Buharî, Cami’, Hudud, 9; Müslim, Cami’, Hacc, 147.      [49][49][49][15] Malik, Muvatta, Kada, 26.     [50][50][50][16] Erdoğan, İslâm Hukukunda Ahkamın Değişmesi, 37 vd.   [51][51][51][17] Erdoğan, İslâm Hukukunda Ahkamın Değişmesi, 38.       [52][52][52][18] Erdoğan, İslâm Hukukunda Ahkamın Değişmesi,38.  [53][53][53][19] Karaman, Hayrettin, “Fıkıh”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, XIII/3.



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber 5747 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

İSLAM DÜŞÜNCESİNDE YORUMLARI(s59-73)Ü4

MEZHEP NEDİR?NEDEN MEZHEPLER DOĞMUŞTUR?

MEZHEP NEDİR?NEDEN MEZHEPLER  DOĞMUŞTUR? MEZHEP NEDİR?NEDEN MEZHEPLER DOĞMUŞTUR?

İslam Düşüncesinde Yorumlar (Mezhepler)

İslam Düşüncesinde Yorumlar (Mezhepler) Din Kültürü 11. Sınıf 4. Ünite: İslam Düşüncesinde Yorumlar (Mezhepler)

HZ.MUHAMMED (S.A.V)

ATATÜRK VE DİN

GALERİ

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

SİTE İSTATİSTİKLERİ

Kategori 63
Haber 1057
Yorum 115
Haber Okuma 1914886
Editör 12


RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi