BİLGECE BAKIŞ
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

İBADET KONUSU-Niçin ibadet ediyoruz?

Tarih 08/Ağustos/2010, 10:19 Editör BİLGE BİLGE

http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=article&aid=5225

İbadet İhtiyacımız


Peygamber Efendimiz (asm.) “Dünya ahiretin tarlasıdır.” buyuruyor. Bu dünya tarlasında kim ne ekerse Allah ona o cinsten mahsul veriyor. İnsanlar bu dünyada imanlarıyla, salih amelleriyle, güzel ahlaklarıyla manevi çiçekler ektikleri gibi, küfürleriyle, isyanlarıyla, kötü ahlaklarıyla da yine manevi dikenler ekmiş oluyorlar. Her iki tür ekimin de mahsulleri ahirette kendini gösterecek. Bu mahsullerin kârı da, zararı da insanlar için.

Eğer misal vermek gerekirse; “İslamiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz.” cümlesinden ilhamen, bütün insanlar gözlerini açsa ve gündüz nimetinden faydalansalar güneşin ışığında bir artma olmayacağı gibi, bütün insanlar güneşe göz kapasalar onun ışığında bir azalma olmaz.

İman, irfan, ibadet, takva, güzel ahlak da öyle değil mi? Onlara kavuşan kişiler bir şeref kazanırlar, üstün insan olurlar. Bütün insanlar bunlardan mahrum olarak yaşasalar bu manevi değerler aslî kıymetlerinden hiçbir şey kaybetmezler.

Örnek olarak ilim üzerinden duralım:

Bir ilim dalını bütün insanlar takdir etseler yahut inkâr etseler, o ilmin aslî değerinde ne bir artma, olur ne de azalma.

İnsan ilme muhtaçtır; ilmin ise insana ihtiyacı yoktur. Herkes cahil de kalsa ilmin üstün mertebesinde bir değişme olmaz; onun aydınlığı cehaletin karanlığından daima üstündür.

İlim tahsil eden kişi böylece bir mertebe kazanır. Bu, öncelikle ruh ve kalb dairesinde gerçekleşir. Âlim insan, üstün insan olur. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ayetinde bu gerçek net biçimde ders verilir.

Bilgili olmanın dünya işlerinde de faydası görülür. Bir konuda bilgisi ve ihtisası olan kişi hak ettiği makama getirilir; diğer insanlardan daha fazla ücret alabilir.

İbadet de bir yönüyle ilim gibidir. İbadete kul muhtaçtır. İbadet edilsin veya edilmesin onun değeri ne ise odur. Bunda bir artma veya azalma düşünülemez.

İbadet bir manasıyla itaat demektir, bir diğer manasıyla şükür.

İbadet insanın yaratılışı gereğidir ve ibadeti emreden ayetler bir bakıma “insanı fıtratına uymaya” bir davettir.

Gözün yaratılışında görme vardır, ona görmenin emredilmesi ne ise, insana ibadetin emredilmesi de onun gibidir. Şu farkla ki, bu ikincisinde insan iradesi devreye girer. Dünya imtihanının bir gereği olarak, insanoğlu kendi fıtratına uygun hareket edip etmemekte serbest bırakılmıştır.

İnsan fıtratı ibadeti nasıl emrediyor? Bu noktada Nur Risalelerinden şu tespiti aktarmak isterim.

“Fıtrat-ı beşeriyede cemale karşı bir muhabbet ve kemale karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek.” Lem’alar


Güzelliği sevmek insanın yaratılışında var. Gördüğümüz güzel bir manzarayı sevmemiz için aklımızı yorup, sonra karar vererek sevmeye başlamamız gerekmiyor, kalbimiz hemen sevgi ile ona meyleder.

Mükemmel bir esere hayranlık duymak da böyledir. O da yaratılışın bir gereğidir. Eseri kimin yaptığını dahi sormadan öncelikle ona hayran olur, daha sonra sanatkârı hakkında bilgi ediniriz.

Yapılan bir ikrama, bir ihsana karşı teşekkür etmek, minnet duygusu beslemek de yine fıtratın bir gereğidir.

O halde, bütün sıfatları sonsuz kemalde, bütün isimleri güzel ve bütün icraatları nimet ve ihsan dolu olan Rabbimize ibadet etmemiz yaratılışımızda var.

Gözün yaratılışında görme vardır, demiştik. Göz bu görevi yaptığında hemen karşılığını görür; baktığı eşyanın görüntüsü onda tecelli eder. Dağa bakmışsa onun görüntüsünü içine alır, güneşe bakmışsa güneşe kavuşur.

O halde, ibadet görevini yerine getiren insan da bir şeyler kazanacaktır. İşte bu kazanç Allah kelamında şöylece nazara verilir:

“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine vasıl olasınız (erersiniz).” (Bakara Sûresi, 21)


Ayetin başında, ibadetin illeti, yani “Niçin ibadet ediyoruz?” sorusunun cevabı şöyle verilmiş oluyor:

“O sizin Rabbiniz olduğu için.”

Kulluk, kulun görevidir. İnsan, kendisini bir damla sudan bugünkü mükemmel hale getiren, gözünü görecek, kulağını işitecek, ağzını konuşacak… şekilde terbiye eden Rabbine şükürle, ibadetle mükelleftir.

Ayetin devamında bu fıtri görevi yerine getirenlerin mükâfatı, “takva mertebesine nail olmak” şeklinde belirlenir.

Takva üçe ayrılıyor:
-Şirkten takva: Allah’a ortak koşmaktan sakınmak.
-Masiyetten takva: Günahlardan kaçınmak.
-Masivadan takva: Allah’tan gayrı her şeyi kalbinden uzak tutmak. (Sevgisini de korkusunu da Allah’a has kılmak. Mahlûkları ancak O’nun namına sevmek.)

Takva konusu Fatiha’yı hemen takip eden Bakara Suresinin ikinci ayetinde şöyle nazara verilir:

“Kendisinde hiçbir şekilde şüphe olmayan o kitap (Kur’an), muttakiler (takva sahipleri) için bir hidayet kaynağı ve yol göstericidir


Bir sonraki ayette takva sahiplerinin sıfatları şöylece sıralanır:

-Onlar gabya inanırlar,
-Namaz kılarlar,
-Kendilerine verdiğimiz mallardan zekât verirler.

Takva mertebesine ermek, imanın kuvvetlenmesini, namaz ve zekât gibi ibadetlerin daha mükemmel şekilde yerine getirilmesini netice veriyor. Böyle bir mümin, “Allah’ın kendisinden razı olduğu kul” olma mertebesine erişir. Rıza mertebesi ise bütün derecelerin üstündedir.

Bu şerefe nail olmak, başlı başına bir mükâfattır. Ama iş bununla kalmaz. Allah, razı olduğu bu kullarını ebedî saadet diyarında, sonsuz nimetlerine kavuşturur.

Takva sahipleriyle ilgili bir başka ayet-i kerimede bu bahtiyar zatların sıfatları şöylece sıralanır:

-Onlar bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar,
-(Kızdıkları zaman) öfkelerini tutarlar ve insanları affederler….
-Bir kötülük işlediklerinde, yahut nefislerine zulmettiklerinde hemen Allah’ı hatırlarlar ve günahlarına tövbe ederler….
-İşledikleri kötülüklerinde bilerek ısrar etmezler.
(Âl-i İmrân, 134-5)


Bütün bunlar kâmil müminin vasıflarıdır. Demek oluyor ki, ibadetin meyvesi takva, takvanın karşılığı da böyle üstün bir mertebeye erişmektir.

Bir kulun takva ile manen yükselmesi ve yücelmesi Rabbini razı eder. Ancak şu da unutulmamalıdır ki, Allah her şeyden müstağnidir, hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. İnsanın bu yükselişi kendisi için bir kemaldir, bir menfaattir. Allah, onun yükselmesine muhtaç olmadığı gibi alçalmasından da, (hâşâ), bir zarar görecek değildir. Her iki halde de sonuç kula aittir; zarar da menfaat de onun içindir.

“Herkesin kazandığı ya kendi lehine, yahut kendi aleyhinedir.”
(Bakara Suresi, 286)


Bu nokta üzerinde biraz durmak gerekiyor.

Bir hadis-i kutsîde şöyle buyrulur:

“Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim (bilinmek istedim) ve mahlukatı yarattım


Allah vardı ve hiçbir şey yoktu.
Allah’ın bir ismi Samed, yani her şey O’na muhtaç, O ise hiçbir şeye muhtaç değil.
Bugün gördüğümüz her şey, yıldızından güneşine, dağından denizine kadar hep yoklukta idiler. Onları Allah var etti.
Ve Allah, onların var olmalarına muhtaç değil.
Daha sonra canlıları yarattı. Onlara göz verdi, kulak verdi.
Ve Allah, onların görmelerine ve işitmelerine muhtaç değil.

Sonra insanları yarattı, onlara akıl verdi, kalp verdi. Bu varlık alemindeki harikaları düşünme ve onları yaratana iman etme kabiliyeti lütfetti.

Ve Allah, aklın anlamasına da kalbin inanmasına da muhtaç değil.

Kısacası, Allah, yarattığı mahlukların ne kendilerine ne de yaptıkları işlere muhtaç değildir. Çünkü, onları da yaratan O, işlerini de.

Konuyu bazı örneklerle biraz daha açalım:

Güneşi o yarattığı gibi ışığı da O yaratmıştır. O halde, Allah ne güneşe muhtaçtır, ne de onun ışık vermesine.

Ağacı o yarattığı gibi meyveyi de O yaratmıştır. O halde, Allah ne ağaca muhtaçtır, ne de onun meyvesine.

Mideyi O yarattığı gibi ondaki hazım faaliyetini de O yaratmıştır. O halde, Allah ne mideye muhtaçtır, ne de onun hazmetmesine.

Madde alemindeki bu üç örneği, ruh ve mana iklimine de taşıyabiliriz.

Aklı Allah yarattığı gibi anlamayı da o yaratmıştır. O halde, Allah ne aklın varlığına muhtaçtır, ne de onun anlamasına.

Kalbi Allah yarattığı gibi ondaki inanma kabiliyetini de O yaratmıştır. O halde, Allah ne kalbin varlığına muhtaçtır, ne de onun inanmasına.

Allah kalbin inanmasına muhtaç olmadığı gibi o inancın amel alemine dökülmesi demek olan ibadete de muhtaç değildir.

Allah’ın kemali sonsuzdur. Sonsuz için ne artış düşünülebilir, ne de azalış. Bütün insanlar kâmil müminler olsalar Allah’ın kemalinde bir artış olmayacağı gibi, bütün insanlar birer Firavun kesilseler Onun kemalinde bir azalma düşünülemez.

Kazanan da insandır, kaybeden de. Allah hakkında bu kelimeler konuşulamaz.

Düşünme ve iman etme, insan ruhunun en büyük ihtiyaçlarıdır. İnsan, bunlarla gerçek insan oluyor ve kemalini buluyor. Aksi halde, bitkiler ve hayvanlarla ortak bir hayat sürüyor. O büyük sermayesini bu küçük işlere harcamakla nefsine zulmediyor, zarar ediyor, küçülüyor ve Kur’anın ifadesiyle “hayvan gibi, hatta ondan daha aşağı” bir dereceye iniyor.

Allah, onun bu düşüşünden bir zarar görmediği gibi, onun yükselişine de muhtaç değil; her ikisi de kulun kendisi için.

Okunma Sayısı : 1372

İslam`ın kafa ve kalbe gıda olan ibadetleriyle, başka inançların ibadetlerini karşılaştırmak, müthiş bir farkı gözler önüne seriyor. Hele de başlı basına bir kulluk medeniyeti olan Ramazan’la gelen ibadet güzelliklerini başka dinlerde görmek imkânsızdır. Bu bakımdan, Ramazan`ı İslâm dünyasının dışında yaşamak, İbadetli bir mü`min için büyük bir hüzün ve burukluk sebebidir. Oralarda dış dünya Ramazan`sızdır. Mü`min Ramazan`ı kendi içinde taşır. Ezanlar içinde okunur, "kandiller kalbinde yanar. Ramazan davulunun yerini yüreğinin çarpıntıları alır. Fakat ruhunun tattığı oruç bir bayrak gibi dalgalanır. İşte kulluk burcunda dalgalanan bu oruç bayrağı, mü`mini tek başına bir devlet yapar. Güçlendirir, kendine getirir. Ramazan’dan habersiz kalabalıklar içinde İslam’ın izzetini, manevi şahsiyetini, şerefini temsil etmenin yüksek moralini kazandırır. Enerjisi bereketlenir, aykırı hallere direnci artar. Sahur vakti çalışsa da, iftar saati yollarda koşuşsa da, teravih zamanı katılacak cemaat bulamasa da... Orucun verdiği şuurla düşünür ki,

MÜLK, MÜLKULLAH
ADIM ABDULLAH...

O`nun mülkünde, O`nun kulu olarak yaşamanın huzuru, oruç zevkini bir kat daha ziyadeleştirir. Bu manevi zevk başkalarının duyamadığı, yaşayamadığı, hatta anlayamadığı bir tatlı histir. Ne var ki, ilmin oyu daima oruçtan yanadır.

Bir Alman tıp profesörü, "Hıristiyanlıkta böyle bir İbadetin olmaması büyük bir noksanlıktır" diyor. Ruh ve beden sağlığı konusundaki kitaplarıyla ünlü Dr. Victor Pauchet, "senenin belli zamanında Müslümanlar gibi oruç tutunuz" tavsiyesinde bulunuyor. Bu tavsiyenin gerekçesini ise Prof. Pierra Moulin açıklıyor:

"—İslâm dünyasının en yararlı kurumlarından biri de oruçtur. Oruç, bedenin hem fizikî, hem de ruhî dinlenişidir Dokuları temizler, birikmiş toksinleri, zehirleri atar. Müslümanlar böylece her yıl bir ay bedenlerini dinlendirirler. Hıristiyanlıkta orucun bulunmayışı büyük bir kayıptır."

Fakat, hakperest Papaz Hans Müller işin doğrusunu söylüyor:
— Aslında oruç bizde de vardı. Fakat, nefsimize zor geldiği için, zamanla orucu perhize dönüştürdük..." Evet, namaz bedene, kurban da keseye ağır geldiği için unutulmuş olmalı...

İlahiyatçı Marienne Meier`in tesbiti ise, kulak vermeğe değer:
"—İnsan, Allah İçin yaptığı fedakârlık nisbetinde kulluk zevkini tadıyor. Allah için kayda değer bir fedakârlık yapma hissini oruç kadar veren bir başka ibadet olamaz. Rabbinize olan müthiş bir sadakatle, "ye`" deyince yiyor, "yeme!" deyince çekiliyorsunuz.

Özellikle de iftar sofrasında, her şey hazırken, O`nun "ye!" emrini beklemenin heyecanlı zevkini tadıyorsunuz. Bu, bizim çok yabancı olduğumuz bir ulvî duygudur. Ancak bu güzel kulluk heyecanıyla yürekler gerçek Allah inancını bütün haşmetiyle hissedebilir.

Bizim ibadetlerimizde hakim olan sathilik, katılık, heyecansızlık ve kuruluktur. Oruçla gelen kulluk zevkini ben de yaşamak istiyorum."
Gana`lı uçak mühendisi Prof. Ahmed Bey, kilise bursuyla tahsil yapmış... Epey zaman papaz olarak çalışmış.

Şimdi bütün meselesi İslâm`a hizmet edebilmek... Gerçek kulluğu yeni dininde bulan bu kardeşimiz, ibadet farkını şöyle açıklıyor:

"—Kilisede ayin yönetirken, hiçbir vecd ve heyecan duymuyordum. Kendimi bir orkestra şefi gibi hissederdim. Ben kul olduğumu namazla ve hiçbir gösterişe müsait olmayan oruçla anladım."

"Bunca varlık var iken
Gitmez gönül darlığı"

diyen Yunus Emre`yi, zenginlikle azmış çağdaş insanı gördükçe, bir daha rahmetle anıyoruz. "Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür" diyen Bediüzzaman, modern insanın bir temel hastalığını çok güzel ifade etmiştir! Bugünün, maddede, refahta, servette, yani varlıkta boğulmuş, bunalmış ve yokluğa mahkûm olmuşları, yoklukta varlığı bulmak, açlıkta tokluğu yaşamak durumundadırlar. Tokluğun biteviyeliğinde hayatını hastalıklarla zedeleyenler, ruhlarını açlığı özler hale getirenler, aslında orucu arıyorlar .. Tatlı ve zevkli, ruhani ve nurani olan açlığın adıdır oruç.. Manevi bir temele oturmayan, mukaddes bir mânâ ile canlanmayan açlık oruç değildir. Bu gerçeği Erzurum Üniversitesinde yapılan bir araştırma çok güzel açıklamaktadır. Bu araştırmanın vardığı bir önemli gerçek, ibadet maksadıyla tutulan oruç ile, protesto amacıyla yapılan açlık grevi arasındaki farktır. Biri, her şeyin üstünde ve ötesinde tutulan, sonsuz sevilen bir Allah`a ibadet için... Diğeri, müthiş kızgınlık ve kırgınlık duyulan hükümeti, beklenen ücrete zorlamak için başvurulan bir silah... İşte bu iki niyetin insan vücudundaki tesirleri tamamen apayrı ve bambaşka şekillerde ortaya çıkıyor. Hormonların çalışmaları oruçta bütünüyle müspet, açlık grevinde ise, tamamıyla tahrip edici, zarar verici olmaktadır.

Orucun verdiği manevi zevki yaşayan insanlarımız, hâlâ aksi yöndeki bütün olumsuz teşviklere rağmen, Ramazan medeniyeti`nin güzelliklerini yaşamaya devam ediyorlar. On beş sene kadar önceydi. Değerli dost Anna Masala, belki de ilk şehadetlerinden birinin heyecanıyla bizleri sevindirmişti.

Vakit Ramazan`dı. İftar yakındı. "Bu akşam iftarlar benden" dedi. Kaldığı otele yakın lokantaları dolaştık. Fakat iftar havasına uygun bir atmosfer bulamadık. Lokantalar ya eğlence yeri gibi, ya da meyhane benzeri idi. Sonunda semtin tek içkisiz lokantasını bulmuştuk ama, orada da boş yer yoktu ve zaten iftar vakti çoktan gelmişti,.. "Bir yeni müslüman isevi ile ilk iftarı lokantanızda yapmak istedik" deyince, kendisi de oruç tutan patron, o kadar duygulandı kî... "Böyle bir iftar isteği için değil bir masa, mümkün olsa ayrı ve özel bir lokanta yapmak isterdim" dedi. O, kendi ve çalışanları için hazırladığı sofrayı bize teklif ederken, kültürümüzün hayranı olan misafirimiz, "Hayır" dedi. "Bu düşünceniz bütün iftar sofralarından daha lezzetli ve doyurucu idi. Size çok çok teşekkür ederim.”

Elimize tutuşturulan iftarlıklarla oradan ayrılırken, içimiz bambaşka bir doyumun tadına varmaktaydı...

Ramazan medeniyeti sadece Beyoğlu`ndaki lokanta patronunu değil, en ücra köşelerde yaşayan en yoksul halka kadar hepimizi sımsıcak bir şefkatle sarıp sarmalamakta, yumuşatıp hakiki insanlık vasıflarına çıkarmakta...

Bir tatlı bahar Ramazan`ı... Cağaloğlu`ndan İstanbul`un bir kenar semtine giden belediye otobüsündeyim. İftar vaktine iki saate yakın zaman var. Otobüs, o an Türkiye`nin metrekareye en çok adam düşen yeri... Varacağımız yere gariban Anadolu insanının huzurlu iftar sofrasına o saatte bu otobüsle ulaşabilmek ne mümkün? Akşam ezanı okunmaya başladı Kalabalıktan yer yer homurtular yükseliyor. Belediye, trafik olumsuz biçimde anılıyor... Artık vücudumu taşımaya nazlanan ayaklarım sızlamaya başlamışken gördüğüm bir Ramazan güzelliği bütün yorgunluğumu alıp götürüverdi. Hemen önümde oturan yaşlı bir teyze, ayaklarının arasında duran çantasından küçük bir paket çıkardı. Açtı ve ancak yarım kilo gelebilecek kadar görünen zeytinleri "oğlum en gencimiz sensin, amcalara dağıtıver` diyerek verdi. Önce kendisinin bismillahirrahmanirrahim diyerek bir tane ağzına attığı bu zeytinler otobüste elden ele dolaştı. Hatta bir ara şoförün "Yahu bir kuru zeytinle olur mu?" diye seslenişine, mahcup ve mütevazı bir eda ile, "Evladım kusura bakma, böyle olacağını bilemedim..."dedi... "Allah razı olsun" mukabeleleriyle yenilen birer zeytinin ağızlardaki tadı gittikçe artıyordu. İhtiyar kadıncağız ne diyeceğini bilemez halde, adeta bir başka dünyaya uçup gitmişti... Otobüsten inerken yaşlı teyzenin kılık kıyafetinin perişanlığını görünce, ağzımdaki zeytin tadı daha bir lezzetlendi, çoğaldı...

Bu ince anlayış bir emsalsiz hayırseverlik duygusunun tezahürü idi. İlhamını, bırakınız insanları, hayvanları ve bitkileri de düşünen İslâmî idraktan almaktaydı. İslâm imanının inceltip melekleştirdiği Müslüman kalbi, daima yoksulun acısını, derdini duyar ve imkânlarını büyük bir cömertlikle onları sevindirmekte kullanır. Ramazan`la birlikte doruk noktasına çıkan bu hassasiyet, SADAKA TAŞLARI`nı icat etmiştir. Camilerin girişlerine konulan içi oyuk taşlara varlıklı müslümanların koyduğu paralar, ihtiyaç sahipleri tarafından "bismillah" denilerek alınır. Eğer bir defada aldıkları para ihtiyaçları için yeterliyse, ne âlâ... Fazlalık varsa, para taştaki kovuğa iade edilir. Eğer, İhtiyaçtan az İse, "nasibim bu kadarmış," diyerek çıkana razı olur. Özellikle bayrama yakın sadaka taşlarındaki paralar bereketlenir. Parayı koyan el ile, alanın haysiyet, izzet ve şerefindeki harika denkliğe bakınız. .. ikisi de birbirlerinden asil ve saygıdeğer...

Hele o yırtılan borç defterleri... Hangi medeniyette böyle bir ulvî sayfa vardır. . . Ramazan`da mü`minlerin üzerine yağan rahmet sebilinden nasibini ziyadeleştirmek isteyen zenginler, şehrin fakir kenar semtlerinin bakkallarını dolanırlar. Ve rast gele açtırdıkları üç beş sayfadaki alacak hesaplarını toplatıp hesabı Öderler. Bir zaman sonra hesabını Ödemek için gelen garibanlara bakkal, "hesabınız ödenmiştir" dediğinde meydana gelen manzara ne güzeldir...
"Sağ elin verdiğini sol el bilmemeli" düsturundan hareketle icra edilen bu güzellik gerçekten emsalsizdir. "Para kazanmak, fakat zengin olmamak, zengin yaşamamak" tavrının anlatılamaz güzelliğidir bu. Zenginliği bir üstünlük ve baskı aracı olarak değil, çok şükredilecek bir İlâhî ikram olarak görmenin neticesi budur.

—Allah`ım, elimden alma, kalbime koyma" diye niyazda bulunan zengin velî`nin yoludur bu...
Bütün bu akıl almaz faziletlerde ilham kaynağı, elbette Allah`ın son Resulü, Hz. Muhammed (s.a.v.) idi. Çünkü O, "el fakru, fahrî -Fakirlik övüncümdür" buyurmuş ve Cenab-ı Hakkın, "Ey Habibim istersen üzerinde durduğun Uhud Dağı`nı senin için altın yapayım" teklifini istememişti.

Ramazan medeniyetini güzelleştiren gönül zenginliklerinin altındaki sırrın kaynağı O`dur. Ne mutlu O`na hakkıyla ümmet olana...

Vehbî Vakkasoğlu


Okunma Sayısı : 4831

Bu haber 4045 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

İBADETİN TANIMI ÇEŞİTLERİ VE ÖNEMİ

GÜNLÜK HAYATTA KULLANILAN DİNİ KAVRAMLAR

GÜNLÜK HAYATTA KULLANILAN DİNİ KAVRAMLAR GÜNLÜK HAYATTA KULLANILAN DİNİ KAVRAMLAR

BİR PİRİNÇ TANESİ NE ANLAMLAR TAŞIYOR?

BİR PİRİNÇ TANESİ NE ANLAMLAR TAŞIYOR? BİR PİRİNÇ TANESİ VE İSRAF

HZ.MUHAMMED (S.A.V)

GALERİ

SİTE İSTATİSTİKLERİ

Kategori 57
Haber 1098
Yorum 115
Haber Okuma 2117004
Editör 12


RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi