BİLGECE BAKIŞ
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama
TASAVVUF NEDİR VE EKOLLERİ NELERDİR?

TASAVVUF NEDİR VE EKOLLERİ NELERDİR?

Tarih 07/Aralık/2015, 21:36 Editör BİLGE BİLGE

TASAVVUF NEDİR VE EKOLLERİ NELERDİR?

TASAVVUF UN TEMEL KAVRAMLARI (Vahiy ve Akıl) Ü-4 L4 sy 50-51-52
 
    S-1-Tasavvuf,sufi,Mutasavvıf,tarikat,mürşid,TASAVVUF:Sözlükte "yün giymek, saf olmak" anlamına gelir. Bunlardan bazıları şunlardır: "Kötü huyları terk edip güzel huylar edinmektir",
     "Hakk ile birlikte ve O'nun huzurunda olma hâlidir", "tasavvuf, baştan başa edebtir", "nefisten fânî, Hak ile bâkî olmaktır", "Hakk'ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle diriltmesidir", "temiz bir kalp, pâk bir gönül sahibi olmaktır",
    "herkesin yükünü çekmek, kimseye yük olmamaktır", "kimseden incinmemek, kimseyi incitmemektir." Tasavvufu kısaca şöyle tanımlamak mümkündür: "Kişiye hayatının her anında ,her davranışında,Allah beni “görüyor-görülüyorum” düşüncesinde davranışlar sergileterek ;hayatının her anını ibâdet etmeye çevirmenin yolunu göstererek bunun hazzına erişmesinin yolunu gösteren ilimdir." Tasaavvufu bir hayat tarzı olarak benimseyen kimselere de sûfi veya mutasavvıf denir. (M.C.)syf49 s1

    S-3-Tasavvufun amacı nedir? Allah ın emrettiği,peygamberin uyguladığı İslam ve Kur an ahlakıyla ahlaklanmaktır. Tasavvuf kavramı, “Güzel ahlak sahibi olmak” ya da “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak” olarak tanımlanmaktadır. Tasavvuf nefis savaşında olgunlaşmak ve pişmektir.Tasavvufun amacı: Allah’ın rızasını kazanmak için nefisleri temizlemekten, güzel ahlak sahibi olmaya çalışmaktan, kısaca Allah ve Resulü’nün ahlakıyla ahlaklanmaktan ibarettir. . .
      Ruh Allah’a en yakın olan yanımızdır. Nefis ve ruh aslında aynı şeylerdir. Nefis iyiliğe, yüceliğe, güzelliğe yöneldiğinde, güzel ahlak ile süslendiğinde ruh adını alır. Ruh ise ahlakın kemal (En olgun) mertebesine ulaşıldığında berraklaşır, güzelleşir.Hadisi şerifte; “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” Buyurmaktadır. Gerçek sufi Peygamberi rehber edinmeli ve ahlakını güzelleştirerek, ruhi olgunluğa erişmeye çalışmalıdır. İnsanı kötülüğe sevkeden, basitleştiren nefistir. Tasavvufa göre kötülüklerin kaynağı nefistir.
      İnsan nefsine uyarsa, kötülük yapar, bencilleşir, yalnız kendisini düşünür, başkalarına bu yüzden düşman olur.”Nefis kötülüğü emreder”-“Biz İnsanı en güzel şekilde ve üstün yarattık sonra O nu aşağıların aşağısına ittik”(İnsan çamurdan yaratılmıştır;Her an çamurlaşabilir ama Yaratılışına ve üstünlüğüne uygun davrananlar,meleklerden üstün olabilir ve meleklerin imrendiği insan olabilirler;Çünkü “Allah ibadet eden,Hayatını ibadet ve helal yollardan devam ettiren gençlerle melekelre karşı övünür.” İnsanın en büyük görevi nefsi ile mücadele etmesi ve nefsini yenerek ruhunu yani iyi yanını ortaya çıkarması gerekmektedir.

     S-6- .Tasavvufî Düşüncede Allah-Varlık İlişkisi Tasavvufi anlayışta tevhit esastır. Sufiler âlemi ve varlıkları genel anlamda ikiye ayırırlar.

    1- Allah ve Gayrısı( Masiva:Allah dışındaki herşey). Bu tasavvufta, . ”Masivaya Meyli kes Allah bes baki heves “ . . “Evrende Allah ve efalinden başka bir şey yoktur”(Filozof İmam Gazzali)şeklinde özetlenmiştir. Tevhit yani Allah’ın yegâne birliği düşüncesi tasavvufi anlayışta Vahdet-i vücut olarak şekillenmiştir.
       Vahdeti vücut’u şöyle açıklamaktadırlar: “Gerçek varlık birdir. O da hakkın varlığıdır. Ondan başka hakiki varlık mevcut değildir. Diğer varlıkların var olması onun var oluşuna nispetle yok hükmündedir. Çünkü diğer varlıkların var oluşları geçicidir ve Allah ın varlığına bağlıdır.Bu Aynen Tv ye elektrik geldiğinde görünen;elektrik gittiğinde kaybolan görüntü gibidir veya Bu, eşyanın varlığı ile gölgenin varlığı gibidir. Nasıl ki eşya var olmadan gölge var olamaz, alemdeki tüm varlıklarda Allah var olmadan var olamaz.” Vahdeti vücut anlayışındaki “birlik”, bilgi ve düşüncededir.Yani elbette alemde tanrı dışında da varlıklar vardır. Fakat düşünce de her şey Allah ile birdir, birliktedir yani birlikte olmalıdır. Bu nedenle sufiler zikre ve daima Allah’ın adını anmaya çok önem verirler. “Halk içinde hak ile olmak” sufilerin önemli amaçlarındandır. Sufilere göre insan kendi varlığını bilirse Rabbi’ni de öğrenmiş olur bu yüzden; “Kendini bilen, Rabbini bilir.” Demişlerdir. Bu sözden kasıt şöyledir; Allah aleme sıfatlarıyla tecelli etmiştir. Âlemi bir sanat eseri olarak yaratmıştır. Evrendeki her güzellik Allah ın bir isminin cilvelenmesidir.Elbette her sanat eseri sanatçısını çağrıştırır ve ona özgü olur. İşte âlemde de, biz insanlarda da Allah’ın sıfatlarından izler bulunmaktadır. Bu yüzden bir ayeti kerimede Allah “Ben insana ruhumdan üfledim.” Buyurmaktadır. Tasavvufi anlayışta bu durum Vahdet-i Şühud olarak kavramlaşmıştır.
     Sufiler vahdet-i Şühud’u:Çoklukta,Bir’i görmek demektir. Bu alemde gerçek varlık olarak Allah’ı görmektir. Çokça ibadet etmek ve ilahi aşkla dolmak kişinin Allah’tan başka bir şey düşünememesi ve Allah’ın tecellilerinden başka bir şey görememesine vesile olur. Yani her duyduğu şey, her düşündüğü şey, her gördüğü şey, ona Allah’ı hatırlatır, çağrıştırır. Örneğin güneşe baktığında “Allah ne güzel yaratmış.” “Allah’ım sana şükürler olsun, bize güneş vasıtasıyla ışık ve ısı yolladığın için.” Gibi düşünceler aklına gelir.Evrene ve varlığa iyimser yönden bakar.
  
     * S-7-Anadolu halkının eğitilmesinde yurt edinilmesinde Tarikat(Horasan erenlerinin) önderlerinin katkıları nelerdir? Devlet asker ve silahlı gücüyle gelmeden önce bu gönül erenleri Anadolu ya gelmiş ve Müslümanlaşmasında ve Türkleşmesinde etkin rol oynamışlardır.Devletin kontrolünden uzak yerlerinde bu erenler ile kontrol sağlanmıştır. İçerisinde Türk düşünürü Hacı Bektaş-ı Veli’nin de bulunduğu Horasan erenleri, göç ile Anadolu ya gelmiş Türkmen grupları, eğitim ve imar faaliyetleriyle aynı kültür potasında yoğurmuş, Anadolu’nun kültürel bütünlüğünün oluşmasında ve merkezi otoritenin oluşumunda hayati bir rol oynamışlardır. Göç yoluyla Anadolu’ya gelen bir kısım derviş, dağ başlarına,kimsenin olmadığı yol kavşaklarına yerleşmiş, burada zaviyeler açmış, boş topraklar üzerine kurdukları bu kurumlar zamanla kültür,imar ve din merkezleri haline gelmiştir. Böylece dini cemaatler her tarafa yayılmış; ahlak, edep, davranış, inanış kuralları standartlaşmış, bilgi ve bilim devrin olanakları içerisinde bu merkezlerde üretilmiş ve yayılmıştır. Bu dervişlerin köylere yerleşerek toprak işletmeleri ve eğitim ile meşgul olmaları yöneticiler tarafından da desteklenmiş,sonunda devlet tarafından dervişlere birtakım ayrıcalıklar verilmiştir. Sonuç olarak Anadolu’nun en ücra köşelerinde dahi zaviyeler açılmış ve verilen eğitim sayesinde ortak bir kültürel doku oluşmaya başlamıştır. Anadolu’da etkili olan tasavvufi oluşumlardan başlıcaları şunlardır:

       NEFSİN ÇEŞİTLERİ
syf51 prgrf2 70 NEFS :Çok kıymetli olmak, cimrilik etmek, haset etmek, nazar etmek,layık görmemek anlamlarındaki "n-f-s" kökünden türeyen nefs (çoğulu, enfüs ve nüfûs) sözlükte ruh, can, akıl, insanın şahsı, bir şeyin varlığı, zatı, içi, hakîkati, beden; ceset, kan, azamet, izzet, kötü söz, bir şeyin cevheri, arzu ve istek demektir. İnsandaki nefsin mahiyeti hakkında ihtilaf edilmiştir. Nefsin, rûhânî bir cevher ve gözle görülmeyen latîf bir varlık olduğunu, nur ve ziyadan yaratıldığını söyleyenlerin yanında latîf bir cisim, kan ve araz olduğunu söyleyenler de olmuştur. Bilginlerin çoğunluğuna göre ruh ile nefis ayrı şeylerdir. Ruh ve nefsin aynı şeyler olduğunu söyleyenler de olmuştur. Nefs kavramı Kur'ân'da tekil ve çoğul olarak 295 defa geçmiş ve Âdem (a.s.) (Nisâ, 4/1; En'âm, 6/98), anne (Nûr, 24/12), insan (Mâide, 5/45), ehl-i din (Nûr, 24/61), can (Nisa, 4/66), ruh (En'âm, 6/93), beden (Âl-i İmrân, 3/185), bedenle beraber ruh (Bakara, 2/286), Allah'ın zatı (Âl-i İmrân, 3/28), kişi (Bakara, 2/286), kendisi (Fussilet, 41/46), hem cins (Tevbe, 9/128), insanın iç âlemi (Bakara, 2/248), ilâhî tekliflere, emir ve yasaklara, müjde ve uyarıya muhatap olan insanın manevi varlığı (Yûsuf, 12/53; Kıyame, 75/12; Fecr, 89/27) kalp, göğüs (Bakara, 2/77, 109) ve cins (A'râf, 7/118) anlamlarında kullanılmıştır. Nefs, hem insanın maddî varlığını ve hem de insanda var olan fakat gözle görülmeyen, iyi ve kötüyü arzu eden manevî varlığını ifade eder: "O Allah ki, sizi bir tek nefisten inşa etti... " (En'âm, 6/98); "Gerçekten nefis kötülüğü emreder" (Yûsuf, 12/53); "Hayır daima kendini kınayan nefse yemin ederim." (Kıyame, 75/2); "Ey huzura eren nefis!" (Fecr, 89/29); "Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz..." (Kaf, 50/16) âyetleri ve "İnsanın en büyük düşmanı nefsine (heva ve hevesine) uymasıdır" (Aclûnî, I, 160) hadisinde geçen "nefs" kelimesi bu manayı ifade eder.
      Tasavvufta nefs kavramı, kendisinde irâdî hareket, duygu ve hayat kuvveti bulunan latîf bir cevher şeklinde tanımlanmaktadır. Kötülüğü emreden anlamına geldiği gibi, Allah tarafından insana üflenen ve ruh-i Rahmanî, ilâhî ben anlamında da kullanılmıştır. Mutasavvıflar nefsi; nefs-i emmâre, nefs-i levvame, nefs-i kâmile, nefs-i râziye, nefs-i merdıyye, nefs-i mutmainne, nefs-i mülheme, nefs-i zâkiye ve nefs-i sâfiye kısımlarına ayırmışlardır. (İ.K.)
         NEFSİ EMMARE: Sözlükte "emredici nefis" anlamına gelen nefs-i emmâre, dini bir kavram olarak, kötülüğü ve şerri şiddetle emreden nefis demektir. Kur'ân'da Hz. Yusuf'un dilinden şöyle buyrulmaktadır: "Ben nefsimi temize çıkaramam. Kuşkusuz nefis, kötülüğü durmadan emreder..." (Yûsuf, 12/53). Nefs-i emmâre, kötü fiil ve davranışların kaynağıdır. Gerçekte insan nefsi tek bir şeydir. Ancak o bulunduğu duruma göre çeşitli sıfatlarla nitelenebilmektedir. Şehvete tabi olup, üzerine gazap hakim olduğu zaman sahibine kötülük yapmasını emreder. Kötülüğü şiddetle arzulama, nefsin tabiatındandır. Ancak Allah'ın emir ve yasaklarına riâyet ederek, ilahi rahmetin gölgesi altına sığınanlar, nefsin arzuladığı haram şeyleri işlemekten kaçınırlar. İyiliğe yönelen kimselerin üzerinde nefsin yaptırım gücü azalır. (M.C.) Nefsinin kötü arzularının peşinde gidenler ve bu yolda davranışlar gösterenlere denir.Nefsin isteği olan içki içmek,kumar oynamak ya da insanlara kötü gözle bakmak nefsi emarenin emridir…İnsan nefsi emareye karşı koyduğu oranda manen ve madden yükselir..
         NEFSİ KAMİLE: Sözlükte "olgun nefis" anlamına gelen nefs-i kâmile, tasavvufta, bütün olgunluk özelliklerini elde etmiş, irşâd durumuna geçmiş nefis demektir. Buna nefs-i kudsiyye, nefs-i sâfiyye ve nefs-i zekiyye de denilir. (M.C.)

      NEFSİ LEVVAME: Sözlükte "kınayıcı nefis" anlamına gelen nefs-i levvâme tasavvufta, kalbin nuru ile bir parça nurlanmış, o nur ölçüsünde uyanıklık kazanmış nefis demektir. Bir âyette şöyle buyrulmaktadır: "Hayır, daima kendini kınayan nefse and içerim." (Kıyame, 75/2). Bu nefis, kıyamet günü dünyada iken yaptığı kötülüklerden ve elindeki imkân ve fırsatları en iyi şekilde değerlendirmediğinden dolayı pişmanlık duyar. Levvâme sıfatını alan nefis, yaptığı kötü işlerin farkındadır, gafletten(Evrende ki mükemmel sistemin farkında olmakla) bir nebze sıyrılmıştır. Yeterince olgunlaşmadığı için kötülükleri işlemeye devam eder. Ancak bununla birlikte nefsini hesaba çeker ve yaptığı kötülüklerden tevbe eder. (M.C.) Yaptığı yanlış davranışlarından dolayı Kendisini kınayan kişinin,bu yaptıkları o kadar önemlidir ki,Kur an da Allah ın Ona yemin etmesine sebep olmuştur.Kendisini sorgulayan ,neden bu yanlışı yaptım?dedirten nefs sahibi olmak iyidir;Çünkü bu farkındalık oluşturur ve yaptıklarını sorgulayan ,kendisini hesaba çeken insan ,ipin ucunu bırakmış,kötülüklere sol şeritten giden insan gibi değildir…Sorgulayan ve yaptıklarını tartan

     –hesaba çeken nefis sahibi bir zaman sonra doğruları bulacaktır,bundan dolayı bu tarz nefs sahibi Kur an da övülmüştür… Bu nefs yükselme yoluna giren insanların karakteri ve nefsidir..Levvame sahibi henüz nefsini kontrol altına alamamış ,hata işleyip pişman olanların nefsidir..İçki-kumar,uyuşturucunun ya da kötü bakmanın kötü-günah olduğunu bildiği halde bunları yapan sonra pişman olan kişinin nefsidir…”Keşke yapmasaydım”diyen nefs… Burada kişi gelgitler yaşamaktadır…Bu nefs sahibi esfeli safiline de ,alayi illiyyine de adaydır..İrade ve tutumlarıyla,ibadetleriyle ya hayvanlardan-şeytanlardan üstün,insani özelliklerini kuşanmış,meleklerden üstün varlık olarak Cennetin yoluna girecek yada nefsi emarenin emrinde devam edecek Cenneti kaybedecek esfeli safiline inecektir
    . NEFSİ MARDİYE: Sözlükte "hoşnut olunan nefis" anlamına gelen nefs-i mardiyye, tasavvufta, bütün benliği ile Hakk'a teslim olan, Allah'ın kendisinden razı olduğu nefis demektir. Bu niteliğe kavuşan nefis, insanları sırf Allah rızası için sever, onların kusurlarını affeder, şefkat ve merhamet sahibidir, nefis muhasebesini en iyi şekilde yapar, cömert, hassas ve ince düşünceli bir yapıya sahiptir. İnsanların Allah ve din konusunda ki cahilliklerden dolayı dine imana karşı çıkmalarını”Allah ım bunları bağışla!Bunlar onları neye davet ettiğimi bilmediklerinden ,göremediklerinden,bilgisizlik ya da yanlış bilgi sahibi olduklarından ;dini hakikatlere karşı çıkmaktadırlar,der.Böyle nefisler için Allah kıyamet günü şöyle buyuracaktır: "Ey huzura eren nefis, sen Allah'tan ve O da senden razı olarak Rabbine dön! (İyi) Kullarımın arasına gir! Cennetime gir!" (Fecr, 89/27-30) (M.C.) Bu nefs İSlamı bilip yaşayarak ,O nun güzelliklerini içselleştirmiş,içsel huzuru yakalayabilmişlerin nefsidir ki bu insanlar Dinin yaşanmasından haz ve zevk alırlar..Onlar Allah ın emirlerinin güzelliğini,yaşamsal,mantıksal veya bilimsel olarak bilirler…Orta seviyedeki dindarların nefsidir…

      NEFSİ MUTMAİNNE:
Sözlükte "doyuma, huzura, rahata kavuşmuş nefis"anlamına gelen nefs-i mutmainne dini bir kavram olarak, iman eden, İslâm'ın emir ve yasaklarına uyan, bu konularda hiçbir şüphe ve tereddütü olmayan, neticede Allah ile manevî bir bağ kuran ve bunun lezzetine ulaşan nefis demektir. Fecr sûresinin son âyetlerinde bildirilen ve "Cennetime gir" hitabına mazhar olan bu nefistir (Fecr, 89/27-30). Bu niteliğe kavuşan nefis, cömertlik, doğruluk, alçak gönüllülük, güler yüzlülük, tatlı dillilik gibi güzel huy ve sıfatları kazanmıştır. Daima tevekkül, tefviz, teslim, sabır ve rıza halleri içindedir. (M.C.) Doyumsuzluklar içerinde gerçek doyum noktasını yakalamışların nefsidir…İnsan için maddi şeyler sahibi olması güzel olup önemli olan O şeylerin kulu kölesi olmamasıdır.Mal-mülk sahibine değil;sahibi mal mülke sahip ve efendi olmalıdır…Bir işveren ,”Biz Allah ın dağıtım memurlarıyız”deyip kazandıklarından elden geldiğince çalıştırdıklarına da vermeli,çalışan ise “Ben işimi en iyi şekilde yapayım kazancımı helalinden kazanayım,aldığımı helal ettireyim”demeli.. İnsan ruhsal ve fiziksel olarak gerçek doyum noktasını yakalamalıdır.Çünkü Dünya hayatındaki her amacı veya ulaşmak-sahip olmak istediği her şey,ulaştığında ya da sahip olduğunda büyüsünü kaybetmektedir…Bundan dolayı maddi şeyler geçici bir zaman diliminde insanı tatmin eder,büyüsü bozulduğunda insan başka farklı doyum noktaları arar…Gerçek doyum ve tatmin edici şeyler ,İslam ın kurallarına bağlanmakla,dünya ve ahrete ortak şekilde değer vermekte dir…Sadece dünya hayatına bağlanan içsel aleminde gelgitler/çatışmalar yaşar,mutlu olamaz… Mevlana derki,”Ne kadar zengin olursan ol,ancak yiyebileceğin kadar yersin.Testiyi denize daldırsan alabileceğin kadar su alırsın,gerisi kalır.”59 “Bir mum diğerini tutuşturmakla,ışığından bir şey kaybetmez”59 "Kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur." (Ra’d; 28)
       
İmam Şârâni şöyle diyor: "Kişinin Allah-u Zülcelal'e karşı ihlaslı olabilmesi için yapması gereken dört şey vardır:
           1- Dili Allah'ın zikriyle meşgul olmalı. 2- Kalbi Allah-ı Evrenin her yerinde müşahede etmeli. 3- Nefsinin günaha sevk eden arzularına uymamalı. 4- Yediği lokma helal olmalı. Bunlarla insanın fiziksel davranışları temizlenir,ihlasa erer. Ayrıca, kişi nefsini çok perişan etmeyecek. Ona yemek de yedirecek ama heva ve hevesine uymayacak. Tamamıyla nefsini öldürecek şekilde davranmamalı, çünkü nefis, Allah-u Zülcelal'in emanetidir.Müslüman,güzel şeyler yer içer,eğlenir,gezer tozar ama harama düşmez;bunların haram olanına girmez..
       NEFSİ MÜLHEME:
İlham edilmiş nefis demektir. Bundan maksat, insana iyiliği ve kötülüğü, hayır ve şerri birbirinden ayırdedebilecek yeteneğin verilmiş olması demektir. Kur'ân'da, "Kişiye ve onu şekillendirene, sonra da ona iyilik ve kötülüğü ilham edene and olsun." (Şems, 91/7) denilmektedir. (M.C.) Buna hukuk dilinde temyiz kabiliyeti de denir…İnsanın içsel aleminde O na iyiliği fısıldayan(Kötü bir şey yapmayı düşündüğünde “YAPMA”diyen Meleki ses/fısıltı bulunduğu gibi “YAP”diyen şeytani ses/fısıltı da bulunabilir)İnsan içinden gelen bu seslerin hangisine kulak verip yaparsa O yönde ilerler .Eğer kötü fısıltıya kulak verip dinlerse şeytanın yoluna girer ,vicdanın ve meleğin sesini bastırır hatta Onları yok sayabilir…Eğer içinden gelen ve vicdanını rahatlatan iyi sese kulak verip yaparsa;insanlıkta yükselir,toplumu,insanları,yaşamı sever.Diğer insanlar,Allah ve toplum da onu sever… Peygamber efendimiz,”Gençliğinde,yaşamında dürüst olan Allah ın emirlerini yaşamaya çalışan insanlar için Allah,toplumda bir sevgi yaratır”demiştir. Nefsi mülheme,İnsan daki akıldır ki ,Ona neyin iyi neyin kötü olduğunun bilgisi öz olarak yüklenmiş,yazılım atılmıştır…O nun harddiskinde O na lazım olacak ,yaşamı için gerekli olacak şeyler ve yazılımlar vardır…İnsanın bilgisayarı(aklı)bilgisayarda olmayan bir programa uymayan bir CD yi çalıştırmayan sisteme benzemez…O nun bilgisayarında bütün programları sperm hücresinde yüklenmiş ;insan gelişip büyüdükçe açığa çıkacak şekilde dizayn edilmiştir..

       NEFSİ RADİYE: (51 etkinlik)Sözlükte "razı olan, hoşnut kalan nefis" anlamına gelen nefs-i radiye, tasavvufta, her yönüyle Hakk'a yönelen, Allah'tan gafil olmama şuuruna eren ve O'ndan razı olan nefis demektir. Bu mertebedeki nefis, kendi iradesinden vazgeçip Hakk'ın iradesine tabi olur. Hiçbir şeyden şikâyetçi olmaz. Nefs-i radiye, Allah için ibadet, zikir ve tâat ile meşgul olarak dünyaya gönül vermeyen, hayvâni nefsin arzu ve isteklerini terkeden, Allah'ın sevgi ve rızası dışında bütün arzu ve isteklerini bırakan kamil kimsenin ruhudur. Bu makama erişmiş olan kimse, şüpheli şeylerden uzak durur (vera), keşif ve keramet sahibi olur. Allah Teâlâ bu mertebeye erişenlere, "Ey huzura eren nefis! Razı olmuş ve (Allah tarafından) razı ve hoşnut olunmuş olarak Rabbine dön!" (Fecr, 89/27-28) diye hitap edecektir. (M.C.) Hz Ömer der ki,”Din olarak İslam ın kurallarından(Aklın-mantığın-bilimin en güzelini kapsamlısını içeren kurallarından),Peygamber olarak Hz Muhammed (a.s.)den,kitap olarak Kur an dan razı olduk” Peygamberimiz, “İnsan dünya da ağaç altında(Dinlenme tesislerinde)dinlenip gölgelenen yolcu gibidir”demiştir.(syf51) Nitekim bu dünya gemisine bizden önce nice saygın,güçlü…vs insanlar bindi ve ölerek bu gemiden indi..O halde bu gemi de kimse bırakılmıyor,istesekte durdurulmuyor ise,gideceğimiz ,ebedi bir yaşam yeri vardır,oraya da hazırlık gereklidir..(Züht sy51-53)

     S-2-TASAVVUFUN İLKELERİ NELERDİR?
      1-TÖVBE:İşenen günahtan sonra bir daha aynı günaha dönememek üzere tövbeyi Nasuh ile dönmek
       2-ZÜHT:Her türlü dedikodu ve günah-gıybetten ,boş şeylerden kaçınmak 
      3-TEVEKKÜL:Amacına ulaşmak için elinden geleni yaptıktan sonra gerisini Allah a bırakmak.Sınava çalıştıktan sonra dua etmek.Allah yoğurt verir ayran yapmayı insana bırakır
    .4-Kanaat:Çalışıp çabaladıktan sonra eline geçene razı olmak.Eşini seçen kimse güzelliği ya da güzel olmayışı karşısında kanaat sahibi olmalı.
     5-Uzlet:Yaşamını sürdürmek için çalışmak,insanlara yararlı olmaya çalışmak,işi bitince evine ve çocuklarına dönüp onlara zaman ayırmak.ibadetlerle meşgul olmak.Halk içinde hak ile olmak.Bir insan İhtiyacını için evine ve eşine dönmesi.

    6-Zikir:Her zaman ve her yerde Allah ı ve çağrışımlarını hatırlamak.Her şeyde film izler gibi Allah ın fiilerini izlemek.Allah ı cehri veya hafi zikr ile anmak.
     7-Tezkiye:Kalbini ve gönlünü Allah dışındaki varlıkların sevgisinden temizlemek.”İçini temizleyen kurtulur”
    8-Sabır:Tedbirini aldığı halde başına gelenlere sabretmek.
    9-Murakebe:
Nefisini daima kontrol altında tutarak,devamlı surette Allah ın gözetimi altında olduğunu bilmek,”Görülüyorum”düşüncesiyle davranışlarına yön vermek

   S-4- Tasavvufi anlayışa göre güzel ahlak sahibi olmanın nitelikleri şunlardır; *-Yaratılmışlara, Yaratan’dan ötürü sevgi duymak. “Ben gelmedim davi için/Benim işim sevi için Dostun evi gönüllerdir/Gönüller yapmağa geldim”

     S-8.- Kültürümüzde Etkin Olan Tasavvufî Yorumlar
      A. Yesevîlik Düşüncesi: Türkistanlı Hoca Ahmet Yesevi’nin kurduğu tasavvufi bir oluşumdur. Temel öğretileri, sözünde durma, şeyhe bağlanma, sürekli Allah ın adını anma (Zikir), içekapanış, kendini Allah yoluna adama, dünyadan yüz çevirme(Dünya yı gönlüne koymama), az ile yetinip daima şükretmedir.Ahmet Yesevi, Orta Asya'dan Anadolu ya gelmiştir. Gelmeden önce,Buhara'da büyük gönül adamı ve eğitimci Şeyh Yusuf Hamedani'den dersler aldı.. Fakrname ve Divan-ı Hikmet adlı iki eseri bulunur. Ahmet Yesevi, insancıllığı, maneviyat dünyasının çekiciliğini, gönüllerdeki duyguların temizliğini, doğruluğunu, insanın insana kötülük etmemesini şiirlerinde yüceltti. Hayattaki sosyal anlaşmazlıkları, hataları gördü ve daima olumsuzlukları eleştirdi. Başkasının hakkını yiyen insanları, kötü yolda olan dalkavukları, açık gözleri acımasızca teşhir etti.
        Doğruluğa meyletmeyi, hakikatin önünde baş eğmeyi; namusun, insanlığın, temiz kalpliliğin ölçüsü olarak yüceltti. Yüksek değerleri öven Ahmet Yesevi, insanları adil, hayırsever, cömert, namuslu ve alçak gönüllü olmaya çağırdı. O, halka, iyiliğin yollarını öğüt vererek anlatmakla birlikte, temel insani değerleri bizzat kendi yaşamında uyguladı. Yesevilikte; nefsi terbiye edip gerçek aşka yönelmek, insanları hor görmeyip herkesi dost edinmek, Allah’a ortak koşmamak, kibirlenmemek, başkalarını ve kendini affetmek, bol bol tövbe edip Allah’a yönelmek gibi pensiplerin üzerinde özellikle durulur ve oluşuma dahil olanlarda bu prensiplere uymağa özen gösterirlerdi. “Cihan bağında ey akil budur makbul-i ins-ü cin Ne kimse senden incinsin,nede sen kimseden incin”(Erzurumlu İbrahim Hakkı)
          B. Mevlevîlik Düşüncesi: Mevlânâ, 1207 yılında Horasan'ın Belh şehrinde dünyaya geldi. Bir zamanlar diyar-ı Rum olarak bilinen Anadolu'yu mekan tuttuğundan Batı dünyası ise onu 'Rûmî' olarak biliyordu. Sonra,Müderrislik yaptı. 38 yaşında iken Tebrizli Şems'le karşılaştı. Şems-i Tebrizî'nin aynasında kendi hakikatini buldu.Bunu, 'Hamdım, piştim, yandım' cümlesiyle ifade etti. Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî ile tanıştıktan sonra mânâ âleminin yüksek ufuklarında dolaşmaya başladı. "Nereye başımı koysam secde edilen O'dur. Bağ, bülbül, sema ve sevgili hep birer bahane... Bunların hepsinden maksat O'dur." diyerek ömrünü tevhid neşesi içinde geçirdi. Etrafına güzellikler saçtı. Bir büyük Allah dostu, tasavvuf mesleğinin kâmil mürşidi,Mevlevilik yolunun pîri. Fânî âlemden geçeli sekiz asır olmasına rağmen hâlâ insanlara yol göstermeye devam ediyor. Batı'da pek çok kişi onun vasıtasıyla İslâm'la tanışıyor. Meşrebi, yaşayış tarzı, oğlu Sultan Veled zamanından itibaren sistematik bir tarzda tespit edildi. Bu yola Mevlevîlik adı verildi.. Semâ: Mevlevî dergâhlarında semâ yapılan bölüme semâhane adı verilir.Âl-i İmran Sûresi'nde "Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Ve 'Rabb'imiz, bunu boş yere yaratmadın, seni tesbih ederiz, bizi ateşin azabından koru.' derler." buyurulmaktadır. Semâ, Mevlevî yoluna mahsus bir zikir tarzıdır. Sema’nın anlamları:Gezegenler ve yıldızlar nasıl ki güneşin etrafında dönüyorsa bizlerde sema yaparak evrenin bu işleyişine uyum sağlıyoruz.Diğer bir anlamı da ,”Bir el göğe diğer el yere bakar Yani Allah tan alınan ışık yerdekilere iletilmiş olur.Kendini şöyle anlatır. "Ben canım bedende oldukça Kur'an'ın bendesiyim. Muhammed Muhtar'ın ayağının tozuyum." diye anlatıyor. Hz Muhammed(S.a.V.) Mevlânâ, Mecâlis’te, Hz. Muhammed’in üstünlüğü ile ilgili olarak şöyle demektedir: “Hz. Muhammed’in ifadesine göre, benden sonra hiçbir peygamber gelmeyecektir; hiç- bir peygamberin ümmeti de benden üstün olmayacaktır;... Dinim önceki dinlerin hü- kümlerini kaldırdığı gibi, benim dinimin hükümlerini kaldıracak, bozacak, değerden dü- şürecek bir din de yoktur...” (Mecâlis, s. 8, Meclis: I) “Canım oldukça kulu kölesiyim Kur’an’ın Yolunda toprağım Muhammed Mustafa’nın Kim naklederse bundan başka sözümden Hem ondan bezmişim ben hem de sözünden.” O, vahye muhatap olduğu için söyledikleri doğrudur ve sözlerine uymak, buyruklarına teslim olmak gerekir. Çünkü o, insanları şirkten, putlara tapmaktan, cehaletten, zulümden kurtarıp, bunların yerine tevhid inancını, ilmi, hakkı ve adâleti tesis etmiştir. Bunun için ona uyan can, ebediyen mutlu olur. (Mesnevî, C. II, s. 29, b. 366-368 Mevlânâ, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in; “Ben, zamane tufanına gemi gibiyim; biz ve ashabım, Nuh’un gemisine benzeriz. Kim bu gemiye el atar, kim bu gemiye girerse kurtulur.” (Mesnevî, C. IV, s. 44, b. 538-539) hadisini naklederek, ebedî kurtuluş için ona uyma ve onun yolundan gitme gerekliliğini işlemiştir.Asırlar geçmesine rağmen Hz. Muhammed (s.a.s.)’in dininin dimdik ayakta durması, onun üstünlüğüne bir delil olmaktadır.(Dîvân, C. III, s. 206, b. 1909; C. V, s. 243, b. 2803; Mesnevî, C. IV, s. 230, b. 2865) Canım tenimde oldukça Kur’an’ın kölesiyim ben, Tanrı’nın seçkin Peygamberi Mu- hammed (s.a.s.)’in yolunun toprağıyım. Her kim benden, bunun dışında bir söz naklederse hem o sözden şikayetçi olurum hem nakledenden!. (Mevlânâ Celâleddin er-Rûmî, Rubâiler, Çev. Nuri Gençosman, M. E. B. Yay., İstanbuL)
         NEFS: yolculuğuna koyulan erdemli şahsiyetlerin mâsivaya gönül vermemelerini, nefislerinin kendilerine ayak bağı olmamasını tenbih etmiştir. Yusuf (a.s.) gibi bir peygamberin bile; “(Bununla beraber) nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder; Rabbim acıyıp korumuş başka. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir.” (Yusuf, 53) Ruh ve Aşk: İnsan ruhu Allah tan gelmiş, gövdeye girerek yurdundan uzak düşmüştür.Bu nedenle geldiği yere dönmenin özlemi içindedir. Asıl olan varlığın birliğidir.Bu yüzden onlar için ölüm bir son değil, sevgiliye kavuşma ve ölümsüzlüğe ulaşma anıdır, vuslattır,şeb-i Aruz(Düğün gecesidir) Mevlana da Aşk, ilahi aşktır,Bu bağlam da, “Kainatta her ne varsa aşk imiş;Gerisi kıl-ü kal imiş.” Denmiştir. Mevlana’ya göre Allah’a ulaşmak için gerekli olan en önemli şey aşktır. Mevlana aşkı yüceltir; çünkü bir başkasını seven insan kendisini, tüm insanlığı, evreni ve Allah’ı sevebilir ve aşkların en güzeli bu bilince ulaşıldığı zaman başlayan “Hakikat” aşkıdır. . Mevlevilerin dönerek yaptıkları sema tüm dünyayla aşkta birleşmek, onun evrensel dönüşüne ayak uydurmaktır. Ellerinin birini gökyüzüne dönük, diğerinin yeryüzüne bakar olması da, tanrıdan aldığı aşkı tüm dünyaya sunmaktır. Ruh tanrıdan fışkıran bir özdür, ölümsüzdür. Ruh ilk çıktığı kaynağa,Allah a dönmenin özlemi içerisindedir. “Ney”den çıkan ses, ruhun acı dolu, ilk kaynağa dönme özleminin sesidir. Nur (ışık/aydınlık) yoksa, gözler kör (göremez) olur. Cânın câna selamı :Semâ öncesi şeyh efendi ve semâzenler ağır adımlarla üç kere meydanı devrederler. Bu yürüşün ilme'l-yakîn, ayne'l-yakîn, hakka'l-yakîn ya da tevhid-i ef'al, tevhid-i sıfat, tevhid-i zat mertebelerini tefekkür için yapıldığı ifade edilir. Doğu da, Batı da O'nun: Semâ sırasında her dönüşte içten bir kez 'Allah' denilir. "Doğu ve Batı Allah'ındır. Yüzünüzü nereye çevirseniz Allah'ın yüzü oradadır." (Bakara, 115) hükmünce her türlü varlıktan soyunup, O'na teslim olunur. Bir Mevlevî hiçbir zaman kapıyı kapatmaz. Mevlevilikte eğitim:İnsan, bir tarafı meleklere, bir tarafı şeytana uzanan tecelliler manzumesidir. Nefis ise Kur'anî ifade ile 'kötülüğü çok emredici'. İnsanoğlu, nefsini terbiye edip yaratılma gayesine uygun bir inanış ve yaşayış içine girdiğinde 'mahlukatın en şereflisi' sıfatına bürünüyor. . .
        Mevlevihanelerde Mesnevî okutulur, dervişlere rızkını helalinden kazanması için kabiliyetine göre güzel sanatlardan biri öğretilirdi. Mevlevihaneler birer sanat akademisi gibiydi.
       Eserleri:Mesnevî:
Sekiz asırdır irşad vazifesini devam ettiren Mesnevî, dünyada en çok satan kitaplar listesinde üst sıralarda yer alıyor. İlahî hakikatlerin hikâyeler vasıtasıyla aktarıldığı altı ciltlik Mesnevî'nin dili o dönemin kültür dili olan Farsça.
        Dîvân-ı Kebîr:
Mevlânâ'nın kasidelerini, gazellerini, rubailerini bir araya getirir. Mektûbat: Mevlânâ'nın devrin ileri gelenlerine nasihat için ve kendisine sorulan mesele- lere cevap mahiyetinde yazdığı mektuplardan oluşur.
        Fîhi Mâ Fîh: 'İçindeki içindedir'
anlamına gelen Fîhi Mâ Fîh, Mevlânâ'nın çeşitli konulardaki sohbetlerini ihtiva eder.
       Vasiyeti: Dünya hayatını 17 Aralık 1273 tarihinde tamamladı, şu an Konya'daki dergâhında yeşil kubbe altında bulunan kabrine sırlandı. Geride bıraktıklarına vasiyeti ise şöyle: "Size gizli ve alenî Allah'tan korkmanızı, az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi, günahlardan çekinmenizi, oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi, dâimâ şehvetten kaçınmanızı, halkın eziyet ve cefâsına dayanmanızı, avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı, kerem sahibi olan salih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim. İnsanların hayırlısı insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı az ve öz olandır. Hamd, yalnız tek olan Allah'a mahsustur.
       Tevhid ehline selâm olsun." Gel ne olursan ol, gel ,İster tanrı tanımaz, ister ateşe tapar, . İster bin kez tövbeni bozmuş ol, Bizim dergahımız umutsuzluk dergahı değil, Gel ne olursan ol, gel SEVGİ Sevgi hayatın anlamı, yaratılışın sırrı! İnsanoğlunun, doğumundan itibaren, hatta doğmadan evvel başlayan ihtiyacı. Duyguların en güzeli.! Hayatı asıl amacına taşıyan, kalpleri birbiri ile kaynaştıran; huzur ve mutluluğun vazgeçilmez esası! Sevgiyle yeşerecekken tüm güzellikler, ne yazık ki, günümüz insanı sevgisizlikten muzdarip. Sevgisizliktir, tüm kötülüklerin anası! Kişi ailesine, eşler birbirine, komşu komşusuna sevgisiz! Bu yüzden hoşgörü ve huzurdan eser kalmamış; aydınlıklar yerini karanlıklara terk etmiş. Ve dünya sevgisizlikten zindan gibi!Sevemeyen sevilmeyenler, sevgiden nasibini almamış insanlar yüzünden toplumlar zorda.
        “İman etmeyen cennete giremeyecek, Allah için birbirini sevmeyen de iman etmiş sayılmayacak”sa sevginin önemi tartışılmaz! Kurtuluş sevgiyle başlar.. İbadet sevgiyle..! Uzlaşma, paylaşma, kaynaşa, tevekkül hep sevgiyle! Öyleyse insan önce sevgiye doyurulmalı, toplum sevgi ile eğitilmeli. O yüce Resulün diliyle; “Sevmeyen ve sevilmeyende hayır yoktur!” Ne mutlu seven ve sevgiye layık olanlara!Ne mutlu kullarını Allah’a, Allah’ı da kullarına sevdirmeye çalışanlara! “Vedud” ismi ile, “en çok seven ve en çok sevilen” yüce Allah tır...

        Alevîlik-Bektaşîlik Düşüncesi *- Tanrının yeri gönüllerdir, bu yüzden gönül kırmamak gerekir, gönüller yapmak gerekir. Bir kez gönül kırdın ise/ Bu kıldığın namaz değil.”

     *-Hoşgörü, anlayış, bağışlama, affetme.“Allah’ın kendilerine şefkatle muamele buyurması” gibi onlarda yaratılmışlara şefkatle muamele etsinler.”
    *-Edep ve adab’a uygun hareket etmek. Sufiler her işlerini o işin adabına uygun olarak en güzel şekilde yapmağa çalışırlar.
   *-Mütevazı, alçakgönüllü olmak
   *-Allah’tan gelen az veya çok nimetlere şükretmek.
     *-Sözünde durmak,
     *-Emanete özen göstermek, sadık kalmak.
   *-Sofrayı açık tutmak yani cömert olmak. *İnsanların kusurlarını görmemek, örtmek.
       *Daima iyiden yana olmak, iyilik düşünmek.
      *Müslüman kardeşine kin beslememek, kıskançlık yapmamak
    *İlim öğrenmek ve yaşamak yani ilim-irfan sahibi olmak. *Müslüman kardeşine iyiliği emretmek ve kötülükten men etmek.(Emr-i Bil Mağruf Nehy-i Anil Münker)
      *Selamlaşmak.

     *Nefsin arzularına boyun eğmemek, az yemek, az konuşmak ve az uyumak.
     *-İnsanların hepsini bir görmek, ayrım yapmamak, kibirlenmemek. İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır, Kadınları okutunuz,Eline, beline, diline sahip ol!
      • Okunacak en büyük kitap insandır,
Doğruluk dost kapısıdır, Mürşitlik, alıcılık değil vericiliktir, • Alem Adem, Adem de Alem içindedir, İlim, hakikate giden yolları aydınlatan ışıktır, • İlimden gidilmeyen . sonu . karanlıktır, Yolumuz, ilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur, • Oturduğun yeri pak et, kazandığın parayı hak et, Bir olalım, iri olalım, diri olalım, • İncinsen de incitme, • Nefsine ağır geleni kimseye tatbik etme, Hiçbir milleti ve insanı ayıplamayınız, • Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu, • Ara bul, İnsanın cemali sözünün güzelliğidir, • Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayınız, En büyük keramet çalışmaktır, .
       Mensuplarının çoğunluğunu Türkler oluşturmaktadır. Bektaşîlik, XIV. asırdan itibaren batı Anadolu'da Anadolu/Rum gazileri adıyla bilinen askerî zümreler arasında yayılmıştır. Osmanlı fetihleriyle birlikte Balkanlar ve Arnavutluk'ta bölgenin İslâmlaşmasına kurduğu tekkelerle büyük katkılarda bunmuştur.
     D. Ahîlik
13. yüzyılda Anadolu da görülmeye başlanan Osmanlı devletinin kuruluşunda önemli rol oynayan sosyal dinsel bir teşkilattır.Yalnızca Türkler arasında yayılmış, özel töreleri ve ilkeleri olan tasavvufi bir oluşumdur.KARDEŞİm anlamına gelir.Temelde Kur an ve Sünnete dayandırılan prensipleriyle tasavvufta önemli yeri vardır.
     Bu teşkilatı ilk kez TÜRKLER kurmuş olup daha sonra Suriye,İrak,Semarkant,Mısır a yayıldığı görülmüş olup;esnaf ve sanatkarlar arasında yaygındır.Abbasi devlet yöneticileri bozulan devlet yönetimini ve toplumu düzeltmek,devlet otoritesini tekrar kurmak için Ahilik teşkilatını güçlendirmiştir.Anadolu da Ahiliği Kuran, İranlı Şeyh Nasıruddin Mahmud((Ahi Evrandır)dur.
  
    Ahiliğin Önemi: Mesleklere ait problemleri çözmek,devlet ile olan ilişkileri düzenlemek,mal ve kalite kontrolü,fiyat belirleme idi. Ahilik teşkilatına girenlere,Yiğit,çırak adı verilirdi.Bu teşkilatın başında Şeyh,halife bulunurdu.Bütün esnafın en üst makamında ise,Şeyhi-Meşayih bulunurdu. Bir şehirdeki Esnafların yöneticisine Ahi Baba denirdi.
        Ahilikte, Müride mesleki beceriler, tasavvuf ve dinsel bilgiler, okuma-yazma, Türkçe, Arapça, Farsça, müzik, matematik ve askeri bilgiler ile Ahiliğin anayasası niteliğindeki Fütüvvet name öğretilir. Ahi Evran’ın karısı “Fatma Bacı Kadın Ana” olarak tanınmış ve dünyanın ilk kadın örgütü olan “Bacıyan-ı Rum” teşkilatını kurmuştur. Ahiliğe giriş:Şerbet içmek(Şürb),Sed giymek(Peştamal Kuşanmak) leydi.
 
     Ahilikte:Esnaflar,Ustalar,kalfalar,çıraklar bulunurdu.Çıraklıktan itibaren meslek içindeki bilgi ve becerisine göre yükselinirdi.Mesleği iyi öğrenmedikçe çıraklar dükkan açamazdı.İhtiyaca göre mal üretilirdi.Esnaf arasındaki düzeni yiğitbaşı veya server sağlardı. Bütün prensiplerini dinin asıl kaynağından alan ahiliğin kurallarına “Fütüvvetname”denirdi.Buna göre:esnaf, Ahlaklı,doğru,güvenilir,cömert,mütevazi olmalıdır. Kardeşlik, arkadaşlık, komşuluk ve sorumluluk , Hak, adalet, doğruluk ve yardımlaşma duygusu , her meslekte, kaliteli iş ve üretim ile hilesiz ve dürüst ticaret yapma, Meslekler arasında yardımlaşma, dayanışma ve kendi kendilerini denetleme ve düzeltme geleneği,gibi kavramlar öğretilmiştir.Blim, fazilet, Gayret, çalışma, sabır ve fedakârlık bilinci toplumun bütün katmanlarına yayılmıştır. Ayrıca hak, hukuk, alın teri ve kul hakkına riayet emek bakımından “helâl ve haram” kavramları daima önemsenmiştir. Örnek:Fatih Sultan Mehmet Esnafı denetlemek için tebdi-li Kıyafet ile, Erkenden Alışverişe çıkar.Birinci dükkana girer,biraz alışveriş yapınca,dükkan sahibi”Efendim ben bugünkü siftahımı yaptım,yan komşum siftah yapmadı biraz da ondan alışveriş yapınız”demiştir. İmam Ebu Hanife ticaret yapardı.Birgün yanında çalışan birisi defolu malı farkına varmadan müşteriye vermişti ,Malı iadeye gelen müşteriye İmam Ebu Hanife,defolu malı hediye etmekle birlikte ;Malın sağlamını da vermiştir. Gene bir gün bir köylü kadın malını satmak için İmam Ebu Hanife ye gelmişti.Kadına senin bu kumaşın ne eder,diye sormuş.Kadın 30 lira demiş.İmam hayır daha çok eder diyerek müşterinin satacağı malın gerçek değerinin kadının söylediğinden çok fazla olduğunu söylemiştir.Kadına her seferinde “Çık ,Çık,Çık …demiş ve en son ,kadının bilmediği ama kendisinin bildiği 300 liraya malı kadından satın almıştır. “ Muhammed’den Muhabbet oldu hasıl, Muhammet’siz Muhabbetlerden ne hasıl”
      Çıkış:Şarap içme,zina,yalan,gıybet,hile, Küçültücü işler yapma,,çevresinde olumsuz tanınma,örgüte kötü söz getirebileceği düşünülenler Ahi olamaz meslekten atılırlardı. Örneğin insan öldürenler, haksızca hayvan öldürenler, hırsızlar, zina ettiği ispatlananlar örgüte katılamazlardı.

     Ahiliğin önemli olan altı ilkesi şunlardır:
   
1. Elini,Sofranı,Kapını açık tut
    --Gözüne, Beline,Diline sahip ol. Bu ilkeleri genişletirsek,“Eline, diline, beline hakim ol. Harama bakma.
    Haram yeme. Haram içme.
    Doğru, sabırlı ve dayanıklı ol.
    Yalan söyleme. Büyüklerinden önce söze başlama.
     Kimseyi kandırma. Kanaatkâr ol. Dünya malına tamah etme.
    Yanlış ölçme, eksik tartma. Alnın, kalbin ve kapın açık olsun.
     Kuvvetli ve üstün durumda iken affetmesini, hiddetli iken yumuşak davranmasını bil. Ve nihayet kendin muhtaç iken bile, başkasına ikram edecek kadar cömert ol.”şeklinde ifade ederiz. Günümüzde her yıl Ekim ayının ikinci Pazartesi gününde başlayan Ahilik Kültür Kutlama haftasıyla resmi olarak kutlanmaktadır.
 
   S-9-Mevlana’nın Öğütlerinde bahsedilen ilkeler nelerdir?

   S-10-İslamın Oluşturmak istediği medeniyetin ilkeleri nelerdir? Bu ayetlerden neler anlaşılır?
   
6 şar sonuç çıkarınız? İslâm medeniyetinin en önemli özelliği; onun insan fıtratının olgunlaşmasına ve disipline edilmesine olan katkısıdır. “Kalpler ancak Allah ı anmakla huzur bulur”.İnsanın,Gönül huzuruna ulaşması için öncelikle Allah’a gereği gibi inanması, itaat etmesi ve boyun eğmesi gerekmektedir.Çünkü şirk,içki,kumar gibi yasak olan yanlışlarla sonsuz kuvvet ve kudret sahibi olan Yüce Allah’a bağlılık ve teslimiyet olmayacağı gibi,bunlar insanın kişiliğinin,karakterinin ve ruh dünyasının kemale ulaşmasına engellerdir.Bu insanî ve medenî çerçevenin içine giren kişi artık öncelik sırasına göre; ana babaya, akrabalara, öksüzlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanındaki arkadaşa, yolcuya, ev ve iş ortamında birlikte çalıştığı işçilere iyi, hoş, güler yüzlü, nazik ve duyarlı davranacaktır. (Nisa, 36) Diğer taraftan kin, nefret, gurur, kibir, iki yüzlülük ve haset gibi insan onuruna yakışmayan tutum ve eylemler ise yasaklanmış ve kınanmış olarak değerlendirilecektir. .
     ***İnsanları mutlu kılan erdemli medeniyetin temel değerleri:Teamül haline gelen şu ayette özetlenmiştir: . - “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” (Nahl, 90) Ayetin meali dikkatle incelendiğinde görülecektir ki Yüce Allah, sosyal hayatı ve barışı tehdit eden üç zararlı davranışı yasaklamaktadır. Bunlar; hayâsızlık, fenalık ve azgınlık gibi aşırılıklardır. Huzur ve mutluluğun kaynağı olarak müjdelenen adalet, iyilik yapmak ve yakınlara yardım etmek ise, ısrarla tavsiye edilmektedir.
 
     S-11-Allah ın gönderdiği İslamın tek olmasına rağmen neden Farklı yorumları vardır?   

1-Ayetlerde anlatılanlardan ne kastedildiğinin ve anlamının kesin olmaması:Her şehirde meyve nin farklı anlaşılması gibi.
   2-Anlaşılamayacak veya birden fazla anlama gelebilecek ayetler: Anlaşılması mümkün olmayan sınama amaçlı müteşabih âyetlerin(Allah ın eli,gözü)
 3- Suçların cezalarıyla ilgili detay açıklama verilmemesi: Mesela:”Hırsızlık yapanlara verilecek ceza ve nasıllığı?
4-İnsanların,hal, tavır, tutum, davranış,psikolojik yapılarının, duygu ve düşüncelerinin farklılığı: İşte bu nedenlerle, tek bir din olan İslâm'ın, tarihte ve günümüzde onlarca farklı yorumu ve anlayış biçimi ile karşı karşıyayız.
5-“Tanyeri ağarıp siyah ipliği beyaz iplikten ayırdedinceye kadar yiyin, için.(Bkara 187) “ateş çıkaranlara yemin olsun (adiyat)

 DEĞERLENDİRME/SONUÇ:
İslâm tarihinde ortaya çıkan bu oluşumlar, bir din farklılığı değil yaklaşım farklılığıdır. Bu farklılıklar, bütünüyle insani oluşumlardır ve hiçbirisi dinle özdeşleştirilemez. Bunlar İslami kültürde birer zenginlik olarak kabul edilebilir. Bu yüzden farklı din anlayışları hak-batıl, doğru-yanlış, sapık-bidat ve benzeri sınıflandırmalara tabi tutmak yerine, insan doğasından kaynaklanan ve toplumsal yapıyla kurumlaşan farklı bilgi sistemleri veya zihniyetler olarak algılamak daha doğrudur. Hiçbir din anlayışı, mutlak doğru veya mutlak yanlış değildir. Doğru olan fikirleri olabileceği gibi yanlış olanları da vardır..
    Hiçbir oluşumu, mezhebi, diğerinin tamamen zıddı olarak görmemek gerekir. İslâm düşüncesinde ortaya çıkan farklı anlayışlar arasında, birbiriyle karşıtlık ilişkisi söz konusu değildir. Çünkü onların tamamı, farklı farklı anlayışlar benimsemekle beraber, tek bir Allah'a, Peygamber olarak Hz. Muhammed'e, kitap olarak Kuran’a ve öldükten sonra dirilmeye inanmaktadırlar.. İnsanlık tarihinde Bu zenginlikten dolayı beyin fırtınaları ve bilimsel tartışmalar yapılmıştır.Bütün farklı anlayışlar, varlıklarını dine borçludur.
     İslâm kimliği her kesim için mezhepler üstü birleştirici bir kimlik olmaya devam etmelidir.. İslâmî bütün mezhepler, Kur'an ve Sünnete dayanır. Farklılık, yorumdan kaynaklanmaktadır.Bu farklı yorumlar:Ayrılıklar olarak değil zenginliktirler.. Hoşgörü medeniyeti olarak nitelendirilen Osmanlı İmparatorluğunda yüzyıllar boyunca, birçok kültür, din ve ırktan insan dostluk ve huzur içinde yaşamışlardır. Bu hoşgörü zihniyeti aslında İslam dininin özünde mevcuttur. İslam dininin koyduğu evrensel prensipler ve temel inanç esasları etrafında birleşerek bu hoşgörü ve birlikte yaşama zihniyetini yeniden oluşturmalı ve yaşama geçirmeliyiz.

  KONUNUN ANLAŞILMASI İÇİN GEREKLİ BİLİNMESİ GEREKEN(KONU)KAVRAMLARI Zulüm:
59Sözlükte "bir şeyi kendine mahsus yerinden başka bir yere koymak, noksan yapmak, sınırı aşmak, doğru yoldan sapmak, meyletmek, hakkını eksiltmek, hakkını vermemek, men etmek ve yapılmaması gereken bir davranışta bulunmak" anlamlarına gelir. Kur'ân'da zulüm kavramı 58 sûrede 266 âyet-i kerimede 289 defa geçmiş ve şirk (En'âm, 6/82), küfür (Bakara, 2/254), nifak (Nisâ, 4/64), günah (Bakara, 2/231), insanlara yapılan haksız muamele (Nisâ, 4/10), noksan yapmak (Kehf, 18/33), azap, işkence (Nûh, 16/41), insan öldürmek (Bakara, 2/35), hırsızlık (Mâide, 5/39), zarar vermek (Şûrâ, 42/40-42), haksızlık etmek (Âl-i İmrân, 3/182), nefse zarar vermek (Bakara, 2/57), insanlara eziyet etmek (Şûrâ, 42/41) vb. ilâhî iradeye ters düşen her türlü inanç, söz, fiil ve davranışlar anlamında kullanılmıştır.
     Zulüm kavramı Kur'ân'da tamamen olumsuz anlam ifade etmektedir. En büyüğünden en küçüğüne kadar her türlü günah, isyan ve itaatsizlik zulümdür. Allah'a ortaklar koşmak, âyetleri yalanlamak, içki, kumar, zina, hırsızlık... zulüm olduğu gibi, namaz kılmamak, mazeretsiz oruç tutmamak gibi ibadetleri terk etmek, hatta işlenen günahlara tevbe etmemek (Hucûrât, 49/11) dahi zulümdür. En büyük zulüm şirktir (Lokmân, 31/13). İnsan zulmü ya başkalarına karşı ya da nefsine karşı işler.
       Zulüm üç kısımdır: 1- İnsan ile Allah arasında vuku bulan zulüm. Bu şirk, küfür, nifak ve isyandır.
      2- Kişi ile insanlar arasındaki zulüm. Haksızlık, hırsızlık, öldürme, iftira vb. günahlar.
      3- Kişi ile nefsi arasında zulüm. Bu, Allah'a karşı görevlerini yapmayan ve insanlara zulmeden kimsenin neticede nefsine zulmetmemiş olmasıdır. (bk. Nefse Zulüm)Bu işleri yapanlara,zalimdenir. İftira:59 Ahlâk terimi olarak bir kimseye işlemediği bir suçu isnat etmek demektir. Hukuk ve ahlâkta iftira yerine daha çok ifk ve bühtân terimleri, zina iftirası için de kazf kelimesi kullanılır. Bir diğer âyette ise "Kim bir hata yapar veya kasıtlı günah işler de onu bir suçsuzun üzerine atarsa büyük bir bühtan ve apaçık bir günah işlemiş olur" (Nisâ, 4/112.)
    Hadislerde, büyük günahlar arasında, kötülükten habersiz iffetli bir kadına zina iftirasında bulunmak da sayılmıştır (Buhârî, Vesâyâ, 23). Mü'minleri kötü huy ve davranışlardan uzak tutma gayreti içinde olan Hz. Peygamber onları iftira konusunda da uyarmış, iftiranın insanın âhiret hayatını iflasa götürecek olan kul hakları arasında yer aldığını belirtmiştir (Müslim, Birr, 60). İslâm'da iftira haram kılındığı gibi asılsız olması muhtemel haberler doğruymuş gibi kabul edilerek bunları araştırmadan inanmak da yasaklanmıştır (İsrâ, 17/36; Hucurât, 49/6). (M.C.) Kibir:59: Ahlâkî kavram olarak, kendini büyük görme, büyüklenme, başkalarını küçük görme demektir. Kibirli kimselere mütekebbir, müstekbir denilir. âyetlerden bazısı şunlardır: "...Doğrusu Allah böbürlenerek küstahça davrananları sevmez" (Nisâ, 4/36), "...O'na kulluk yapmaktan vazgeçecek kadar gurura kapılanlar ve küstahça böbürlenenler (bilsinler ki Hesap Günü) Allah hepsini kendi katında toplayacaktır." (Nisâ, 4/172) Hz. Peygamber de "... Cehennemlikleri haber vereyim mi? Onlar kaba, katı kalpli, insanlara iyiliği dokunmayan ve kibirli kimselerdir." (Buhârî, Tefsîr, 68, Edeb, 61, Eyman, 9). "Kalbinde zerre kadar kibir bulunan cennete giremez." (Müslim, İmân, 147-149; Ebû Dâvûd, Libas, 26; Tirmizî, Birr, 61.) Kibirli kimse, rûhen sağlıklı bir yapıya sahip değildir. Zayıf ve âciz bir varlık olduğu bilincinde olan bir kimse ne Allah'a ne de insanlara karşı büyüklenme duygusuna kapılamaz. (M.C.) .

   Tevhit:58prg3(Gerçek varlık) Sözlükte "bir şeyin tek olduğuna hükmetmek ve onun böyle olduğunu bilmek" anlamına gelen tevhîd, ıstılahta, Allah'ın zatını bütün tasavvurlardan, zihinlerdeki hayal ve evhamdan tecrid etmek (soyutlamak)tir. Tevhid üç şekilde olur; Yüce Allah'ın ulûhiyetini tanımak, birliğini tasdik etmek ve O'na hiç bir eş ve ortak kabul etmemektir. Gerçek varlık temelde ikiye ayrılır:Allah ve Allah olmayan:yaratıcı ve yaratık.Birinci sınıfın tek üyesi vardır :Allah:Ölümsüzdür,yaratıcıdır,ve yücedir,O nun benzeri hiçbir şey yoktur.O, ebediyen yardımcısı ve,ortağı olmaksızın kalacaktır.yaratık ise:zaman ve mekanda varlığını sürdürür. Bun lardan birisinin diğeriyle birleşmesi,diğerine geçmesi karışması,yada onda yayılması asla mümkün değildir.Ne yaratıcı varlık bilimsel olarak yaratığa dönüşebilir ne de yaratık yaratıcı olmak için şekil değiştirebilir. Tevhit:Gerçekte Allah’tan başka varlık yoktur,sen,ben,siz bizler hepimiz;Televizyon ekranında görülüp ancak elektriğin kesilmesiyle kaybolup giden ,sona elektriğin gelmesiyle yeniden görülen sonra yine kaybolup giden şekiller gibi..
    Varlık sahnesinde kaybolan soyut şekiller gibiyiz.Adeta sonbaharda dökülen yapraklar gibi bizde ölür ve üst üste yığılırız toprakta.Hani nerde ana doluyu zulmüyle kasıp kavuran cengiz han,Moğollar,nerede onların hizmetçileri,orduları,nerede malazgirtte atının kuyruğunu bağlayan ve kefen gibi elbise giyen şehit olursam beni bu kefenle gömün diyen Alparslan,uzaktan savaşlardaki atların kişnemeleri gelmekte,ve saray sakinlerinin ihtişamlı gelişlerini görür gibiyiz.Evet nereye gitti bütün bunlar;toprağın altına ve zamanın çarkları arasında rüya gibi oldular sanki hiç yaşamamışlar.ve bizde aynısı olacağız tarih sayfasının bir satırı olacağız belkide,ilerde içilmiş sigara izmaritinden tarihçiler falan efendi”sigarayla zehirlenerek öldürülmüş, diyecekler”Her şey ölüme son hızla yol alacak,Çünkü”diri olup ölmeyen ve tek olan Allah’tan başka hiçbir gerçek yoktur”sende öleceksin onlarda.(Zümer suresi,490) İşte bu şekilde varolan yok gibidir;Çünkü senin varlığın güneşin varlığına bağlıdır,glgen güneş batınca batacak ve gölgeler kaybolacak sen aslına rücu edeceksin.O halde sen bedenini ebedi edemiyorsan,senin varlığın senin dışında bir başkasının yardımıyla canlanmakta veya ayakta durmaktadır…Çünkü Varlığın gerçek varlık değildir. Sen var olmak ve canlı kalmak için başkasına ve onun varlığına muhtaç isen senin varlığının sebebi var ve daima diri olan,varlığı devamlı olan bir varlığa muhtaçsın.O varlık yardımını kestiği an çıran sönmüştür..
     İşte O,Allah’ın varlık sebebi kendisidir,varolmak için başkasına muhtaç değildir.ve gerçekte ondan başka gerçek yoktur.her şey ondan gelmiştir ve o na dönecektir.Müslüman kullarını içine huzur ve güven veren o dur(48/26) Yine tevhit gerçek etkenin Allah olduğunu bilmektir,mikroba hasta etme özelliğini veren ilaca tedavi özelliğini veren odur.Yine bu tevhitte her şey tekten gelmiştir yine o na dönecektir
 
  Salih/Salih Amel:57prgrf1: Sözlükte "iyi, elverişli, yararlı, dürüst, ahlâklı ve güzel" anlamına gelen sâlih kavramı Kur'ân'da amelin ve insanın sıfatı olarak kullanılmıştır. Sâlih amel; iyi, güzel ve yararlı, Kur'ân ve Sünnete uygun amel demektir. (bk. amel-i sâlih) Sâlih insan, iyi insan demektir. Kur'ân'da peygamberlere (Bakara, 2/72,130) ve müminlere (Âl-i İmrân, 3/114) sâlih denilmiştir. Bir insan, îmânında, amellerinde, ahlâkında, söz, fiil ve davranışlarında dosdoğru ise, hayırlı ve faydalı ameller işliyor, Allah'ın emir ve yasaklarına riâyet ediyorsa "sâlih" vasfını kazanır. Sâlih insan olmanın iki şartı vardır; îmân etmek, sâlih ameller işlemek. Allah ve peygambere itaat etmek. "Îmân edip sâlih ameller işleyenleri elbette sâlihler arasına dahil edeceğiz". (Ankebût, 29/9)

       ZİKİR:57prgrf1Sözlükte "anmak, hatırlamak, yad etmek" anlamına gelen zikir, ıstılahta, Allah'ı anmak ve hatırlamak, O'nu unutmamak ve gaflet halinde olmamak, Allah kelimesini ve tekbir, tehlil, tesbih, tahmid cümlelerini tekrarlamak demektir. Zikir, Allah'ın yüceliğini dile getirmek ve manevî yetkinliğe ulaşmak amacıyla yapılır. Bu âyetlerde "Allah'ı zikir" emredilmiş (Bakara, 2/152), Allah'ı zikreden müminlerden övgüyle söz edilmiş ve kendileri için mağfiret ve büyük mükâfatlar bulunduğu müjdesi verilmiştir (Ahzâb, 33/35). Hz. Peygamber de zikrin en faziletlisinin lâ ilâhe illallâh olduğunu (İbn Mâce, Edeb, 25) Dil ile zikir, Allah'ı güzel isimleri ile anmak, O'na hamdetmek, tesbihte bulunmak, dua etmek ve Kur'ân okumaktır. Beden ile zikir, bütün organların Allah'ın emirlerine uyması ve yasaklarından kaçınması ile olur. Kalp ile zikir ise Allah'ı gönülden çıkarmamaktır. (M.C.) “Zikir,Halk içinde hak ile olmak”tır..Kur an da “O,insanları ne alışveriş ne de başka şeyler Allah ın zikrinden alıkoymaz,Onlar yatarken,yürürken veya evreni düşünürken Allah ı hatırlar ve Allah ım sen Evrendeki hiçbir şeyi boşuna yaratmadın”derler buyrulur.

    Tarikat70
: Sözlükte "yol, hal ve gidiş, kat, tabaka" gibi anlamlara gelen tarîkat, bir tasavvuf kavramı olarak, Hakk'a ulaşmak için tutulan, bir takım kuralları bulunan yol demektir. Mutasavvıflara göre tüm insanlar, hatta bütün yaratıkların alıp verdiği nefesler sayısınca Allah'a giden yol vardır. bugün bildiğimiz şekliyle teknik anlamda tarikat kurmamışlar, herbiri kendine göre bir yol tutmuştu. Bunlar, görüşlerini ve manevî tecrübelerini sohbet yoluyla çevresinde bulunanlara aktarıyorlardu. Bugünkü anlamda tarîkatlar (organize tasavvuf hareketi). Buna göre şeyh adı verilen bir öğretmen gözetiminde, müridin (manevî arınmayı isteyen), Allah'a ulaşma konusunda takip ettiği usûle veya metoda tarîkat adı verilir.
      Tarîkatlar genel olarak üçe ayrılır: Tarîk-i ahyâr, ibâdet ve takvâ yoluna ağırlık veren tarîkat; tarîk-i ebrâr, çile çekerek ve nefse karşı savaşarak Hakk'a ve kurtuluşa ulaşmayı amaçlayan tarîkat; tarîk-i şuttâr, aşk ve vecd ile kurtuluşa erişmeyi amaçlayan tarîkat. Tarîkatlar zamanla çeşitli kollara ayrılarak sayıları artmıştır. Tarikatların bir kısmı zikri, gizli (sessizce) kalp ile, bir kısmı da açıktan dil ile yapmaktadırlar.
      Tarîkatlar, kurucusu olan şeyhlerin adlarıyla anılırlar. Meselâ, Hacı Bayram Veli'nin kurduğu tarîkata Bayramiyye, Hacı Bektâş Veli'ninkine Bektaşiyye denilir. (M.C.) Cemaat70: Sözlükte "insan topluluğu" anlamına gelen cemaat, dinî bir terim olarak, ashap, müçtehit imamlar veya her devirdeki Müslümanların büyük çoğunluğu anlamlarına gelen ve Ehl-i sünnet için kullanılan bir tabirdir. Ayrıca, Müslümanların din kardeşliği esasına dayalı olarak gerçekleştirdikleri ve katılmak zorunda oldukları birlik, beraberlik anlamında da kullanılmaktadır. (bk. Tefrika) Fıkıh terimi olarak ise, namazda imama uyanlar; namazı imamla birlikte kılan topluluk manasına gelmektedir. Cemaatle namaz kılma, Hz. Peygamber devrinden itibaren teşvik edilmiş ve İslâm'ın şiarından sayılmıştır. Hatta bazı ibadetler için cemaat şart koşulmuştur. Hz. Peygamber cemaatle namazı teşvik etmek maksadıyla, cemaatle kılınan namazın, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletli olduğunu belirtmiştir (Buharî, Sahih, Ezan, 30; Müslim, Mesâcid, 42). Cuma ve bayram namazları cemaatle kılınır; tek başına kılınamaz. (İ.P.)

   Marifet(
syf55 prgrf4):Sözlükte "tanınmak, bilmek" anlamına gelen marifet, tasavvufta, Allah'ın zâtı ve sıfatları hakkında şüphe götürmeyecek bir bilgiye sahip olmak demektir. Marifetin kaynağı kalp, ruh, ilham ve keşiftir. İlmin kaynağı ise, akıl, duyu organları ve nakildir. Bu sebeple ilim ile marifet birbirinden farklıdır. İlim sahiplerine âlim, marifet sahibi olanlara da ârif denir. İlmin zıddı cehâlet, marifetin zıddı inkârdır. (M.C.) Sünnet70 : Emr-i bil mağruf nehy-i anil Münker70 madde10:

  Mağruf:
Sözlükte; bilinen, tanınan, iyi muamele, tatlı dil, ihsan ve İslâm'ın hoş gördüğü her şeydir. Dinî terim olarak Ma'ruf; İslâm'ın hükümleri, genel prensipleri ve emirleri uyarınca yapılması ve söylenmesi gereken her söz ve fiildir. Isfehânî' Ma'rufu: "Akıl ile dinin hoş ve uygun gördüğü her amelin adı", Râzî; "Allah'a îmân", Hamdi Yazır ise "Muktezây-ı din olan tâatullah" olarak tanımlamışlardır. İyiliği emretmek bütün peygamberlerin ortak görevidir. Çünkü her peygamberin risaletini kavmine tebliğ zorunluluğu vardır. Böylece iyiliği emretme görevi nübüvvetin odak noktasını oluşturmuştur. Nitekim şu âyetler de iyiliği emretmenin önemini vurgulamaktadır. "Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir." (Âl-i İmrân, 3/104) "Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız." (Âl-i İmrân, 3/110), "Uygun olanı emreden, fenalığı yasaklayan ve Allah'ın yasalarını koruyan mü'minleri de müjdele." (Tevbe, 9/112) "İyilik ve fenalıktan sakınmakta yardımlaşın, günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın." (Mâide, 5/2). (F.K.)

    MÜNKER, râzı olmadığı, İslâm'ın çirkin, kötü, kabâhat, günah ve haram olarak bildirdiği davranışlardır. Münker, ma'rufun zıddıdır. Dinimizde ma'rûfun emredilmesi, münkerin ise nehyedilmesi istenmiştir: "Sizden iyiye çağıran, doğruluğu emreden ve fenalıktan men eden bir cemaat olsun. İşte başarıya erişenler yalnız onlardır." (Âl-i İmrân, 3/104); "Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir; iyiyi emreder kötülükten alıkorlar..." (Tevbe, 9/71); "...İyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlaşın, günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın..." (Mâide, 5/2); "Sizden her kim bir münker görürse, onu eliyle değiştirsin. Eğer buna gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmeyen, kalbiyle nefret etsin. Bu ise îmânın en zayıf derecesidir." (Müslim, Îmân, 20). (F.K.)

Cihat
70(A madde3) Sözlükte "gayret etmek, bir işi yapabilmek için bütün imkânları kullanmak" anlamına gelen "cihâd" kavramı; Kur'ân ve hadislerde; Allah yolunda mücadele anlamını ifade ettiği gibi dini öğrenmeyi, dinin emir ve yasaklarına uymayı, haram ve günahlara karşı nefis ile mücadele etmeyi, İslâm'ın bilinmesi, tanınması, yaşanması ve yücelmesi için çalışmayı da ifade eder. Medine döneminde Müslümanlara,savunmak ve Cahillik-Fakirlik ve insanlar arasındaki düşmanlığı yok etmek için yapılan mücadeledir.İnanmayanlara ve farklı din mensuplarına din özgürlüğü olup zarar vermek yasaktır. (Ankebût, 29/69) Bu âyetler, cihâdın İslâm'ın doğuşundan beri var olduğunun ve sadece savaş anlamına gelmediğinin delilidir. Medine döneminde müşriklerin müslümanlara saldırıları ve savaş açmaları sebebiyle fiili savaşa izin verilmesi ve savaş yapılması üzerine "cihâd" kavramına, ağırlıklı olarak savaş anlamı yüklenmiş ve bu anlamda algılanmaya başlanmıştır. Peygamberimiz barış ve barışın peygamberi ve dünyaya barış için geldiğinden dolayı Savaşları işgal,arazi kazanmak için değil,haksızlıkları yok etmek ve Allah ın kullarını adaletsizlik ve baskıdan kurtarmak içindir.O,Savaşları Medine devletine saldıranlara karşı savunmak için yaptığı gibi,fitne ve fesadın kaynağını kurutmak,din ve vicdan özgürlüğüne karşı çıkanların bu baskılarını bertaraf etmek için yapmıştır…Eğer diğer amaçlarla yapsaydı,Fethettiği yerlerdekileri kılıçtan geçirmesi özgür bırakmaması gerekirdi.. Allah uğrunda hakkıyla cihat edin?" (Hac, 22/78) anlamındaki âyetlerde geçen "Allah yolunda cihâd" emri, hem düşmanla savaş araç gereçleriyle fiilen savaşmayı(Vatanımıza saldıranları savmak için) hem İslâm'ın emir ve yasaklarına bizzat uymayı, nefsi kötülüklerden ve haramlardan alıkoymayı, hem de İslâm'ın bilinmesi, yücelmesi ve egemen olması için gösterilen sözlü, ekonomik ve her türlü çabayı ifade eder. de doğrudan fiili savaş ile ilgili olmayan nefisle mücadele etmeyi, İslâm'ın bilinmesi, yücelmesi, emir ve yasaklarına uyulması için gösterilen çabayı ifade eden hadislere yer verildiğini görüyoruz.

   Bu da "cihâd" kavramının "harb, gazâ ve kıtal" kavramları ile özdeş olmayıp çok daha geniş bir içerikle kullanıldığını görmekteyiz. Mesela, "Kim Allah'ın kelimesinin yücelmesi için savaşırsa o, Allah yolundadır" (Buhârî, Cihâd, 15, III, 206) "Allah yolunda öldürülen kimse şehittir" (İbn Mâce, Cihâd, 17, II, 937-938) anlamındaki doğrudan savaş ile ilgili hadisler ve benzerlerine cihâd bölümünde yer verilmiştir. "Mücâhid, nefsi ile mücadele eden kimsedir" (Tirmizî, Cihâd, 2, IV, 165) İslâm'ı müslüman olmayanlara tebliğ etmeyi ifade eden, "Müşrikler ile mallarınız, canlarınız ve dilleriniz ile cihâd edin" (Ebû Dâvûd, Cihâd, 17, III, 22) anlamındaki hadis, Oruç ibadeti ile ilgili, "Kim Allah rızası için bir gün oruç tutarsa Allah onu cehennemden bin (yıllık) bir mesafeye uzaklaştırır" (Buhârî, Cihâd, 36, III, 213) anlamındaki hadis cihâd bölümlerinde zikredilmiştir. Anne-babaya hizmet de cihattır.

     Abdullah ibn Amr anlatıyor: Bir sahâbî Hz. Peygambere geldi ve ondan cihâda (savaşa) katılmak için izin istedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber ona, "Annen-baban var mı" diye sordu, Adamın "evet" demesi üzerine, "Sen onlara hizmet ederek cihâd et" buyurdu (Müslim, Birr, 5, III, 1975). Adaletsizlik ve haksızlık (zulûm) karşısında susmayıp doğru sözü söylemek de cihattır (Tirmizî, Fiten, 13, IV, 471): cihâdı; iman edip sâlih ameller işlemek, hak dinde sebat etmek, kötülüklerden ve haramlardan geri durmak, İslâm'ı öğrenmek ve öğretmek, İslâm'ın bilinmesi, tanınması, yücelmesi, emir ve yasaklarına uyulması için çalışmak, müslümanları her türlü tehlike ve saldırılara karşı savunmak, fitne ve fesadı önlemek, güven ve huzuru sağlamak ve benzeri şekilde İslâm toplumunun yararına olan kişisel ve kurumsal bazda sözlü, yazılı, görsel, bilimsel ve ekonomik olarak yapılan her türlü çabayı göstermek; Allah rızasına yönelik her türlü gayret; gerektiğinde düşmanla canı ve malı ile savaşmak ve savaş araç gereci hazırlamak ve hazırlanmasına katkı sağlamak şeklinde anlayabiliriz. Buna göre cihâdı, üç kısma ayırmak mümkündür: a) İslâm'ı anlatarak ve bizzat yaşayarak tebliğ etmek; düşmanlar tarafından saldırı yapıldığında ve savaş açıldığında gerekeni yapmak (Buhârî, Rikâk, 34, VII, 188; Cihâd, 2, III, 201) b) Allah'a itaat konusunda sabırlı ve kararlı olmak, nefisle mücadele etmek, c) Şeytanın hile ve tuzaklarına karşı koymak (bk.Bakara, 2/ 44, 285; Âl-i İmrân, 3/173; Mâide, 5/67; Yûsuf, 12/ 108; Nahl, 16/ 125; Ankebût, 29/ 46; Sebe', 34/46) (İ.K.) MÜRŞİD63-70 Sözlükte "yol gösteren, kılavuz, delil, rehber" anlamına gelen mürşid, tasavvufta, insanlara hak yolu gösteren; şeyh, velî, er, eren, pir demektir. (M.C.) Nikah:70 Sözlükte "evlenmek ve cinsi ilişkide bulunmak" anlamına gelen nikâh, bir fıkıh terimi olarak, karşı cinsten iki kişinin, birlikte yaşamalarına ve karşılıklı yardımlaşmalarına imkân veren ve taraflara karşılıklı hak ve sorumluluklar yükleyen bir sözleşmedir.

      Medenî bir sözleşme olan nikahı Hz. Peygamber tavsiye etmiş ve "Nikâh benim sünnetimdir." buyurmuştur (İbn Mâce, Nikâh, 1). Evlilik, kişiyi zinadan korur, insan neslinin devamını sağlar. Kişinin gayri meşru ilişkiye girme tehlikesi bulunması halinde evlenmesi vaciptir. Buna karşılık, eşlerin birbirine karşı olan hak ve sorumluluklarını yerine getiremeyeceği ve haksızlık yapacağı kanaatinin ağır basması halinde ise mekruhtur. Bunların dışında evlilik sünnettir. Nikâhın, iki şahit huzurunda tarafların irade beyanında bulunmak suretiyle akdedilmesi gerekir. Buluğ çağına erişmiş kadının velisi olmaksızın kendisinin nikâhlanabilmesi mümkün olmakla birlikte, velisinin de bulunması menduptur. Nikâhın sahih olması için, evlenecek kişilerin evlilik engelleri bulunmamalıdır. Şartlarına uygun olarak gerçekleşen evlilik; dinin izin verdiği ölçüler içinde eşleri birbirine helâl kılmakta, hısım akrabalığı, nesep, miras, mehir, nafaka gibi hukukî sonuçlar doğurmaktadır. Hukuken tanınmayan evlilikte, bu sonuçlar güvence altına alınamadığından, resmen tescil ettirilmeyen evlilik kanunen suç olduğu gibi, dinen de doğru değildir. (İ.P.),

     Mürit70: Sözlükte "irade ve talep eden, isteyen, arzu eden" anlamına gelen mürîd, tasavvufta, kendisi için Allah'ın irade ettiğinden başka bir şey istemeyen, Allah'ın iradesi karşısında kendi iradesini hiçe sayan; tarikate giren ve şeyhe bağlanan, derviş, bende demektir. (M.C.)

   Şeriat
syf70: Şeriat kelimesi, "ş-r-`a" kökünden gelmekte olup türevleriyle birlikte Kur'ân'ın dört ayrı yerinde geçmektedir. Sözlükte "su yolu, bir ırmak veya herhangi bir su kaynağından su içmek ve almak için gidilen yol, doğru yol, Hak din yolu, büyük ve geniş cadde, aydınlık ve ışık" gibi manalara gelmektedir. Toplumlar için amelî hükümler, emir ve yasaklar anlamına gelen şeriat, bütün ilâhî dinlerde peygamberlerin aracılığıyle gönderilen ortak bir unsurdur: "Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma." (Câsiye, 45/18), "(Ey ümmetler) Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı..." (Mâide, 5/48). İslâm bilginlerinin bu âyetlere getirdikleri yorumlara göre din; esasa ilişkin inanç, usul ve prensip, şeriat ise her peygamberin kendi devrinde bu usule dayalı olarak ortaya koyduğu amelî kurallar ve tatbikatın adı olmuştur. Toplumların ihtiyaçlarına göre gönderilen dinlerde tedricî değişiklikler olmuştur. Önceki dinde yasak olan bazı fiiller, sonraki dinde helâl kılınmış veya bunun tersi olmuştur. Ancak inanç esasları hepsinde birdir. İsimleri ve hükümleri farklı da olsa bütün ilâhî dinlerin özü birdir. Peygamberimiz, bu hususu şöyle açıklamıştır: "Biz peygamberler baba bir kardeşleriz. Dînimiz birdir." (Buhârî, Enbiyâ, 48) "Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü"nde bu terim şöyle açıklanmıştır: "Şeriat, dîn manasında da müstameldir. Bu takdirde hem ahkâm-ı asliyye denilen itikadıyyatı, hem de ahkâm-ı fer'iyye denilen ibadetleri, ahlâkı ve muamelatı ihtiva etmektedir." (F.K.)T.C.Diy.işl bşk web ktp

     MARİFET:70 Sözlükte "tanınmak, bilmek" anlamına gelen marifet, tasavvufta, Allah'ın zâtı ve sıfatları hakkında şüphe götürmeyecek bir bilgiye sahip olmak demektir. Marifetin kaynağı kalp, ruh, ilham ve keşiftir. İlmin kaynağı ise, akıl, duyu organları ve nakildir. Bu sebeple ilim ile marifet birbirinden farklıdır. İlim sahiplerine âlim, marifet sahibi olanlara da ârif denir. İlmin zıddı cehâlet, marifetin zıddı inkârdır. (M.C.) Sözlükte "çirkin ve aşırı olmak" anlamına gelen fuhuş İslâmî literatürde kelimenin sözlük anlamıyla da bağlantılı olarak, aşırı derecede çirkin söz ve davranış büyük günah, edeb ve ahlâka aykırı olup dinen yasaklanan her türlü kötülük ve çirkinlik anlamında kullanılmaktadır. Kur'ân'da bu kökten türeyen fahşâ, fâhişe ve fevâhiş kelimeleri yirmi dört yerde geçmektedir. Çoğunda yukarıdaki anlamlarda, bir kısmında ise kinaye yoluyla zina, livâta, sevicilik gibi çirkin ve yüz kızartıcı fiiller kastedilmektedir (Nisâ, 4/15, 19, 25; Neml, 27/54; Ahzab, 33/30; Talâk, 65/1). Hadislerde de fuhuş kelimesi ve türevleri Kur'ân'daki gibi farklı anlamlarda kullanılmaktadır (Buhârî, Edeb, 38/, 39, 48; Müslim, "Birr", 37, Selâm, 11; Tirmizî, "Birr", 47, 59). 

      Ancak, fuhuş ve fahişe kelimeleri zamanla İslâmî kaynaklarda yukarıda tanımlanan terim anlamını kazanmıştır. İslâm'ın amaçlarından biri de neslin korunması, sağlıklı bir toplumun oluşturulmasıdır. Bu bakımdan fuhuş ve fuhşa götüren bütün davranışlar yasaklanmış (İsrâ, 17/32) mü'min erkek ve kadınların gözlerini haramdan sakınmaları, kadınların tahrik edici bir şekilde giyinip süslenmemeleri emredilmiş, ayrıca kadının erkeğin cinsî duygularını uyandıracak şekilde yürümesi de hoş karşılanmamıştır (Nûr, 24/30-31). İslâm'da ferdin cinsi ihtiyaçları tabii bir ihtiyaç olarak görülmüş, evlilik kolaylaştırılmış, fuhşu kolaylaştıran ve özendiren yollar kapatılmış, ayrıca bu yönde gerekli sosyal ve hukukî tedbirler de alınmıştır. (M.C.) 

     Faiz70: Son 25 yılda yatırımların 4 katı faiz ödedik! ATO’nun “Faiz” araştırmasına göre; son 25 yılda devlet bütçeden 435 milyar dolarlık faiz ödemesinde bulunurken, yatırımlara ayrılan pay, bunun 4’te 1’ine bile ulaşamadı. 1983-2007 yıllarını kapsayan dönemde devletin topladığı her 100 dolarlık bütçe gelirinin 41 doları, her 100 dolarlık verginin 51 doları faiz ödemelerine gitti...2-9-2007 vakitTanımı:RİBÂ-FAİZ:: "artık değer"in ismi olmuştur ribâ, insanın malını karşılıksız olarak almaktır. Yüz lirayı, yüzbir liraya peşin ya da veresiye satmak, bütün çıplaklığıyla açıktır ki, o bir lira fazlayı karşılıksız almaktır.  FAİZ NEDEN HARAMDIR
     1-Faizci, borç verip ribâ alabilmek için daima bir muhtaç insan arar. Bu insan, ihtiyacı olduğu için borç alır,bu borcu daha da artar,Faizli para verirken de parası kesilir.%50 de faiz alınır. Ve her ribâ bir bedel verilmeden alınan açık bir fazlalık olduğu için, ihtiyaç sahibinin ihtiyacını hafifletecek yerde onun emeğini ve üretimini karşılıksız gasp eder, dolayısıyla borç yükünü daha da ağırlaştırır ve gerçekte o toplum ribâcılara çalışmış olur. 
      2-Faiz,Muhtaçların kazançlarını ellerinden alan ve üretimin hedefini kamu yararından kişi çıkarlarına doğru kaydıran, gerçekte ise üretimden ziyade tüketime hizmet eder.İslam inancında Başkasının malına el uzatmak,tıpkı canına kastemek gibi haramdır.  Faizler düştüğünde,herkes iş aş buldu.Çalıştıracak insan bulmakta zorluk yaşandı.Faizden parasını çeken ev aldı,fabrika kurdu.Araba alındı.Birde faizin olmadığı zamanı düşünelim? 
    3-Faiz verenler, hiçbir üretim yapmadan paralarını durmadan arttırmak isterler,emek ve üretim yapmadan ,ticaret ve üretim riskine girmeden devamlı arttırrmak isterler. 
    4-Faizli sistemlerde:Toklar azalmış, açlar çoğalmış, gülenler eksilmiş, ağlayanlar artmıştır. Dünyalar kadar mal yığılı olsa, parası olmayan yine fakirdir. Derken çalışan ve üretime katkıda bulunan emek sahipleri ile, sermaye sahipleri arasında kin ve öfke başlar.Açlıktan kıvrananlar,ya da diğer insanların lüks ve rahat kendilerinin yoklukta yaşadıklarını gören bu insanlar ellerini zenginlerin mallarına uzatırlar,ya da gasp hırsızlık yaparlar.”Aç it ambar yıkar”sözü bunu anlatır.Bazı zengin ülkeler bu saldırıyı önlemek için işsizlik sigortası sistemini getirmişlerdir. 
      5-Emek ve çalışmanın karşılığı, faiz kanallarından ribacıların ellerinde toplanır,Çalışan çalıştığını sermaye sahibine teslim eder, derece derece ve gitgide servet tekelleşmeye başlar, lüks ve zararlı tüketim, meydanı alır, sermaye sahipleri lehine tüketim önem kazanır  6-Faizle kredi alan bir iş adamının alınterini-kazancına ,borç veren riske girmeden ortak olmuş olur.Müteşebbis,100 araba üretecekken,50 araba üretir,bu krediden yansıyan maliyeti,satış bedeline yansıtır ve tüketici daha pahalıya mal amış olur. 
   6- Ribâ insanları cidden çalışıp kazanmak ve üretim ile meşgul olmaktan uzak tutar. Çünkü herhangi bir sûretle beş on kuruş para sahibi olmuş bulunan bir kimse faizcilikle parasını peşin veya veresiye arttırmak imkanını bulunca artık geçimini kazanmak için az veya çok kolay bir yol elde etmiş olur. Ve o zaman zahmetli olan ticaret veya sanatlarla çalışıp kazanmak zorluğuna ve sıkıntısına dayanamamaya başlar. Bu durum, yüksek üretim yapmaya kabiliyetli birçok kimsenin çalışmalarından iş dünyasının mahrum kalmasına ve bundan dolayı da halkın genel çıkarlarının kesilmesine sebep olur. Halbuki dünya ve toplum düzeni ticaretler, üretimler, sanatlar ve bayındırlık faaliyetleri ile gerçek boyutunu kazanır. 
  7- Ayrıca Tefeciler,Faizli paralarını tahsil edemediklerinde,”ne kadar zorba ve gaddar olduklarını göstermek için”paralarını ödemeyenlere akla gelmeyen işkenceler ederler(Mezbahanenin buz dolabına koymak gibi.Böylece acıma gibi insani duygular yerini hayvanların dahi yapamadığı vahşete bırakır.Borçluların yada çocuklarının organlarını satmak…)  8-Faiz,Zenginlere fakir fukaradan fazla bir mal çekmek imkanını bağışlamak demektir ki, bu da Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın rahmetine aykırı düşer 
  8-Bir insanın bir tanıdığına,faizsiz borç vermesi; onların hem hoşuna gider, hem de bu durum ahlâk ve sosyal güvenin gelişmesine, yaygınlaşmasına ve neticede de sosyal düzenin sağlamlaşmasına sebep olur. Herkes ihtiyacı ölçüsünde tüketmeye, tükettiği ölçüde ödemeye mecbur olacağından borcunu ödemede titiz davranır, vaktinde ödemeye daha çok gayret gösterir ve borcuna dört elle sarılır.Ama faizle para alınmışsa,bu fazlalığı ödemek insane ağır gelir.Bu gün Faiz verenler,Ana paradan once faizleri tahsil ederlerki ileride borçlu borcunu kapatsa bile onlar gene bu işlemden kar etmiş olsunlar. 
   9-Faizlerin yüksek olduğu yerlerde üretim sanat,sanayi gelişemez;Çünkü Herkes ticaretin ve üretimin riskine,fabrika kurup zarar etme riskine girmemeye dikkat eder.ve kolay yoldan risksiz para kazanma yolu olan faizden kazanır. 
   10-Faiz Yardım etme-Allah rızası için başkasına borç verme yardımlaşma duygularını yok eder.Herkes ihtiyacı ölçüsünde tüketmeye, tükettiği ölçüde ödemeye mecbur olacağından borcunu ödemede titiz davranır, vaktinde ödemeye daha çok gayret gösterir ve borcuna dört elle sarılır. Bu şekilde halk arasında iyilik, ihsan, yardımlaşma ve dayanışma duyguları silinmeye; yerine hırs, kin, öfke ve saldırganlık fikirleri yayılmaya yüz tutar Bu da toplumun felakete sürüklenmesi demek olur  11--En az emekle ve en az zahmetle çok kazanç sağlamaktır. Bol kazanç elde etmenin en rahat, en kısa yolu da faizciliktir. Faizde kâr muhakkak ve kuvvetli; ticarette ise riskli, zayıf ve vehim, yani varsayımdır 
   12-Üreteceği ya da açacağı fabrikası için sermayesi olmayan girişimci,para babalarından yüzdesi yüksek olan faizli para alır…Sermayesi ve bu faizi düştükten sonra kara geçmesi muhtemeldir.Ürettiği malın satış fiyatına aldığı bu faizli krediyide ekleyeceğinden,tüketicilere bu faiz pahalı mal olarak yansır.-. 
 13-Eğer mal değişimi yapılacaksa kandırılmayı önlemek için Herkes malını satar fark ödenir.  14-Faiz uygulamalarındaki temel unsurları içerdiği ve bencillik, açgözlülük, bireysellik ve kumarbazlıktan ibaret olan bu mantıkla `nasıl olursa olsun, yeter ki kâr edeyim'den ibaret düşünceye bulaşmış olduğu sürece tüm faiz uygulamaları haramdır. 
 15-Allah Faizli işlemlerden bereketi kaldırır.. Amerika, İsviçre ve maddi refahı olan birçok ülkede insanların genelde maddi açıdan bir sorunlarının olmadığı bir gerçektir. Ancak insanlar mutlu değildirler. Zengin oldukları halde sıkıntı, yüzlerinden okunuyor. Yoğun üretim faaliyetinde bulundukları halde doyumsuzluk hayatlarını yiyip bitiriyor. Bu doyumsuzluklarını kimi zaman çılgınlık ve haykırışlar ile, kimi zaman ilginç görüntü ve aykırılıklarla, kimi zaman da cinsel ve ruhi sapıklıklarla dışa vururlar. Ardından kaçına ihtiyacını duyarlar, kendilerinden, içinde yaşadıkları boşluktan, , intihar etmekle, çılgınlıklar yapmakla ve anormalliklerle kaçıyorlar. Sonra bu sıkıntı, boşluk ve hiçlik duygusu hiçbir zaman peşlerini bırakmıyor, rahat yüzü göstermiyor bu zavallılara... Niçin?.. bunün başlıca sebebi, insanların dertli, ızdıraplı, bahtsız ruhlarının, bunca maddi gelişmişliğe rağmen, ruhun gıdası olan imandan, Allah'a güvenden, bir de Allah'a imanın ve yoksun olmalarıdır.  16-dengeli ve eşit bir şekilde dağıtılmayan maddi şeyler ancak, bankalardaki bürolarına kapanan bir avuç para babası faizcinin elinde menfaatini gözeten ekonomi belası oluşturmaktadır. milyonların ezilmesi, yoksulluğu ve hayatlarının bozulması ve bütün insanlığın hayatına şüphe, sıkıntı ve korku tohumlarının ekilmesi pahasına da olsa en fazla kâr gerçekleştirecek üretimi sağlamaktır.(28 şubat krizinde bankalara olan borcundan dolayı intihar eden onca değerli fabrikatörler…) 
    17-Yanlış mantığa sahip olmak ta bir çarpılmışıltır."Faiz yiyenler şeytan tarafından çarpılmış kimseler gibi ayağa kalkarlar..."Artık bu insan için bir çok doğru yanlış yanlışlar da doğru kabul edilir olur. 
   18-`alış verişte faiz gibidir'. Oysa Allah, alış-verişi helal, faizi ise haram kılmıştır..."Dayandıkları benzetme, faiz gibi ticaretin de fayda ve kâr sağlamasıydı. Çünkü ticari işlemlerde kâr da zarar da mümkündür. Ayrıca kişisel yetenek ve çaba, hayatta yürürlükte olan tabii şartlar kâr ve zarar üzerinde etkili olmaktadır. Faiz işlemlerinde ise bütün durumlarda kâr haddi belirlenmiş olur. İşte başlıca fark budur. Haram ve helâl kılınma nedeni bu noktada yatmaktadır. Her ne şekilde olursa olsun, kârın garantiye alındığı tüm işlemler, kârın kesin ve belirlenmiş olmasından dolayı faiz kapsamına girerler. "Oysa Allah alış-verişi helal, faizi ise haram kılmıştır."  19-Vazgeçip tevbe edersem Allah, günahlarımı belki affeder. Bundan sonra artık faiz almayacağım." Faizle muamele gördüğü halde, içinde bereket, huzur, mutluluk, güven ve sükunet adına birşey kalan bir toplum görmemiz mümkün değildir. Yüce Allah faizi eritir. Bu uygulama bulunduğu topluma kıtlık ve bedbahtlıktan başka birşey kazandırmaz. Bugün ise bu ülkelerden bütün dünyaya, sıkıntı, dehşet ve ızdırap saçılmaktadır.(IMF ye her yıl Türkiye bütçesinin yüzde çoğu faiz ödemesi olarak gidiyor Böylece zengin ülkeler gelişmekte olanları bu yolla sömürüyorlar. 

20- Sadaka ve zekat gönüllü olarak verilir. dayanışma ve yakınlaşma esasına dayanır. şefkat, sevgi, hoşnutluk ve hoşgörü ruhu topluma egemen olur. Kuşkusuz bin defa "lailaheillallah, Muhammedün Resulullah" deseler de Allah'ın haram kıldığını helal sayanlar, küfür ve günah sıfatını hak etmektedirler. Çünkü İslâm, dille söylenen bir kelime değildir. O bir hayat düzeni ve pratik hayat metodudur. Onun bir parçasını inkâr etmek bütününü inkâr etmektir.  21-Faiz den para kazananlar, bunu devamlı yaptıklarından Malları ve servetleri hep katlanır.(Krizde,birileri irtica,gericiler…diye yaygara kopardılar sonra birileri bu dumanlı havada; hep bankaları boşaltılar ve Türkiye nin geleceğini 50 milyar doları çebe indirerek çaldırlar sonra Memurunun maaşını ödeyemez hale gelen Devletimize yüzde 7000 lerle faizli para verdiler.Ayrıca para babları devletten Tahvil almakla Tüm türkiyenin Fazini yemektedirler.Eğer bu faiz borcu olmasa her yıl Türkiyenin faize ödediği bu kadar çok para (100 kamyon altın her ay:TOB başkanının Rıfat hisarcıklıoğlunun ifadesiyle Faize Türkiye para ödüyor.). Böylece sürekli tekrarlanmak ve birleşmek suretiyle kesintiye uğramadan zamanla birlikte "kat kat" katlanır.faiz düzeninin bir diğer özelliği de ekonomik ve siyasal hayatın bozulmasıdır. Müslüman bir toplum oluşturmayı hedef edinen İslâm ise, "Allah'a ve Peygambere itaat ediniz ki rahmete kavuşabilesiniz."dusturu ile Tüm toplumun ve canlıların bu rahmetten yararlanmasını ister.Bunu yapan Toplumlarda “Zekat veren insan bulunamaz olmuş”**rahmetin de bu itaate bağlı olarak tecelli etmesi geneldir. 

22-her ne surette olursa olsun faiz yiyen kalpte Allah ve O'na itaat duygusu barınamaz Bu inançta Olan Müslüman,Zenginlikte ve fakirlikte ölçüsünü bilir .Mesala Zengin olunca karısını aldatan erkekler az değildir. Müslümanı Ne darlık ne de bolluk bu özelliklerini değiştiremez.” Bolluk onları şımartıp oyalamaz, yokluk ta onları sıkıp görevlerini unutturamaz”. Cimrilik ve ihtirastan kurtulmaktır... Allah'tan korkmak ve O'nun gözetimini idrak etmektir... Mal arzusundan, ihtiras köleliğinden ve cimrilik ağırlığından İslam kuratır.  Allah'ın sevdiği ve onların da Allah'ı sevdiği bir toplum... Hoşgörü, kolaylık ve kurtuluşun, kin ve intikamdan daha yaygın olduğu toplum... Birbirine bağlı, kardeşçe yaşayan güçlü toplum olur.bir hadis-i şerife göre: "Haram ile helal birleşince haram öne geçer” Kur an I Kerim ayatelerinde:  “Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin ve insanların mallarının bir kısmını, bile bile günaha girerek yemek için onları yetkililere teklif etmeyin." (Bakara 2/188) Ey iman edenler, faizi kat kat arttırılmış olarak yemeyin. Ve Allah'tan korkup-sakının umulur ki kurtulursunuz. (3/130)  275-

     Faiz yiyenler şeytan tarafından çarpılmış kimseler gibi ayağa kalkarlar, Bu onların "alış-veriş de faiz gibidir" demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alış-verişi helâl, faizi ise haram kılmıştır. Kim kendisine Rabbinden bir öğüt gelir-gelmez faiz yemeye son verirse geçmişte aldığı faizler kendisinden geri alınmaz. Onun işi Allah `a kalmıştır. Fakat kimler tekrar faizciliğe dönerlerse onlar, orada ebedi olarak kalmak üzere Cehennemliktirler.(2/275)  276- Allah faizi eritir. Buna karşılık sadakaları artırır. Allah (haramda ısrar eden) hiçbir günahkar kâfiri sevmez.(2/276)Cabir b. Abdullah'tan şöyle rivayet edilir: "Resulullah, faiz yiyeni, yedireni, şahit olanı ve yazanı lanetledi. Ve `bunların tümü aynı oranda sorumludurlar' dedi." (Müslim, Ahmet, Ebu Davud ve Tirmizi) MEVLEVİLİK

   S-1-Mevlevilik nedir?Amacı nedir?İlkeleri nelerdir? Mevlana Celaleddin-i Rumi'ye (ö. 672/ 1273 ) nispet edilen tarikatın adıdır. Babası, ilk tasavvuf eğitimini kendisinden aldığı "sultânü'l-ulemâ" lakabıyla tanınan Bahâeddin Veled'dir. Mevlana babasının yerine geçip müderrislik yapmaya başladı. Bu arada babasının bir müridi olan Seyyid Burhâneddin'e mürid olup dokuz yıl hizmetinde bulundu. Bu arada Şam'a gidip orada Muhyiddin İbnü'l-Arabi, Sa'deddîn-i Hammûye, Osmân-ı Rûmî ve Sadreddin Konevî ile uzun müddet sohbette bulundu. Mevlana'nın şiirleri ve mektupları arasında Arapça olanlar varsa da eserlerini Farsça yazmıştır. Meşhur eserleri şunlardır: "Dîvân-ı Kebîr", "Mesnevî", "Fîhi Mâ Fîh", "Mecâlis-i Seb'a" ve "Mektûbât". Şems-i Tebrîzî'nin Konya'ya gelmesi, Mevlana için bir dönüm noktası olmuştur Mevlana 17 Aralık 1273'te vefat etti. Mevlana'nın dini-tasavvufi düşüncesinin kaynağı Kur'an ve sünnettir. "Canım tenimde oldukça Kur'an'ın kölesiyim ben. Seçilmiş Muhammed'in yolunun toprağıyım..." beytiyle bu gerçeği dile getiren Mevlana, "Pergel gibiyim; bir ayağımla şeriat(syf70)üstünde sağlamca durduğum halde öbür ayağımla yetmiş iki milleti dolaşıyorum"57 diyerek bir müslümanın bütün insanlığı kucaklayabilecek büyüklüğü göstermesi gerektiğini ifade eder. Mevleviliğe göre tasavvufi eğitimin amacı insanın kendine gelmesini, kendini bulmasını sağlamaktır. Gerçeğe ulaşmak için insan fıtratına aykırı yöntemlere başvurmaktan kaçınmalıdır. Esasen gerçeğe ulaşmanın asıl yolu aşk ve cezbedir. Zikir ve çile gerçeğe ulaşmanın temel yöntemi olarak görülmemelidir. Zikir ancak düşünceyi harekete geçirebildiği ölçüde yarar sağlar. Cenabı Hakk'ı gerçek anlamda tanımayanlar dünyanın, altın ve gümüşün kulu, kölesi olurlar. Bu kölelikten kurtulmanın yegane yolu da Allah aşkıdır. Mevlevilik başlangıçta Anadolu'daki diğer tasavvuf akımları gibi âdâp ve erkanı belirlenmiş ve tekke düzeni kurulmuş klasik bir tarikat niteliğinde değildi. Mevlevilik'te tarikatın esası aşk, marifet ve hizmettir. Bunun içindir ki Mevlana, her Mevlevinin bilmesi gerekli hafi ve devrâni zikir olan semayı da yalnızca aşk ve cezbe için yardımcı bir öğe sayardı. Mevleviliğin Türk düşünce ve sanat hayatına oldukça önemli etki ve katkıları olmuştur. Mevlevi tekkeleri, tarikat faaliyetlerinin yanında bir sanat ve kültür kurumu gibi çalışarak birçok şair, yazar ve bestecinin yetiştiği merkez işlevini görmüştür. Osmanlılar döneminde imparatorluğun en yaygın tarikatlardan birisi olan Mevleviliğin faaliyetlerine, diğer tarikatlarla birlikte, tekke ve zaviyelerin kanunla kapatılmasıyla birlikte son verilmiş, ancak 1926'da çıkarılan bir kanunla Hacı Bektaş-ı Veli ve Mevlana türbeleri müze olarak ziyarete açılmıştır. (M.C.) İlkeleri:”Allah tan alınanları insanlara aktarmaktır”-Allah a ahlak kapısından girilerek kavuşulur.59 Doğruluk,(“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol”-Hud111-Adalet,dayanışma,sözünde durma,cömertlik,sabırlı olmak gibi ahlaki değerler temel kazanılması gereken ilkeler olup Kıskançlık,(Hased:”Hased eteşin odunu yediği gibi hased iyilikleri yer bitirir.”-H.Ş-)Kibir59,İsraf 59,zulüm,yalan,öfke,şehvet,aşırı mal sevgisinden kaçınılmalıdır..Çünkü bunlar insanın helakına sebeptir.

  BEKTÂŞÎLİK
60-61-70 Adını Türk düşünürü Hacı Bektâşî Velî'den alan Anadolu'da XIII. yüzyılda kurulan bir Türk tarikatının adıdır. Hacı Bektâşî Velî, 646/1248 (veya 645/1209) tarihinde Horasan'ın kültür merkezi olan Nişabur şehrinde doğmuştur. Hacı Bektâşî Velî, küçük yaşta, Hoca Ahmed Yesevî'nin halifelerinden Şeyh Lokman Perende'nin yanında yetişmiştir. Hocası vasıtasıyla Yesevî tarikatına intisap etmiş, ilim ve tasavvufta kendini iyi yetiştirmiş ve Horasan erlerinden biri olmuştur. 738/1337 (veya 670/1271) yılında Hacıbektaş'ta ölmüş ve buraya defnedilmiştir. Hacı Bektâşî Velî'nin; "Makâlât", "Şerh-ı Besmele", "Şerh-ı Fatihai", "Makalâtı Gaybiyye ve Kelimat-ı Ayniyye", "Kitabü'l-Fevâid", "Üssü'l-Hakîka" ve "Şathiyye" adlı eserleri vardır. Hacı Bektâşî Velî, Selçuklu Devletinin Moğol istilası altına girerek, siyasi hakimiyetini kaybettiği yıllarda çevresindeki insanlara birlik, beraberlik ve sevgi temasını işlemiş, herkese hoşgörü ile yaklaşmıştır. "Makalat" adlı eserinde inanç ve düşüncesinde Kur'ân'ı ve Hz. Peygamberin Sünnetini esas almış, iman, ibadet ve ahlak esaslarını âyet ve hadislerle izah etmiştir. İman esasları altı tanedir: 1.Allah'ın varlığına ve birliğine iman 2. Meleklere iman, 3. Kitaplara iman, 4. Peygamberlere iman, 5. Ahiret gününe iman, 6. Kaza ve kadere iman. Hacı Bektâşî Velî, dinî düşüncesini dört kapı on makam şeklinde formüle etmiştir. Dört kapıyı; "şeriat, tarikat, marifet ve hakikat" diye isimlendirmiş ve her bir kapının onar makamı olduğunu söylemiş ve bu makamları şöyle açıklamıştır: Şeriat Makamları: syf70 1. İman, 2. İslâm, 3. İlim, 4. İhsan, 5. Evlenmek, 6. Helalinden yemek ve giyinmek, 7. Ehl-i sünnet ve'l-cemaatten olmak, 8. Şefkat ve merhamet, 9. Helal kazanmak ve faizi haram bilmek, 10. İyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak.

    Tarikat Makamları
: 1. Tövbe etmek, 2. Şeyhe (bir mürşide) bağlanmak, 3. Başı tıraş etmek ve tarikat elbisesi giymek, 4. Korku ile ümit arasında olmak, 5. Hizmet, 6. Nefse hakim olmak, 7. Allah'tan başkasını terk etmek, 8. Hırka, makas, seccade, icazet, ibret ve hidayet, 9. Cemaat sahibi, nasihat sahibi, bütün yaratılmışlara sevgi sahibi olmak, 10. Aşk, şevk ve kanaat. Marifet Makamları: 1. Edep, 2. Allah korkusu, 3. Nefis terbiyesi, 4. İkrar ve tasdik, 5. Haya / utanmak, 6. Cömertlik, 7. İlim, 8. Sükunet ve miskinlik, 9. Gönül adamı olmak, 10. Kendini bilmek. Hakikat Makamları: 1. Toprak gibi alçak gönüllü olmak, 2. Bütün yaratılmışlara aynı gözle bakmak, 3. Allah'ın kendisine verdiği gibi başkalarına ikramda bulunmak, 4. Ölmeden önce nefsini yok etmek, 5. Hiçbir yaratığa zarar vermemek, 6. Konuştuğu zaman sadece hakkı / doğruyu söylemek, 7. İyi ve olgun insanların yoluna girmek, 8. Kerametlerini gizlemek, 9. Sabırlı olmak ve Allah'a dua etmek, 10. İlm-i ledünniyi öğrenmek. 

   Bektâşîlik,
XV. ve XVI. Yüzyıllarda Yeniçeri Ocağı'nda büyük bir nüfuz sahibi olmuş ve Osmanlı devletinin himayesine mahzar olmuştur. Bektâşîlikte Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin başta olmak üzere ehl-i beyt sevgi ve saygısı ön plana çıkarılmış, ehl-i beyti ve Hz. Ali'nin evladını sevme ve onlara bağlanma anlamında "tevella" ve bunları sevmeyenlerden uzak durma anlamında "teberra" ilkesi benimsenmiş, 12 imam'a itibar edilmiştir. "Teslim Taşı" denilen ve boyuna takılan on iki köşeli yıldız kolye on iki imamı temsil eder. Pîr evinde on iki imamı temsilen başta Hz. Muhammed olmak üzere her biri peygamberlere ve Bektâşî velilerine izafe edilen on iki post / makam bulunur. Bektâşîlikte "ikrâr" ve "cem" adı verilen iki önemli âyin vardır. "İkrâr ayini", Bektâşîliğe giriş merasimidir. Ayinler; kırk kapı kırk makam şeklinde ifade edilen tasavvufî anlayışa dayanır. İnsan ancak; şerîat, tarîkat, marifet ve hakîkat kapılarını ve her kapıdaki on makamı geçerek Hakka ulaşabilir. Ayinlerde "nefes" adı verilen ilahîler söylenir. Bektâşîlikte; eline, diline ve beline sahip olma temel düsturdur. Birlik; iman, amel ve ahlak ile gerçekleşir. Birlik ve dirliği; kibir, haset, cimrilik, aç gözlülük, öfke ve gıybet gibi ahlâk dışı davranışlar bozar. Muharrem ayının ilk on günü oruç tutulur. Bektâşî zaviyesinde oturan ve bütün Bektâşîlerin şeyhi ve manevi lideri sayılan zata "dede-baba" denir. Babalar arasında "dede-baba"yı temsil eden "halifeler" seçilir. Her zaviyede "canlar" diye anılan "dervişler" vardır. "Canlar", "muhip" tabir edilen "müritler" arasından seçilir. Tarikat adaylarına "talip", tarikata henüz girmeyenlere ise "âşık" denir. (İ.K.) S-1-Bektaşilik nedir?İlkeleri nelerdir? Eline-beline-diline hakim ol.İbadetler İnsanı kamil olmaya bir araçtır.İbadetlerle birlikte Salih amellet şarttır..(Eline-beline diline hakim ol-)Gene Edepbu düşüncenin ana ilkesidir..Küçük büyük arasında saygı-sevgi,dostların ziyaretleşmesi,öfke den kaçınmak,sabırlı olmak,iyilik yapmak,Kelime-i tevhid-i çok söylemek,kibirlenemek,kin ve düşmanlıktan uzak durmak,sır saklamak,çok düşünüp az konuşmak(“KimAllah a ve peygamberine inanıyorsa konuştuğunda ya iyi güzel şeyler konuşsun ya da sussun”-H.Ş-syf62 sonprfgr ) S-2-Alevilik ve Bektaşiliğe göre Hilafet kimin hakkıdır?Neden?60prg2
 S-3-Can pareler(Hz Hasan ile Hüseyin )imizin Şehit edilmesinde bir müslümanın tutumu nasıl olmalıdır?60prgrf

3 S-4-Bektaşiliğin dayanağı/tanımı:syf61 prgrf1:Bektaşi,Türk gelenek ve görenekleriyle İslam dininin ilkelerini birleştirmiş böylece Anadolu da Türk İslam kültürünün gelişip yaygınlaşmasına zemin hazırlamış bu fikrin adı da Bektaşilik olmuştur.61prgrf1
S-4-Kerbela olayını günümüze nasıl yansıtmalıyız?61prg3
S-5-Alevi Bektaşiliğin önder kabul ettiği 12 imam kimlerdir?Hayatları hakkında kısa bilgi veriniz?
 S-6-Alevi Bektaşi düşüncesinde ki Cem de bulunan 12 hizmet sınıfları nelerdir?İbrikçinin görevi nedir?

Bu haber 564 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

TASAVVUF(S57-75)ü4

OSMANLI DA HİLELİ MAL ÜRETENLERE VERİLEN CEZALAR

OSMANLI DA HİLELİ MAL ÜRETENLERE VERİLEN CEZALAR OSMANLIDA ESNAFA VERİLEN CEZALAR

FAİZ NEDEN HARAMDIR?

FAİZ NEDEN HARAMDIR? FAİZİN EKONOMİYE VE İNSANLIĞA GETİRDİĞİ YÜK!

HZ.MUHAMMED (S.A.V)

ATATÜRK VE DİN

GALERİ

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

SİTE İSTATİSTİKLERİ

Kategori 63
Haber 1057
Yorum 115
Haber Okuma 1914786
Editör 12


RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi