BİLGECE BAKIŞ
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

HZ PEYGAMBERİN MEDENİYETE KATKILARI

HZ PEYGAMBERİN MEDENİYETE KATKILARI

Tarih 16/Ekim/2018, 01:04 Editör BİLGE BİLGE

Peygamber Efendimizin (s.a.v) Toplumsal Hayata Kazandırdığı Değerler

Peygamber Efendimizin (s.a.v) Toplumsal Hayata Kazandırdığı Değerler!

O Nur sayesinde zulüm ve cehaletin hakim olduğu karanlık çağlar, ilim ve adaletin hakim olduğu saadet asrına inkılab etmiştir. Dünyanın en bedevi ve en barbar kavimleri, O Nur sayesinde dünyanın en faziletli toplumları haline gelerek, medeniyette tüm insanlığa üstad ve rehber olmuşlar, otuz sene gibi kısa bir zamanda, bütün büyük devletlere ve milletlere galebe çalarak dünyanın en parlak medeniyetini kurmuşlardır. Kuvvetten başka değer tanınmayan, güçlü olanın kendisinde her türlü hakkı mevcut vehmettiği, savaş ve zulümlerin tüm dünyayı kuşattığı, kan ve gözyaşının hakim olduğu çağımızda; barış, huzur, güven ve adaletin tesisi için insanlık, Hz. Muhammed’in getirdiği İman ve İslamiyet nuruna ve Kuran hakikatlarına her zamankinden daha çok muhtaç. O’nun ferdi ve toplumsal hayata kazandırdığı güzel seciyeleri elbette saymakla bitiremeyiz. Ancak insanlığın O Zat-ı Şahane’ye olan vefa borcunu ifade kabilinde, toplumsal hayata kazandırdığı bazı değerlerden kısaca bahsetmek istiyoruz:

1- İnsanlar Arasına Eşitlik Getirdi:
   Hz. Peygamberin risaletinden önce yeryüzünde insanlar arasında eşitlik yoktu. Eşitlik kavramı bilinmiyor, telaffuz bile edilmiyordu.
Yahudiler, kendilerini üstün ırk ve Allah’ın oğulları, başka milletleri ise Yahudilere hizmet etmek üzere yaratılmış köleler olarak kabul ediyorlardı. Hıristiyanlıkta ise ruhban sınıfı oluşmuş, bir havas/üst tabaka dini haline gelmiş, sosyal sınıflar arasındaki sosyoekonomik ve hukuki farklılıklar, uçurumlar oldukça büyümüştü. Uzak doğu ülkelerinde ise kast sistemi vardı. Yani, çocuk daha doğuştan belli bir sosyal sınıfta dünyaya gelir ve ölünceye kadar bulunduğu sosyal sınıfın üzerindeki bir sınıfa yükselemezdi.
Dünya genelinde kuvvet hakimdi. Fiziki güç, otorite ve servet sahibi olanlar, kendilerini üstün ve seçkin varlıklar; zayıf olanları ise düşük ve adi canlılar olarak görüyorlardı.
Irklar/milletler arası rekabet ve üstünlük yarışı çok fazla idi. Pek çok milletin fertleri kendilerinin üstün ırk olduklarına inanıyorlardı. Kabilecilik, kavmiyetçilik çok yaygındı.
Resul-i Ekrem (sav), bütün insanların eşit olduğunu; Allah katınca kulluk cihetiyle köle ile padişah arasında bir fark bulunmadığını; yaratılıştan hiç kimsenin üstün veya düşük olmadığını; bütün insanların İslam fıtratı üzerine yaratıldığını; hukuk karşısında herkesin eşit olduğunu… “üstünlüğün ancak takva yani Allah’ın emirlerini/farzları yapma ve yasaklardan/günah- lardan kaçınma” ile olacağını ilan etmiştir.
Bu insanlık tarihinin en büyük kazanımlarından birisidir.
2-Sosyal hayattaki ilişkilerde belirleyici faktör “ Kuvvet” yerine “Hak” oldu:
Hz. Muhammed’in Risaletinden önce toplumsal hayatta etkin olan, hadiselerde belirleyici rol oynayan faktör kuvvet idi. Kuvvetli olan sahip olduğu güce dayanarak istediği şeyi yapıyor, kendisinden daha zayıf olanların canını, malını, namusunu diğer haklarını zorla gasp edebiliyordu. Kuvveti olan kendini her türlü hakkın sahibi gibi görüyordu. Kendisinden daha zayıf olanları ezmekten ve zulmetmekten çekinmiyordu. Fakat Hz. Muhammed’in Risaletinden sonra haksızlıklara zorbalıklara ve kuvvete dayanan zulümlere son verildi. Sosyal hayatta insanlar ve gruplar arasındaki ilişkilerde etkin ve belirleyici faktör kuvvet yerine “hak” oldu. Hz. Peygamberin getirmiş olduğu hayat anlayışı ve hukuk sisteminde hakkın korunması, hakkın hak sahibine teslim edilmesi ve haklının, hukukunun korunarak güçlü kılınması esası getirilmiştir. Yani Resul-i Ekrem’in getirmiş olduğu iman ve Kur’an nuru ile kuvvetli olanı haklı kılan bir hayat düzenine son verilerek, haklı olanı kuvvetli kılan hukuka bağlı bir hayat düzeni kurulmuştur.
Sosyal hayatta hakkın belirleyici, etkin faktör haline gelmesi tecavüzleri, zulümleri, zorbalıkları sona erdirerek, başkasının haklarına saygı gösterme anlayışını yaygınlaştırmış ve toplumun birlik ve bütünlüğünü pekiştirmiştir.
Ayrıca “kul hakkı”, “komşu hakkı”, “dul ve yetim hakkı” gibi diğer insanları ilgilendiren haklar, mutlaka korunması ve gözetilmesi gereken, aksi halde manevi sorumluluğu çok fazla olan haklar olarak öğretilmiş, her vesile ile, başka insanların hukukuna saygı gösterilmesi dersi verilmiştir.
3-Çıkar ve menfaata dayalı ilişkiler yerine Allah’ın rızasını kazanabilme amacına yönelik fazilet duygularına dayalı ilişkiler benimsendi:
Hz. Muhammed’in Risaletinden önce insanların hayattan en büyük beklentileri; daha fazla mal, mülk, para, servet, güç, itibar, şan, şöhret, makam, mevki sahibi olmak idi. Onun için kendilerine zenginlik ve itibar kazandıracak her yolu mübah görüyorlardı. Sosyal ilişkilerde temel yaklaşım çıkar ve menfaat sağlamaya yönelikti. İnsanların en büyük arzusu mevcut dünya pastasından daha fazla pay kapabilmekti. Pastadan daha fazla pay kapmak, daha fazla çıkar ve menfaat sağlayabilmek arzusu ise bitmek bilmeyen kavgaları, mücadeleleri, savaşları, tecavüz ve zorbalıkları netice veriyordu.
Hz. Peygamber’in getirdiği Kur’an nuru ile hayatın en büyük gayesi, Allah’ın rızasını kazanabilmek arzusu oldu. Onun için insanlar, Cenab-ı Hak’kın rızasını kazanabilecekleri güzel işler yapmaya, Allah’ın hoşnut olmayacağı işlerden kaçınmaya çalıştılar. Hayatın gayesi ile ilgili bu zihniyet değişimi, insanoğlunun yaşamını mücadele olmaktan çıkarıp savaşlara ve kavgalara son verip, barışı, dostluğu ve dayanışmayı tesis etmiştir.
4-Hayat mücadeledir zihniyetinin yerine hayat yardımlaşmadır anlayışı getirildi:
Hz. Muhammed’in Risaletinden önce; insanlar, hayatın acımasız olduğunu ve sürekli devam eden mücadelelerden meydana geldiğini sanıyorlardı. Büyük balık küçük balığı yutar; kuvvetli olan zayıf olana tahakküm eder ve elinde olanları gasp eder; onun için mutlaka güçlü olacaksın ve ezilmeyip ezeceksin deniyordu.
Resul-i Erkem’in getirdiği Kur’an nuru ile hayatın mahiyeti aydınlandı. Ve kainatta yardımlaşma ve dayanışma esasına dayalı ilahi bir düzenin var olduğu anlaşıldı. Bilhassa insan için sayısız nimetlerin verildiği kainattaki her şeyin insanın istifadesine sunulduğu ve insanın yardım ve imdadına gönderildiği fark edildi. Allahın bitkileri, hayvanları, yıldızları, ayı, güneşi, suyu, havayı, rüzgarı, karı, yağmuru, toprağı, dağları, taşları, madenleri, denizleri, akarsuları, insanın faydalanması ve insanın hayatını kolaylaştırması için yarattığı öğrenildi. Hz. Muhammed`in getirmiş olduğu Kur`an nuru ile başkasını ezme, başkasının elinde olanı zorla alma, başkalarının haklarına tecavüz etme anlayışı; yerini başkasının hakkına saygı gösterme başkalarına yardım etme, zayıfı koruma ve muhtaç olanın ihtiyacını giderme anlayışına bırakmış; yardımlaşma ve dayanışma kültürü ortaya çıkmıştır. İslamın iki temel direğinden birisi “namaz”, diğeri ise “infak” yani zekat ve sadaka oldu. Ekonomik durumu iyi olan Müslümanlar, maddi durumu zayıf olan diğer insanların yardımına koşmakla, sahip olduğu zenginlik nimetlerini diğer insanlarla paylaşmakla emrolundu. Öyleki, “kim muhtaç bir Müslüman kardeşinin ihtiyacını karşılar ise, ahiret günü en zor anında Allah’da onun sıkıntısını giderir” buyurularak, sosyal yardımlaş- maya çok büyük teşvikler yapılmıştır.
5-Sosyal hayatta toplumu birbirine bağlayan sosyal bağlar olarak; kabilecilik ve ırkçılık yerine vatan sevgisi ve din kardeşliği getirildi:
Hz. Peygamber’in Risaletinden önce insanlar arasında sosyal bağ olarak kabilecilik, kavmiyetçilik ve ırkçılık esas alınıyordu. Irkçılık sadece kendi ırkını sevme ve himmetini sadece kendi irkına yöneltme özelliği taşıdığı için; kendi ırkına duyduğu aşırı sevgiden dolayı başka ırklara ve milletlere karşı husumet güdülüyor ve tecavüzkar tavırlara giriliyordu. Kendi ırkının refahı için başkalarının hakkına tecavüz etmek ve zorla haklarını ellerinden almak mübah görülüyor ve bundan çekinilmiyordu.
Hz. Peygamber’in Risaletinden sonra kabileci- lik, kavmiyetçilik ve ırkçılık kesin bir şekilde yasak- landı. Hiçbir milletin başka bir milletten üstün olmadığı, üstünlüğün ancak Allah`ın emirlerini yerine getirme ve yasakladığı şeylerden kaçınma ile elde edilebileceği ve bütün inananların kardeş olduğu ilan edildi. Böylece çeşitli kabile ve ırklar arasındaki kavgalar, tecavüzler ve savaşlar, yerini barışa, dostluğa ve kardeşliğe bıraktı. İslam kardeşliği insanlar arasında en kuvvetli, kopmaz ve koparıla- maz bir bağ haline geldi.
6-Sosyal hayatı tahrip eden asayiş ve huzuru bozan kötü alışkanlıklar yok edilerek; topluma huzur ve güven sağlayan güzel ahlak yaygınlaştırıldı:
Hz. Muhammed’in Risaletinden önce insanların hayattan en büyük beklentisi dünya nimetlerinden daha fazla pay elde edebilmek, nefsin arzu ve isteklerini daha fazla karşılayabilmek idi. İnsanlar daha fazla yiyip içebilmek, daha fazla eğlenebilmek, daha lüks ve konforlu ortamlarda yaşayabilmek, daha fazla cinsel zevk alabilmek, daha fazla meşhur olabilmek için yaşıyorlardı. Onun için de nefsin her türlü rezil isteklerine boyun eğerek, yanlış ve kötü davranışlar içerisine giriliyordu. İçki, kumar, fuhuş, hırsızlık, yalancılık, iftira, yalancı şahitliği, emanete hıyanet, sözleşmeye sadakatsizlik….vs. sosyal yapının sağlığını bozan kötü huy ve alışkanlıklar, çok yaygın bir halde idi. Hz. Peygamber`in Risaletinden sonra Kur`an nuru ile insan nefsi terbiye edilerek; süfli arzulara set çekilmiş ve insan fıtratında mevcut olan güzel seciyeler ortaya çıkarılmıştır. İnsanlar, dünyanın fani, geçici ve nefse bakan yönü ile değil; esma-i ilahiyenin tecelligahı ve ahiret hayatının kazanıldığı bir imtihan meydanı olma cihetleriyle ilgilenmeye başladılar. Hayattan beklentileri, süfli emellerin gerçekleşmesi yerine, İlay-ı Kelimetullah ve Rıza-i İlahiye mazhariyet gibi yüce idealler oldu. Hayattan beklentiler ve amaç değişince, yaşam tarzı, söz ve tavırlarda değişti. İnsanın kendisini Alemlerin Rabbine sevdirebilmesinin yegane yolunun, Allah Resulünün sünnet-i seniyyesine tabi olmak olduğu anlaşılınca; Resulullah’ın güzel ahlakı örnek alındı ve büyük bir ahlak inkılabı yaşanarak, kötülükler yerini güzel ahlaka bıraktı. Peygamber Efendimizin getirmiş olduğu güzel ahlak, ferdi hayatta olduğu gibi toplumsal hayatta da huzur, güven ve esenliği tesis etmiştir.
7-Kizb (Yalan) terkedildi, yerine sıdk (doğruluk) geldi:
Hz. Muhammed(sav)’in Risaletinden önce sosyal hayatta kangren halini almış en önemli hastalıklardan birisi de doğruluk ve dürüstlüğün yok denecek kadar az olması ve yalanın, sahtekarlığın oldukça yaygın olması idi. İnsanlar her vesile ile yalan söylemekten çekinmiyor ve başkalarını kandırmakta bir beis görmüyorlardı. Sözünde durmama, borcunu ödememe veya inkar etme, iftira atma, kandırma, aldatma, hile, dolandırma, sahtekarlık, yalancı şahitlik, emanete hıyanet etme… vs. sosyal hayatı ve insanlar arası ilişkileri zedeleyen kizb/yalan çok yaygın idi. Bu ise sosyal hayatta huzur ve emniyeti bozuyordu.
Hz. Peygamberin Risaletinden sonra “kizb” yani yalanın her türlüsü ağır şekilde tel’in edildi ve yasaklandı. İnsanlar “sıdk” a yani doğru ve dürüst olmaya emrolundu ve sıdk en yüksek ahlaki fazilet olarak kabul edildi. Yalanın azalması ve sıdk’ın artması pek çok sosyal sıkıntıyı ve hastalıkları tedavi etti. Toplumsal hayatta huzur ve güven çoğaldı.
8-Sosyal Adalet Tesis Edildi:
İnsanlık tarihinde bütün ihtilallerin, buhranların, bunalımların, kavgaların ve kargaşaların temelinde yatan iki önemli zihniyet vardır.
Bunların birisi: “ben tok olduktan sonra başkası acından ölse bana ne”; diğeri de “sen çalış, ben yiyeyim” zihniyetleridir.
Birinci zihniyet, insanları diğer insanlara ve çevreye karşı ilgisiz, umursamaz ve duyarsız yapmakta ve bencilleştirmektedir.
İkinci zihniyet ise, başta tefecilik/faiz müessesi olmak üzere, doğrudan veya dolaylı olarak haksız kazanç temin etme yollarını netice vermiştir. Hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, gasp, soygun, zoralım, borcunu inkar etme veya ödememe, emanete hıyanet, anarşi vs. hep bu zihniyetin doğurduğu hastalıklardandır.
Resuli Ekremin Risaletinden sonra, insanlık tarihinde iki önemli gelişme olmuştur. Bunlar faizin/tefeciliğin yasaklanması ve zekat müessesesinin ihdas edilmesidir.
Zekat müessesesi, “ben tok olduktan sonra başkası acından ölse bana ne” zihniyetini yok etmiş; zenginlerin fakirlere şefkat ve merhametle muamele etmelerini, fakirlerinde zenginlere hürmet etmeleri- ni sağlamıştır.
Faiz ve tefeciliğin yasaklanması da “sen çalış ben yiyeyim” zihniyetini ortadan kaldırmıştır.
Zekat dışında, her türlü yardımlaşma ve dayanışma da teşvik edilmiş; sadaka müessesesi yaygınlaştırılmış; bir muhtacın ihtiyacını gidermek Allah katında en makbul ibadetler arasında sayılmıştır. Zekat ve sadakanın yanında çok önemli bir sosyal yardımlaşma müessesesi de “vakıf” kurumu dur. İnsanların ve hayvanların ihtiyacını karşılamak amacıyla çok sayıda vakıflar kurulmuştur. Hz. Peygamberin Risaletinden sonra insanlık altın çağlarını yaşamış; bir dönem İslam ülkelerinde zekat verilecek Müslüman fakir bulunamamış; zekatlar kalbi islama ısındırılacak gayri Müslimlere verilmiştir.

9-İstişare ve Meşveret Yaygınlaştırıldı:
Hz. Peygamber, fert ve toplum hayatında işlerin istişare ve meşveretle yapılmasını ısrarla tavsiye ve emretti. Çünkü iyi niyet ve samimiyetle yapılan bir meşverette alınan kararda yanılma payı çok düşüktür. Zira istişarede sinerji ortaya çıkmaktadır. Mesela 3 kişinin istişare yaptığı bir ortamda bir şahs-ı manevi oluşmakta; ve bu şahs-ı manevi, adeta 3 akıl ile düşünmekte, 6 göz ile görmekte, 6 kulak ile işitmekte, 3 dil ile konuşmakta,6 el ile çalışmakta olan muazzam bir kapasiteye ulaşmaktadır. Birinin dikkatinden kaçan bir ayrıntıyı bir diğeri yakalamakta, birinin düşünmediği bir hususu diğeri akıl etmekte ve böylece harika neticeler, yani bu günkü tabiri ile sinerji ortaya çıkmaktadır.
İstişare ve meşveret müesseseleri bugünkü meclis (parlamento) sistemlerinin temelini teşkil etmektedir. Ancak, önemli bir fark var: Sünnet-i Seniyyenin getirdiği istişare ve meşveret, görüşüle- cek konunun uzmanları ile, ehil olanlar ile yapılır. Bugünkü meclislerde olduğu gibi evet-hayır makinesi gibi neye parmak kaldırdığını, neye evet veya hayır dediğini dahi bilmeyen milletvekilleri ile olmaz. İstişare ve meşveretin yaygınlaşması, muhteşem İslam medeniyetini vücuda getiren en önemli faktörlerden biridir. Meşveretin terk edilmesiyle birlikte gerileme ve çöküş de başlamıştır.

10-Hukuk Devleti Sistemi Getirildi:
Hz. Muhammed’in risaletinden önce ülkeler zorba diktatörler tarafından yönetilir ve kuvvetten başka otorite tanınmazdı. Güçlünün hakimiyetine dayanan tamamen keyfi uygulamalar içeren yönetimler mevcuttu.
Hz. Peygamberin risaletinden sonra cari olan Kuran ve Sünnet-i Seniyye hükümleri herkes için bağlayıcı ve geçerli oldu. Efendi ile köle, zengin ile fakir, kadın, erkek, genç, ihtiyar, zenci veya beyaz… herkes aynı hükümlere/kurallara tabi oldu. Ve kuralları ihlal edenler her kim olursa olsun aynı yaptırımlarla karşılaştı. Yani herkes hukuka uygun davranmakla yükümlü tutuldu. Yöneten de, yönetilen de hukuk kurallarına tabi kılındı. İdarede keyfilikler, bilinmezlikler, belirsizlikler ortadan kalktı. Herkes hangi söz veya fiilinden dolayı nasıl bir yaptırımla karşılaşacağını önceden bilir hale geldi.
Ferdi haklarda hükümdar ile vatandaş eşit hale geldi. Fatih Sultan Mehmed’i rum mimar karşısında sanık sandalyesine oturtacak kalitede bir adalet sistemi gelişti.
Bir taraftan, “zenci bir kölenin oğlu” bile olsa idarecilere-hukuka uygun davrandıkları sürece-itaat etmek emredildi; diğer taraftan “ey Müslüman lar eğer ben yanlış yaparsam, Allah’ın kitabına ve Resulullahın sünnetine aykırı davranırsam ne yaparsınız? “ diye soran halife Hazreti Ömer’e; “vallahi ya Ömer seni kılıçlarımızla doğrulturuz!” cevabını verebilen bir yönetime katılma ve denetim mekanizması vücuda geldi. Halife aldığı cevaba kızmadı, hiddetlenmedi. Aksine Allah’a şükretti. Böylesine şuurlu ve hakkının bilincinde olan bir topluluğun varlığına ve öyle bir topluluğun idareci olmaktan dolayı Allah’a hamdetti.
Hukuka bağlı, aleni/şeffaf ve halk için idare prensipleri Hz. Peygamberin getirdiği iman ve İslam nuru ile ortaya çıkmıştır.

11-Sosyal Hayatı Tahrip Eden Kötü Davranışlar Yasaklandı:
Sosyal hayatta insanların arasındaki sevgi, saygı, şefkat, merhamet, hürmet bağlarını koparan; kin, nefret ve husumet tohumları eken; insanları birbirine soğutup uzaklaştıran ve dargınlara, husumetlere ve kin ve öfkeye yolacan; dedikodu, gıybet, başkasının kusurunu arama, başkasını tenkit etme, başkasının ayıbını açığa çıkarma, insanların arasını bozacak şekilde laf taşıma, aşırı öfke ve hiddet göstererek haddi aşma, fitne çıkarma vs. sosyal hayatı zehirleyen, birlik ve bütünlüğü bozan, insanları birbirine düşüren kötü davranışlar yasaklandı ve büyük günahlar sayıldı. İnsanlar bu tür davranışlardan menedildi. Sosyal hayatta hastalık yayan önemli bataklıklar kurutulmuş, toplumun birlik ve bütünlüğü korunmuş oldu.

12-Sosyal Bağları Kuvvetlendiren Uygulamalar Getirildi:
İnsanlar arasındaki soğukluğu giderecek; dargınlıklar, küskünlükler, kırgınlıkları, husumet- leri bitirecek; ve insanları birbirine yaklaştırarak sevgi, dostluk ve kardeşlik duygularını canlandı- racak çok güzel uygulamalar getirildi.
Hasta ziyaretleri, cenaze taziye ziyaretleri, düğün ziyaretleri, komşu hakkına riayet edilmesi, bir muhtacın ihtiyacının giderilmesi, yetimin korunup-gözetilmesi, masumun ve mazlumun hakkına riayet edilmesi, sıla-i rahim ve akrabaların korunup-gözetilmesi, selamlaştırılmanın yaygınlaş tırılması, hediyeleşme, musafaha (tokalaşma ve sarılma) etme, Allah için sevme ve Allah için buğzetme… vb. güzel hasletler ısrarla tavsiye ve emredildi.
Bu güzel sosyal münasebetler insanları birbirine yaklaştırdı, sevgi ve muhabbeti arttırdı, dargınlık ve kırgınlıkları, husumetleri bitirdi. Sosyal yapının güçlenmesini, birlik ve beraberlik bağlarının kuvvetlenmesini sağladı.

13-Anarşi Yerine Emniyet Tesis Edildi:
Kuvveti esas alan, kural tanımayan zorbalık, zulüm ve her türlü tecavüzlerden çekinmeyen insanlar, Hz. Peygamberin getirdiği Kuran nuru ile fıtri kuvvetlerine sınır koyup, kontrol altına aldılar. Her gönüle, her kalbe manevi bir bekçi, manevi bir yasakçı kondu. Haramhelal kavramları ile meşru dairede yaşama bilinci gelişti. Kötü bir şey yapılacak olsa; imandan gelen vicdani bir ses, “Dur! Yapma! Yasak! Rabbin seni görüyor ve her şeyi biliyor! Öleceksin! Büyük bir mahkemede küçük-büyük yaptığın her şeyin hesabını vereceksin, ceza veya mükafat göreceksin!” demektedir.
Her halinin görüldüğünü, işitildiğini, bilindi- ğini ve her şeyinin an be an aralıksız hıfze- dildiğini, kayıt altına alındığını ve iyi-kötü, küçük-büyük her söz veya fiilinden dolayı mutlaka hesaba çekileceğini ve mutlaka cezasını veya mükafatını göreceğini bilen insan anarşitlikten, tecavüz ve kural tanımazlıktan vazgeçerek iyi bir insan ve topluma faydalı bir fert olmuştur. Hz. Muhammed’in risaletinden sonra yaşanan saadet çağlarında insanlar huzur ve emniyet içerisinde hayatlarını sürdürmüşlerdir.
Her kalbe manevi bir yasakçı konularak fert bazında emniyet tesis edildiği gibi; idarecilere yüklenen ağır sorumluluklar nedeniyle; devlet de emniyet ve asayişe çok büyük önem vermiş ve özen göstermiştir. Öyle ki: “Dicle kenarında bir kuzuyu kurt parçalasa, adli ilahi hesabını Ömer’den sorar” dedirtecek bir mesuliyet duygusunu vücuda gelmiştir.

PEYGAMBERLERİN MEDENİYETE/TEKNİĞE/KÜLTÜRE KATKILARI NELERDİR?

İbadet in kapsamı:Allah'a gereği gibi kul olma inancıyla hareket eden kişinin, yaptığı her meşru iş ve söylediği her güzel söz  nerede ve ne zaman olursa olsun zikirdir, ibadet niteliğindedir. Bize Allah'ı hatırlatan, O'na davet eden her şahsın dersi, akli   ve ilmi faaliyetleri, gayretleri, konuşma ve çalışmaları da zikirdir/ibadettir. Caddede yürürken ahlaki kurallara riayet eden, ticaretinde dürüst davranan, insani ilişkilerinde kul hakkına riayet edenler zikir halindedir.

          Böyleleri,Kur'an'ı benimsemiş ve ona uygun olarak hareket etmişlerdir. islam bu ilahi kontrol ve duyarlılıkla yaşama mertebesine "ihsan" demektedir. Nitekim Cibril hadisi olarak şöhret bulan ve peygamberimizle Cebrail arasındaki bir diyalogda Cebrail, kişinin   Allah'ı görüyormuşçasına O'nun tarafından görülüyor duygusuyla ibadet  etmesini ve her halini buna göre düzenlemesini Peygamberimize bildirmiş ve bu  durumu "ihsan" olarak nitelendirmiştir. Gerçekte biz Allah' ı göremesek bile, O bizleri her hal ve şartta görmektedir .İnsan her durumda Allah'ı zikretmekle mükelleftir. Her konuda mü'minler ve tüm insanlık alemi için örnek ve önder olan Peygamberimiz (s.a.v) de, Rabbimizi bu anlayışla yani "Bütün vakitlerinde Allah'ı zikretmiştir. "

      Allah düşüncesi, insan kalbinin derinliklerinde yer etmedikçe böyle bir davranışı, yani "çokça  zikri başaramaz             bu  tarzdaki Allah düşüncesi, kişinin zihnini aşıp bilinçaltına ve vicdanının derinliklerine yerleştiğinde, ancak o zaman her yaptığı işte ve her söylediği şeyde Allah'ın adını hatırlayıp anabilir. Her işe başlarken bismillah ve bitirdiğinde elhamdülillah der; yatmadan önce Allah'ın adını anar ve uyandığında Allah'ı hatırlar. Konuşmalarının arasında da defalarca Allah'ın ismini  zikreder ve yardımını ister, her nimeti için O'na şükreder. Her karşılaştığı belada, korku  ve unutma halinde  O'nun rahmetine sığınır ve her güçlükte O'na yönelir.Günah işiediğinde O'ndan korkar, bir hata yaptığında O'ndan bağışlanma diler ve her  meşru ihtiyacı için O'na dua eder. Kısacası hayatın her anında ve her safhasında  onun ameli, Allah'ı anıp zikretmektir. Yani Allah'ı zikretme, belirli bir zamanla sınırlı  olmayan bir ibadettir; sürekli yapılmalıdır ki insan hayatı Allah'la ve O'na ibadetle devamlı bir bağ içinde olsun. Bunun aksine sadece muayyen vakitlerde yapılan ibadetler, verimsiz bir arazide sadece   bahçıvan ın çabasıyla hayatta kalan bir bitkinin  yetişmesine benzer.

Kalb ile zikir,Allah' ı gönülden anmaktır. Bu da üç çeşittir:

1·Ailah'ın varlığına delalet eden delilleri düşünmek, O'nun isim ve sıfatlarını tefekkür etmek ... Allah'ın varlığına delalet eden deliller ise sınırsızdır. Kur'an'da ve Kainatta yer alan ayetlerin tümünde, Yüce Yaratıcıya götüren, O'nun varlık ve birliğini haykıran, kuvvet ve kudretini gözler önüne seren sayısız alamet ve deliller mevcuttur.

2-İlahi hükümleri yani Allah'ın emir ve yasaklarını ve kulluk görevlerimizi ve bunlarla ilgili delilleri düşünmek. Yani bir gönül ve vicdan muhasebesi yapmak ... Ne  ile mükellefim, neyi ne kadar yapmam gerekir? İlahi teklifler benim için ne ifade  ediyor? Soruların cevaplarına  kafa yormak ...

3·Benliğimizdeki ve evrendeki varlıkları ve bunların sırlarını tefekkür ederek,her zerrenin, "yücelikler alemi"ne ve Allah'ı gereği gibi bilmeye götüren birer  ayna olduğunu görmek, idrak etmektir. Böyle bir zikirden alınacak zevkin, bir açıp  kapamak kadar olan zamanı bile cihanlar değer. İşte bu noktada insan kendinden ve alemden geçer.Bu anlayışla yapılan kalbi zikirler, ameli zikre yol acar;Ameli zikir de bizi "gerçek mü'min" olma bilincine ulaştırır.

4-Bedeni zikir: Vücudumuzdaki bütün organların, sorumlu oldukları vazife   ile meşgul olmaları ve yasaklandıkları şeylerden de kaçınmalarına bedeni zikir denir.Bedeni ameli zikir diyebiliriz. Bu noktada hem Allah ile ve hem de insanlarla olan muamelelerimizin, dürüst ve samimi olması gerekir. Dolayısıyla yaptığımız her işi, ibadet şuuru içerisinde yapmalı ve aksi durumda hesaba çekileceğimiz endişesini taşımalıyız.Zikir, bütün kısımlarıyla birlikte kalple, ruhla doğrudan ya da dolaylı olarak  ilgilidir. Zira yapılan ameller, kalbi, ruhu müspet ya da menfi bir şekilde etkileyecektir. Çünkü insanın maddi ve manevi yönü arasında bir ilişki vardır. Bu ilişki sebebiyledir ki ruhta meydana gelen bir eserin, davranışı bedene birtakım etkileri olur. Aynı  şekilde bedende birtakım fiil ve davranışın tekrarından da nefiste kuvvetli bir meleke oluşur ki bu da bedenden ruha çıkan eserler, etkilerdir... Bu yüzden insanda "hüsn-i

tefekküre engel olmayacak şekilde ve kendisine işittirecek kadar dil ile zikir yapıldığı zaman, bu dil ile yapılan zikirden dolayı hayalde bir etki oluşur. Ve bundan ruha bir  nur yükselir. Sonra bu nurlar, ruhtan dile, lisandan hayale, hayalden akla yansır.  Karşılıklı aynalar gibi birbirini takviye ve biri diğerini geliştirerek kemal noktasına  eriştirir. Bunun mertebelerine son yoktur. Ma'rifet yolculuğu, işte bu nihayetsiz deryada Hakk'ın isteğine doğru yürümektir ...                                      Bu yürüyüşü yapanların kalbi  yumuşar, güzel duygu ve düşünceleri gelişir, varlıklara karşı da merhametli ve dürüst  olur.

     Zikir, dil ve beden ile yapılan kalbi bir uyanıklık içinde gerçekleştirilmelidir. Müminler, inandıkları, her an tesbih ettikleri ve önünde kulluk yaptıkları  Rablerini hiç bir zaman unutmaz ve O'ndan gafil olarak hareket etmezler. Yüce Allah'a karşı duydukları sevgi ve takva duygusu, sürekli onların içindedir. Onlar,devamlı bir şekilde Allah' ı zikrederler. Bu zikir (anma), sadece unutulan şeyin tekrar   akla getirilmesi değil, bilakis; sürekli kalpte ve benlikte olan Allah'ın varlığını tekrar hatırlamak, O'nun nimet verici olduğunu itiraf etmek, O'nun büyüklüğünü ve yüceliğini  dile getirmek ve ibadeti yalnızca O'na yaptığını amelleriyle göstermektir.

PEYGAMBERLERİN İŞLEVİ

     Peygamberler  ,öğretileriyle  insanlık tarihinde silinmez izler bırakan dinamik kültüre sahip bir toplum meydana getirmeyi  hedeflemiştir.Etkileri zaman ve mekan sınırlarını aşmış,insanlığın sosyal,ekonomik,politik,kültürel, ve eğitimle ilgili hayatının bütün yönlerine nüfuz etmiştir..Peygamberler insanlığı yüzyıllar süren uykularından uyandırmışlar,onlara aydınlık bir yol göstererek ilerlemelerini sağlamışlardır.İnsanlara kalıplarını kırmalarını sağlayan engin  bilgi ufukları açmışlar,içlerinde araştırma ve öğrenme arzusunu uyandırmışlardır.Bundan dolayıdır ki insan ,kendini yenilemede ,geliştirmede  daha şuurlu  ve aktif  bir hale gelmiştir.Kur’an a göre Allah’tan sonra öğretici ,eğitici konumunda olanlar peygamberlerdir.(.Bakara 129.ayet)

Medeniyete katkıları:  Davud  aleyhisselam’ın,o gün kullanımda olmayan,demirden zırh ve savaş aletleri  yapma tekniğini  kullanması ,Hz  Süleyman as.nin  farklı ilimlerle donatılmış olması ,Hz Nuh’un gemi yapması Zülkarneyn as.nin düşmanlarındna korunmak için aşılmaz ve delinmez setler  inşa etmesi ,Hz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin  bugün dahi gerekli olan  stratejik bölgelerde  derin ve geçilmez kazılar,siperler,setler inşa etmesi yaptırmasının tarihi değerinin ötesinde bir takım hikmetleri vardır.Şunu hemen ifade edelim ki peygamberler çağlarını aşan ilimlerle donatılmış insanlardır.Onlar zararlı olmayan yeniliğe ,teknik ve sanata açıktırlar ve bunu yaşantılarıyla  teşvik etmişlerdir..Davud as .nin yaşadığı dönemde ,ihtiyaç duyulan koruyucu  ve zırhı savaş aletlerinin ve elbiselerinin  günümüz şartlarında ne denli gerekli olduğu  bilinen bir husustur.

      Peygamberler kendilerini korumak için zırh yaparsa ,onlara zırh ve koruyucu  savaş aletleri yaptırılırsa ,sıradan Müslümanların  neler yapmaları gerekir?Söz konusu ayetlerden şu konularda anlaşılabilir( Fatır 24 ve Rad  7 ahzap 21)PEYGAMBERLER ,SALT AHİRETE YÖNELİK  İŞLERLE İLGİLENMEMİŞLERDİR,DÜNYEVİ HUSUSLARDAN YÖNETME ,HÜKÜM VERME,(YARGI )İLE İLGİLENMİŞLERDİR.Ordularını düşmanlarına karşı koruyabilecek güç ve kuvvet  hazırlama …konularında yükümlülük  örneği de göstermişlerdir.Ayetlerden alınacak çok önemli ders de şudur:Müslümanlar askeri,idari,hukuki,ekonomik,kültürel alanlarda yönetme yetkilerine sahip olanların ,yönetimleri altında bulunanları koruyacak ,kollayacak  ve kalkındıracak  her türlü tedbirleri almak la ve uygulamakla  sorumlu olduklarını anlamaktayız.

     Peygamberler maddi bakımdan örnek alınması gereken şahsiyetler olduğu gibi ,maddi cihetten de örnektirler.Maddi açıdan onlara verilen Mucizeler  yine en üst noktadadır.Allah,peygamberlerin maddi ve manevi yüceliklerinden bahsederek onlardan istifadeye teşvik ettiği gibi,mucizelerden bahsederek onların benzerlerine yetişmeye ve taklitlerini yapmaya  teşvik etmektedir.”Yemin olsun Allahın resulünde ,Allah’a ve Ahiret gününe kavuşmayı dileyenler ,Allah’ı çokça ananalar için en güzel örnekler vardır”(Ahzap suresi 21.ayet)

      Bu açılardan bakıldığında Mucizelerin salt bir ibret değeri  olmasa gerek.Şöyle ki mucizelerden istifadeyle ,insanlığa hizmet söz konusu olabilir.Peygamberlerin mucizeleri İnsanların hayat tarzları ve anlayışlarının çok üstünde,hikmet,fen,hayat tarzı …olduğunu görmekteyiz.

     Hz Adem’in ilim/bilimle donatılmış olması(Bakara 31),Hz Nuh’un gemi yapması,Hz Yusuf’un saati icat e tmesi,Hz Davud’un Demir  ve zırh yapma sanatında üstad olması(Enbiya 80),Hz Süleymanın hayvanların dilini bilip,rüzgarlardan istifade etmesi,,Uzak yerlerden Belkıs’ın tahtını getirtmesi,..gibi olaylar günümüze ve geleceğe yönelik açılım ve ufuk açıcı olsa gerek!Söyle ki,Mucizeler ,insanoğlunun  fen ve sanat yönünden ulaşabileceği en son sınırı çizmekte,en ileri hedefine parmak basmakta,en son hedeflerini göstermektedir.İnsanlığa hedef koymaktadır.Allah,İnsnaın sırtına teşvik edici elini koyarak  bu hedefe çalışma ve gayretle sünnetullah yasaları çerçevesinde  bulunan kanunlarla bu  hedeflere ulaşabilir.

     Peygamberlerin getirdiği ilim o kadar önemlidir ki  toplumlar onunla cehalet, ve küfrün karanlığından çıkıp ,hidayet  ve imanın aydınlığına ulaşmışlardır.Çünkü peygamberlerin öğretileri ,insanlık tarihinde silinmez izler bırakmış,dinamik kültüre sahip  bir toplum meydana getirmiştir.Etkileri zaman ve mekan sınırları aşmış ,sosyal,ekonomik,politik,kültürel ve eğitim gibi hayatın bütün yönlerine nüfuz etmişlerdir.

 

 

 

HZ. ADEM (AS): İlk ziraat mühendisi ve çiftçiydi.

HZ. ŞİD (AS): Hallac, kazzaz, nessac = dokumacıların, örücülerin ve mensucat sanayiinin ilk kurucusuydu.

HZ. İDRİS (AS): İğneyi ilk icad eden, ona delik açan, iplik geçiren olduğundan, terzilerin- konfeksiyoncuların- örücülerin piri sayılır.

HZ. NUH (AS): Marangozların, gemicilerin, denizcilerin ve barbarosların piriydi.

HZ. HUD (AS): Tüccar idi. Bütün tüccarların piri sayılır.

HZ. SALİH (AS): Sürülerle develer yetiştirirdi. Sütlerini hem içer, hem de satıp dünyalığını temin ederdi. Salih peygamberin devesi meşhurdur.

HZ. İBRAHİM (AS): Kabeyi yeniden inşa edişiyle, Hz Süleyman (as)’a ve Mimar Sinan’a önderlik etmiştir.

HZ. İSMAİL (AS): Kara ve deniz avcılığı ile geçimini sağlardı. Avcıların piri sayılır. Yetmiş dil bilirdi. Tercümanların da piridir.

HZ. İSHAK (AS): Çobandı.

HZ. YAKUB (AS): Çobandı.

HZ. YUSUF (AS): Saati ilk icat eden, toprak mahsulleri ofisini ilk defa kuran, bolluk zamanında depolamayı, kıtlık zamanında halka dağıtmayı düşünen bir peygamberdir.

HZ. EYYÜB (AS): Ziraatcıydı.

HZ. ŞUAYB (AS): Ziraatcıydı.

HZ. MUSA (AS): Çobanlık yapmış ve Hz Şuayb (as)’a hizmetçilik etmiştir. Bir büyüğe hizmet etmekte peygamber mesleklerinden biridir.

HZ. HARUN (AS): Vezirdi.

HZ. SÜLEYMAN (AS): Emir, hükümdardı. Sazlardan zenbil yapardı. Bakır madenini ilk defa işleyen O’dur.

HZ. ZÜLKİFL (AS): Ekmek pişirirdi, fırıncıların piriydi.

HZ. İLYAS (AS): Dokumacı ve iplikçilerin piriydi.

HZ. YUNUS (AS): Balık avlayıp geçinirdi, balıkçıların piriydi.

HZ. ÜZEYR (AS ): Bahçıvandı. Meyve ağaçlarını ilk defa aşılayan fidan yetiştiren, budama işlerini insanlara öğretendir. Bağ ve bahçe işleriyle uğraşanların piridir.

HZ. LOKMAN (AS): Doktorluk ve eczacılık mesleğinin piridir.

HZ. ZEKERİYYA (AS): Marangozdu.

HZ. İSA (AS): Avcıydı. Av aleti ile geçimini temin ederdi. Avcıların piriydi. Aynı zamanda doktorların piridir.

HZ. DAVUD (AS): Demiri işleyen, zırh yapan ve düzenli ordular kuran, Calut’un ordularını mağlup eden bir kumandandır.

HZ. MUHAMMED (SAV): Küçük yaşlarda çobanlık yapmış, daha sonra ticaretle uğraşmış ve cihadla meşgul olmuştur.

A.Faruk Nizamoğlu

http://www.boylesiyok.com/peygamber-efendimizin-s-a-v-toplumsal-hayata-kazandirdigi-degerler/

 

Bu haber 846 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

HZ MUHAMMED İN ÖRNEKLİĞİ

MUCİZELER İNSANA UFUK AÇAR

MUCİZELER İNSANA UFUK AÇAR PEYGAMBER MUCİZELERİ,İNSANLARA BUNLARA YAKLAŞMA TEŞVİKİDİR

ENDONEZYA NASIL MÜSLÜMAN OLDU?

ENDONEZYA NASIL MÜSLÜMAN OLDU? ENDONEZYA NASIL MÜSLÜMAN OLDU?

HZ.MUHAMMED (S.A.V)

GALERİ

SİTE İSTATİSTİKLERİ

Kategori 57
Haber 1099
Yorum 115
Haber Okuma 2122335
Editör 12


RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi