BİLGECE BAKIŞ
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

FURKAN SURESİ  VE TEFSİRİ(YORUMU) 10.SINIFLAR İÇİN

FURKAN SURESİ VE TEFSİRİ(YORUMU) 10.SINIFLAR İÇİN

Tarih 21/Şubat/2017, 01:28 Editör BİLGE BİLGE

FURKAN SURESİ VE TEFSİRİ(YORUMU) 10.SINIFLAR İÇİN

FURKAN SURESİ (01-31) 10 SINIFLAR İÇİN

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”      “BismillahirRahmanirRahıym”                                                                                                                             El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ecmaiyn. Rabbişrah liy sadriy; Ve yessirliy emriy; Vahlül ukdeten min lisaniy; Yefkahu kavliy; (Taha 25-26-27-28)

 Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, çöz düğümü dilimden, ki anlasınlar beni. Amin!.

          Sure Furkan ismini 1. ayetinden alıyor. Hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıran anlamına geliyor. Hem ismi fail olarak farığ, yani özünde hakkı batıldan ayırmış, kendi bünyesinde iyi ile kötüyü seçmiş, ayırmış, ayırt etmiş, hem de ismi meful olarak iyinin kötüden kendisi ile ayrıldığı, kendisi sayesinde ayrılmış olduğu bir kitap, bir vahiy. Bu ayette Furkan vahyin sıfatı olarak kullanılıyor. Yani iyi ile kötüyü birbirinden ayıran mümeyyiz akıl anlamına. Tabiidir ki Kur’an vahyi muhatabında bir akıl inşa eder. Kur’an vahyinin inşa ettiği aklın temel özelliklerinden biri iyiyi kötüden, doğruyu eğriden, hakkı batıldan ayıran akıl olmasıdır. Artık vahiy ile inşa olmuş bir insan hayat yükünü taşırken yer yüzünde yaratılış amacına uygun bir hayatı inşa etmek için yolculuk yaparken ne kendisi için hayırlı, ne kendisi için hayırsız. Ne lehine, ne aleyhine bunların hepsini bilir. Dolayısıyla surenin 1. ayetinde ki Furkan da vahye atıfla kullanılmıştır.

               Özellikle surenin içinde geçen 30. ayeti hatırladığımızda bu surenin ayırıcı vasfı ortaya çıkar. Ve kaler Rasûlü ya Rabbi inne kavmittehazû hazel Kur’âne mehcura (30) “Resul kıyamet gününde diyecek ki; Ya rabbi bu kavmim, ya da ümmetim, davet ettiklerim, ya da davetime icabet etmiş görünenler bu Kur’an ı metruk bir kitap olarak, terk edilmiş bir mesaj olarak gördüler. “Modası geçmiş, zamanı geçmiş, miadını doldurmuş bir mesaj gibi algıladılar. Diye şikayet edecek. Yine vahye karşı çıkanlar hevalarını tanrı edinen kimse olarak adlandırılmaktadır. Eraeyte menittehaze ilâhehu heva.. (43) demekte ve sen hevasını, arzusunu, tutkusunu, içgüdülerini tanrı edineni görmedin mi. Yani bu şu anlama geliyor; Eğer bir insan vahyi izlemiyorsa, eğer bir insan Allah’ın mesajını izlemiyorsa o zaman kendi heva ve arzusunu…

BismillahirRahmanirRahıym

 1-) Tebarekelleziy nezzelel Furkane alâ abdiHİ li yekûne lil alemiyne neziyra; Ne yücedir ki, âlemlere (tüm insanlar) bir uyarıcı olarak, kuluna Furkan’ı (Hakikat ile aslı olmayanı ayırt edici) inzâl etti. Tebarekelleziy nezzelel Furkane alâ abdiHİ li yekûne lil alemiyne neziyra bütün bir insanlığa uyarı olsun diye kuluna, hakkı batıldan, iyiyi kötüden ayıran vahyi aşamalı olarak bir süreç içinde indiren Allah ne yüce, ne cömerttir.

           Bu ne yüce ne cömerttir ifadeleri Tebareke’nin karşılığı. Bereket, özünde çok olan ve durduğu yerde de mütemadiyen artan hayır demektir. Zaten özünde çok, ama durduğu yerde de biteviye artan, sürekli çoğalan güzellik, hayır demektir bereket. Kalıcı hayır üstelik. Bu fiil yalnız Allah için kullanılır. Onun içinde çekimi yoktur. Yani başka formları kullanılmaz. Allah’ın bereket katmadığı bir iş ebter (eksik, tamamlanmamış) olur. Bu ayet, li yekûne lil alemiyne neziyra diye bitiyor. Bütün bir alemlere, yani bu vahyin muhatabının sadece kendi dilini konuşan insanlar değil, indiği bölgede oturan insanlar değil. Beli bir coğrafyanın, belli bir mekanın, belli bir ırkın, belli bir kavmin mensubu değil. Bu vahyin muhatabının bütün bir insanlık olduğunu ifade ediyor. Burada ki El alemiyn; hem aynı çağda yaşamış olan bütün insanlara, hem de tarih içerisinde zamanın sonuna kadar yaşayacak olan, gelecek olan insanlara tekabül eder. Furkan girişte de üzerinde durduğum gibi fark kelimesinden türetilir. Fark akılla algılanan şeylere denir. Ama tefrik duyularla algılanan ayırıma denir. Yani Ahlaki fark, edebi fark, fiili fark, akli fark, duygudaki, düşüncede ki, eylemdeki fark. Yani duygudaki kötü ve iyi farkı. Düşüncede ki iyi ve kötü farkı, eylemde ki kötü ve iyi farkı, hayattaki kötü ve iyi farkı, eşyada ki kötü ve iyi farkı. Yani farkın her türünü ele alıp işleyen anlamına gelir. Furkan budur.

         Ya eyyühelleziyne amenû in tettekullahe yec’al leküm furkanen.. (Enfal/29) “Ey iman edenler, eğer Allah’a karşı sorumluluğunuzun farkına varırsanız, eğer sorumluluğunuzu üstlenirseniz, sorumlu davranırsanız Allah sizin için kötüyü iyiden ayıran bir Furkan, bir ayırıcı akıl yaratacak. “Yani size öyle bir muhakeme verecek ki, o muhakeme sayesinde siz önünüze çıkan çok çeşitli, çok renkli sayısız olayda hangisinin ne yaparsanız iyi, ne yaparsanız kötü. Nasıl davranırsanız iyi, nasıl davranırsanız kötü olduğunu ayıracaksınız.

           Onun için , sınırlı bir kitap, sınırlı bir vahiy, sınırsız olan hayatı nasıl düzene koyar? sorusunun cevabı işte bu. Hayat sınırsız, örnekler sınırsız, çok çeşitli. Onun için zamanlar farklı, mekanlar farklı, insanlar farklı. Bu kadar farklılıkta, tarihin belli bir döneminde inmiş olan bu ilahi mesaj nasıl bir çözüm bulur sorusuna cevap açık. Size öyle bir akıl kazandırır ki, öyle bir seçme kabiliyeti kazandırır ki, öyle bir muhakeme gücü kazandırır ki, öyle bir hüküm yeteneği kazandırır ki, siz Kur’an ın verdiği sınırlı formüllerle sınırsız problemleri çözersiniz. İşte Furkan bu.

2-) Elleziy leHU Mülküs Semavati vel Ardı velem yettehız veleden ve lem yekün leHU şeriykün fiyl mülki ve haleka külle şey’in fekadderahu takdiyra;  “ Ki, semâların(Sema:insanın üzerinde olan her şey) ve arzın(Dünya ve içindekilerin    ) varlığı O’nun içindir! Çocuk edinme kavramından berîdir! Varlıkta ortağı yoktur O’nun! Her şeyi yaratmış, onu (yarattığını) takdiriyle (plan-programla ,formatlarıyla,matematiksel,biyolojik …vs dengelerle)oluşturmuştur!”

          Elleziy leHU Mülküs Semavati vel Ard “   Yani eğer şunu merak ediyorsanız; Neden Allah insanoğluna bu vahyi indirmeyi istedi, indirdi diyorsanız, unutmayın ki varlığın hakimi O. Hakimi olduğu varlığın, mahlukatın en şerefli katmanında bulunan insanoğlunu ihmal etmesi düşünülemez di. Onun için indirdi.    “

        Velem yettehız veleden ve lem yekün leHU şeriykün fiyl mülk” O çocuk edinmemiştir. Hakimiyetinde O’na herhangi bir ortakta bulunmamaktadır”. ve haleka külle şey’in fekadderahu takdiyra “zira her şeyi O yaratmıştır ve bütün bunları ölçüsünü kendi koyduğu yasalara bağlı kılmıştır.” FekadderaHu takdiyra “ölçüsünü kendi koyduğu yasalara bağlı kılmıştır.” İşte cevabı daha açık geldi. Neden insanla ilgilenmekte ve ona mesaj iletmektedir diyen insan, Allah bütün bu varlığı bir ölçü ile yarattı. Yani eşyayı, cansızı dahi ölçüsüz yaratmasın, onun tabi olduğu bir ölçü de koysun da, mahlukatın şaheseri olan, kendi şaheseri olan insan için bir ölçü, bir yasa, bir yol haritası koymasın mı? Şu insan için yarattığı, insanın etrafında ki varlıkların dahi tabi olduğu birer  yasa olsun da kendisi için yarattığı insanın tabi olduğu bir yasa olmasın mı.?

         Eşyanın/varlığın amaçlılığına bir atıf (gönderme )var bu ayette. Yasasız olmadığına bir atıf. Çünkü bu atıftan yola çıkarak muhataba; Ey insan senin için Allah’ın yarattığı bu eşyayı/evreni bile bir yasa üzere yarattı;Ya kendisi için yarattığı seni, insanı ölçüsüz, yani kadersiz mi bırakır mı?. Burada kader iradedir/denge düzendir. Yani ey insan eşyaya nasıl statik bir kader tayin etmişse, sana da dinamik bir kader tayin etti. O da verdiği iradedir. İradeyi vermekle; Ya rabbi beni de güneş gibi statik bir kadere tabi tutsaydın sapmazdım, yörüngemden çıkmazdım, dolayısıyla sana asi olmazdım demeyesin ey insan oğlu. Tamam sana kader olarak iradeyi verdim ama seçmeyi verdim ama doğruyu seçmen içinde yol haritası verdim. Onun için Ya rabbi bana irade vermeseydin dolayısıyla sapmasaydım deme hakkın yok. Ve lekad kerremna beniy Adem.. (İsra/70) “biz adem oğluna kat kat ikram ettik(O’na ve çevresine,çok mükemmel denge ve düzenler koyduk.  ), onurlandırdık” sırrına böyle nail oldun. O iradeyi kötüye ve iyiye kullanmak senin elindeydi.

          Peki kötüyü ve iyiyi ben bilemezdim ki diyebilir miydin, işte onu dememen için Furkan olan vahyi sana indirdim. Yani seçemedim Ya rabbi diyemezsin. Seçebilecek bir aklı inşa eden bir vahiy bir mesaj gönderdi. Çünkü vahiy ilahi bir inşa projesidir. Vahiy Allah’ın insanı inşa etmek için, insanda bir akıl, bir karakter, bir şahsiyet ve bir tasavvur inşa etmek için gönderdiği bir mesaj. Yani insan Allah’ın ustalığının, tabir caizse kendisinde tecelli ettiği bir şaheser. İnsan ilahi inşanın nesnesi çünkü hayatın inşasının öznesidir. İnsan Allah’ın inşa ettiği bir eser, hayat ise insanın inşa edeceği bir eser. Çünkü İnsan yer yüzünde yaratılış amacına uygun bir hayatı inşa etmek için yaratılmıştır. Emanet budur, görev budur. Bu emanet olarak insana verilmiştir. Yani insan yeryüzünde hayatın ustası olsun diye yaratılmıştır. Peki ustaya ustalığı kim öğretecek, usta kimin çırağı olarak ustalık yapacak.

          İşte bu noktada vahyin cevabını alacaktır yani insan vahyin çırağı olursa, vahyin okulunda okursa, vahiy ile öğrenirse o zaman hayatı doğru inşa eden bir usta olacaktır.

3-) Vettehazu min dûniHİ aliheten lâ yahlükune şey’en ve hüm yuhlekune ve lâ yemlikune li enfüsihim darren ve lâ nef’an ve lâ yemlikûne mevten ve lâ hayaten ve lâ nüşura;     “(Gerçek böyle iken) O’nun dûnunda, bir şey yaratmayan; kendileri yaratılmış olan; kendi nefslerine bir zarar ve faydası olmayan; ölüme, hayata ve ölümün tadılışından sonraki yaşantıyı oluşturacak bir özelliğe sahip olmayan tanrılar edindiler Bu peydahlanan sahte tanrılar her türünü kapsar. Ya hayal ürünü sahte tanrıların putları temsilleri, heykelleri. Ya tabiat güçleri gök, yıldız, ay güneş gibi tanrılaştırılmış tabiat güçleri. Ya tanrılaştırılan insanlar, ister aziyz olsun ister peygamber, ister veliy fark etmez. Ya mücerret tasavvurlar. Yani fiziki bir varlığı olmadığı halde insanın Allah’tan korkar gibi korktuğu şeyler. Ya da Allah’tan umut eder gibi umut ettiği. Ya da Allah’ı sever gibi sevdiği. Bu üçünün bir arada kendisinde toplandığı bir takım tasavvurlar. Bütün bunların hepsi bu ayette kastedilen. Gücü yetmez yani. Ne hayat, ne ölüm, ne de ölümden sonra dirilişe dair bir yetkileri vardır. Yani insanlar Allah’a ait vasıfları Allah dışındaki öyle şeylere yakıştırıyorlar ki, bunlar Allah’ın yetkilerinden hiç birine sahip değil.

            İnsana şu söyleniyor; Birine tanrı olarak tapman için onda bu özellikler bulunacak. Bak, yani bizatihi insanın tabi olduğu yasaların koyucusu olacak. Hayat, ölüm ve yeniden diriliş üzerinde mutlak bir takdir yetkisi olacak. Yoksa bu yetkisi olmayan şeyleri tanrı edinmek, insanın kendi zekasıyla dalga geçmesidir. Kendi aklını küçümsemesidir.

5-) Ve kalu esatıyrul evveliynektetebeha fehiye tümla aleyhi bükreten ve asıyla;     “   Dediler ki: “Bunlar, sabah – akşam okunması için kendisinin yazdırtmış olduğu, eskilerin masallarıdır.” Ve kalu esatıyrul evveliynektetebeha fehiye tümla aleyhi bükreten ve asıyla ve bir de şöyle dediler. Bu sabah akşam ezberlemesi için kendisine okunan, ya da okunsun diye başkalarına yazdırdığı eskilerin efsaneleridir dediler. Yazdı diyemiyorlar. Çünkü okuma yazma bilmediğini kendilerde biliyorlar. Onun için yazdırdı diyorlar.

 

             Peki kendiliğinden nasıl okuyor, bu kadar büyük kapsamlı bir mesaj onda nasıl yer aldı eksiksiz biçimde sorusunu da kendi içlerine şu iftirayla cevaplamış oluyorlar güya. Yani okuyorlar o da ezberliyor şeklinde. Ama vahyin hemen her zaman Resulallah tek başına iken geldiğini, sadece insanların içinde şehirdeyken değil, dağda, hatta gittiği mağarada, hatta yanında hiçbir insanın olmadığı mekanlarda geldiğini ya biliyorlar iftira ediyorlar, ya da bilmiyorlar.

      6-) Kul enzelehülleziy ya’lemüssirra fiys Semavati vel Ard* inneHU kâne Ğafûran Rahıyma;        De ki: “O’nu semâlardaki ve arzdaki sırrı bilen inzâl etti! Muhakkak ki O Ğafûr’dur, Rahıym’dir..Peki bu vahiy neden son bulmuştur,? Bu vahiy artık insan oğlunun  kolektif aklının gelişme yani rüşt çağına erdiğinin bir ifadesi olarak son vahiy oldu. Onun için bu vahit Allah tarafından korundu. Onun için bu vahyin anlam imkanı1400 yıldır tüketilemedi. Onun için bu vahiy insanlığın tüm hastalıklarına taşıdığı dermanı kendi eczanesinde barındırdığını, bu geçtiğimiz 1400 yıllık süreç içinde defalarca ispat etti.

Arkasına milyonlarca kadın ve erkeği hala dökmeyi, onların zihnini, aklını, tasavvurunu, bilincini inşa etmeyi hala sürdürebildi. İşte bu vahyin neden son vahiy olduğunun cevaplarından sadece bir kaçı bunlar.

        7-) Ve kalu mali hazer Rasûli ye’külüt taame ve yemşi fiyl esvak* levla ünzile ileyhi melekün feyekûne maahu neziyra;        Dediler ki: “Bu nasıl Rasûldür ki, yemek yiyor ve çarşılarda gezip dolaşıyor… O’na, bir melek inzâl edilmesi, beraberinde bir uyarıcı olması gerekmez miydi?” Ve kalu mali hazer Rasûli ye’külüt taame ve yemşi fiyl esvak yine bu nasıl peygamber böyle dediler. Yiyip içiyor, çarşıda pazarda dolaşıyor. Yani Melek peygamber istediler. Neden Melek peygamber istediler? Nedeni belli, çünkü uymaya gönülleri yoktu. Melek göndermiş olsaydı uyacaklar mıydı? Uymayacaklarını yine Kur’an da öğreniyoruz. Yine Kur’an onlara bir başka ayetinde diyor ki; Yer yüzünde salına salına dolaşanlar melekler olsaydı, onlara meleklerden peygamber gönderirdik. (İsra/95) Bu aslında onların kurnazlıklarını açık etmek demektir.

        Peki, neydi onların içlerinde sakladıkları kurnazlıkları? Şuydu; Eğer melek peygamber gönderseydi bu sefer biz ayrıyız, onlar ayrı. Biz melekleri nasıl izleyelim, Biz meleklerin peşine nasıl düşelim, melek değiliz ki diyeceklerdi. İnsan peygamber gönderildi. Bununla şu mesajın verildiğini onlar da iyi biliyordu. Bakın hiçbir mazeretiniz yok. Sizden olan bir insan, içinizden bir insan size yol gösteriyor. Sadece öğüt vermiyor, yaşıyor, söylediklerini önce hayatına geçiriyor sonra size de yaşamanızı söylüyor. Yani bahaneniz yok. Bizim üstesinden gelemeyeceğimiz şeyler diyemezsiniz. Eğer insanın yapamayacağı şeyler olsaydı o yapamazdı. Onun içinde bahaneniz yok. İşte onların böylesine bahaneci mantığını iten, reddeden bir ifade, bir ayet bu.

              Tabii bu mantık o günde kalmadı, bu mantık daha sonra da geçerliliğini korudu ve tabi farklı formlara büründü geçmişte peygamberleri aşağılayarak hayattan dışlıyorlardı. Ama bu ümmet öyle bir peygamber tasavvuruna sahip oldu ki zaman içinde, peygamber tasavvurunda öyle bir yamulma oldu ki peygamberini yüceltme bahanesi ile hayattan dışladı. İkisi de sonuçta aynı yere geliyordu. Hayattan dışlamak. Yani o kadar yücesin ki, o kadar ulvisin ki nerde.! Seni izleyemem, seni takip edemem. Sen göklerdesin. Önce eli ile göklere çıkardı daha sonra da takip edememe gerekçesi olarak bunu kullandı. Haddi zatında bu bir yüceltme değil, bir saygı da değil. Peygamberi izlememeye karşı verdiği bir rüşvetti, manevi rüşvet. Neden peygamberi takip etmiyorsun? Neden sana Allah’ın örnek gösterdiği bu hayatı üretmiyorsun, örnek almıyorsun. Sorusuna karşı; O nere, biz nere deyip topu, tabir caizse taca atmaktı.     Bunun içinde Resulallah hiç izin vermedi.     – La tutruni kema etrıyyetne Meryem..! “beni Meryem’in oğlunu yücelttikleri, uçurdukları gibi yüceltip uçurmayın. “Demişti. – Fe innema ena abduh..! şu kesin ki, şunu iyi bilin ki ben sadece bir kulum. Bana;

 – Abdullah ve Resuluhu. Allah’ın kulu ve Resulü deyin. Buyurmuştu, emretmişti.

 Bir gün bir bedevi Medine de huzuruna gelmiş, adam tir tir titremeye başlamıştı. Resulallah biraz sertleşerek; – “Ne titriyorsun be adam..!” Dedi. “Ben de senin gibi kuru et yiyen bir kadının oğluyum.” Onun için Kur’an ona; “Kul innema ene beşerun mislüküm” De ki ben de sizin gibi ölümlü bir insanım. “yuha ileyye ennema ilâhuküm ilâhun vahıd.” (Kehf/110) ne ki bana ilahınızın bir tek ilah olduğu vahiy olunuyor. Yani “ben vahiy alıyorum. Farkımız bu “demeye getiriyordu. Ev yülka ileyhi kenzün ev tekûnü lehu cennetün ye’külü minha” Ya da kendisine gökten bir hazine bırakılmış olsaydı, veya ondan yiyip içerek safa sürdüğü kendisine ait bir cennet olsaydı, bir has bahçe olsaydı dediler. “

        Ve kalez zâlimune in tettebi’ûne illâ racülen meshura “bir de kalkıp o zalimler eğer ona uymuş olsaydınız büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuş olmayacaksınız diye iftira ettiler.”

9-) Ünzur keyfe darebu lekel emsâle fedallu fela yestetıy’une sebiyla;” Bak senin için yaptıkları benzetmeler (yanlış değerlendirmeler) yüzünden nasıl saptılar! Artık çıkış yolu bulamazlar İşte yukarıdaki sapık bir tasavvurun ürünü olan örnekler. Yani peygamberin kaynağını kabullenmek yerine gördüğü o ihtişamı sihre yormak. İşin ilginci de sihirlenmiş dediği, yine başka surelerde sihirbaz diye iftira ettiği bu insanın daha önceki hayatında olağan üstü hiçbir şeyi görmemiş.

10-) Tebarekelleziy inşâe ceale leke hayren min zâlike cennatin tecriy min tahtihel enharu, ve yec’al leke kusura;”        Ne Yücedir O ki, dilerse sana bundan daha hayırlısını, altlarından nehirler akan cennetleri oluşturur ve senin için köşkler yapar.” O öyle yüce, öyle cömerttir ki dilerse senin için bu dediklerinden daha hayırlı olan, zemininden akar sular çağlayan cennetler var eder. Yani onlar senden bunları mı istiyorlar, aslında onlar sana değil Allah’a meydan okur gibiler. Nasıl bir Allah’a inanıyorlar ki o Allah’ın bu istediklerini yapamayacağını mı düşünüyorlar. Eğer Allah dilerse ondan daha iyisini, senden istediklerinden daha iyisini sana verir.

11-) Bel kezzebu Bis saati ve a’tedna limen kezzebe Bissaati se’ıyra;”        Fakat onlar o saati de (ölüm akabinde başlayacak olan sonsuz yaşam süreçlerini) yalanladılar… O saati yaşayacaklarını yalanlayanlara alevli bir ateş hazırladık.”

          Evet, inkarın psikanalizi yapılıyor adeta bir tek cümlede. İnkarcı psikolojisinin temel problemi budur. Hesap gününe inanmamak. Niçin inanmaz? Çünkü hesap verecek bir hayat yaşamak istemez. Sorumluluk sahibi olmak istemez. Sıkıntıya gelemediği içindir. Hesabını verebilecek bir hayatı yaşamamış olanlar hesap gününe nasıl inansın. Onun içinde razı değil.

         Ahiret hakkında anlatılan her şeye esatirül evvelîn (Eskilerin masalları, eskilerin efsaneleri.)mantığıyla yaklaşıyorlar onun için. Onun için müşrikler ya da ahireti inkar eden her çağın inkarcı kafası aslında çok modası geçmiş bir kafa onun için onlarda, yani müşriklerin kafası o kafa.

         Ahirete inanmamak, inanmak istememek..! Peki, diyeceksiniz ki bir insanın kendi kendisine ölünce toplrak olacağını düşünmekten daha büyük hakareti olabilir mi? Düşünün, insan kendisini solucan yerine, insan kendisini deniz yıldızı yerine, insan kendisini midye kabuğu yerine koyabilir mi? Bu olur mu? Yani bu insanın kendi kendisine yaptığı en büyük hakaret değil mi? Peki nasıl yapar? İşte bir tek sebeple yapar. Hesap vermekten kaçma psikolojisiyle yapar. Yani suçluluk psikolojisi ile yapar. Bütün bir hayatı sorumsuzca yaşamak istemenin, ya da yaşamış olmanın sorumsuzluğu ile yapar.

           Ve a’tedna  limen kezzebe Bissaati se’ıyra “ama biz son saati yalanlayan kimseler için kışkırtılmış çılgın bir ateş,hazırladık” se’ıyr, çılgın. Deliliğin bir türüne de bu kelime kullanılır. Çılgın bir ateş hazırlamışızdır.

        12-) İzâ raethüm min mekânin be’ıydin semiu leha teğayyuzan ve zefiyra;”        Daha cehenneme girmeden (kabir âlemlerindeyken), onun taşan öfkesini ve şiddetli uğultulu sesini işitirler.” Kötü akıbetin dehşeti çarpıcı bir dille tasvir ediliyor. Cehennem bilinçli bir özne olarak vurgulanıyor. Gören özne. Yani içine girecek olan kimseyi gören, hatta tanıyan bir özne. Çok ilginç ve zaten ahirete müteallik bir haberi vahiyden başka nereden alabiliriz ki.

        13-) Ve izâ ülku minha mekânen dayyikan mükarreniyne de’av hünalike sübura; “  Bağlanmış (çaresiz) olarak orada dar bir mekâna atıldıklarında, “Yetiş ey ölüm!” diye haykırırlar (içine düştükleri acı azaptan tek kurtuluşun ölüm olduğunu fark ederler).” Ve izâ ülku minha mekânen dayyikan mükarreniyne de’av hünalike sübura “derken birbirlerine kelepçeli olarak oranın dar bir yerine fırlatıldıklarında, ,işte o anda, işte orada, hünalike; Hem zamana hem mekana delalet eder. İşte o anda ve işte orada yok olmak için yalvaracaklar.”

                 Hafazanallahu ve iyyaküm. Allah sizi ve bizi korusun. İşte bu ayet aslında yeter. Hiç kimse ölmedi ki ölümden sonrasını bizzat görmüş olsun. Allah’a ya itimat edecek, teslim olacak ya da kendi kuruntularına teslim olacak, başka çaresi yok ve işte eğer Allah’a teslim olmuş, güveni varsa Allah’ın burada ki vahyine de güvenmeli. Öyle olacak diyor. Artık oraya atıldıklarında yok olmak için yalvaracaklar. Sübur, ölmek değil, mevt değil. Ölümden ayrı bir şey, ölümden farklı bir şey. Dirilişi olmayan ölüm diye de çevrilebilir. Fakat yine de ölüm değil. Ölüm istemeyecekler çünkü artık ölümden sonra diriliş olduğunu bizzat görmüş olacaklar. Nebe suresinin 40. ayetinde;      yevme yenzurulmer’u ma kaddemet yeda.. (Nebe/40)” kişi o gün eli ile takdim ettiklerini görünce ve yekulülkafir, görecek ve kafir, inkarcı olan insan diyecek ki;  ya leyteniy küntü turaba. (Nebe/40) keşke nolaydım da keşke bir toprak olaydım diyecek. “İşte Sübur, yok oluşu istemek bu.

14-) Lâ ted’ul yevme süburen vahıden ved’u süburen kesiyra;   “Bugün bir ölüm değil, birçok ölüm temenni edin!” (Ne çare ki ölümsüzdürler!)

15-) Kul ezâlike hayrun em cennetül huldilletiy vuıdel müttekun* kânet lehüm cezaen ve masıyra       De ki: “Bu mu daha hayırlıdır yoksa korunmuşlara vadolunan sonsuzluk cenneti mi? (O cennet) onlar için bir ceza (yaşamlarının getirisi) ve (hakikatlerine) dönüş yeridir.” Cennet cezadır, yani ödül. Cennet insan amelinin bedeli değil, insan amelinin ödülüdür. Ama orada kalıcı, halidiyn kalıcı bir biçimde onların olacak. Yani fani değil baki olacak. kâne alâ Rabbike va’den mes’ula bu rabbinin üzerinde kendisinden yerine getirilmesi istenilen bir vaat, bir söz idi. Allah daha önce söz vermişti. Yani beni tercih eden kullarımı ben de tercih edeceğim.

7-) Ve yevme yahşuruhüm ve ma ya’budune min dûnillâhi feyekulü eentüm adleltüm ıbadiy haülai em hüm dallüs sebiyl;”        Onları ve Allâh dûnundaki tapındıklarını haşredeceği süreçte der ki: “Benim kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa onlar mı (derûnlarındaki hakikatlerine ulaştıran) yoldan saptılar O, bir gün onları ve onların Allah’tan gayri yalvarıp yakardıklarını ir araya getirecek ve soracak. Yani Allah. feyekulü eentüm adleltüm ıbadiy haülai em hüm dallüs sebiyl işte şu kullarımı siz mi yoldan çıkardınız yoksa onlar kendileri mi sapıttılar, yoldan çıktılar.

 

             Burada, ayetin başında Allah’ın toplayacağı ifade buyrulan kimseler aslında taştan yontular falan değil, kendisine Allah’ın sıfatlarından birinin yakıştırıldığı yüce insanlar, değerli insanlar. Başta peygamberler. İşte Hıristiyanların Hz. İsa’ya yaptıkları gibi bir tasavvur. Veliyler, aziyzler, aliymler, şehitler, her kimlerse o güzel insanlar. Onları toplayıp Allah soracak onlara. Bunlara siz mi emrettiniz. Siz mi bize böyle şeyler yakıştırın. Allah’a ait nitelikleri bize yakıştırın dediniz, yoksa kendileri mi sapıttılar.”

18-) Kalu subhaneKE ma kâne yenbeğıy lena en nettehıze min duniKE min evliyâe ve lâkin metta’tehüm ve abaehüm hatta nesüzZikr* ve kânu kavmen bura        (Tapındıkları nesneler) dediler ki: “Subhansın sen! Senin dûnundan velîler edinmek bizim için mümkün değil! Ne var ki, sen onları ve atalarını yararlandırınca, bedensel zevklere dalıp; nihayet, hakikat bilgisini hatırlamaz oldular! Sonunda mahvoldular!” Aşkın olan zatını tenzih ve tespih ederiz ki, senin dışındakilerden herhangi bir dost bir veli edinmek bize yakışmaz. Yani Allah dostları, Allah’ı dost edinirler. Onun içinde onlar biz bundan sana sığınırız diyecekler. Ki şirk manen en büyük günah. Ahlaken büyük bir sorumsuzluk, mantıken de saçmalıktır. İşte aslında burada biz bunların hepsini birden görüyoruz.

         NesüzZikr, vahyi unuttular. Zikr bu bağlamda vahiy anlamına gelir. Neden vahiy zikir olarak adlandırılmış, vasıflandırılmış? Çünkü insana Allah’ın formatladığı, zaten yapısında bulunan, fıtratında bulunan iyi şeyleri üst yapı ile hatırlattığı için. Alt yapıya kendisini, üst yapıyla hatırlattığı için. Yani vahiy aslında insanda olmayan bir bilgiyi insana vermiyor. İnsanda zaten mevcut olup ta insanın üzerini örttüğü bir bilgiyi açıyor. İnsanın özünde olanı açıyor. İnsanı kendisi ile buluşturuyor. Onun için her vahiy zikirdir, yani bir hatırlatmadır.

      19-) Fekad kezzebuküm Bima tekulune fema testetıy’une sarfen ve lâ nasra* ve men yazlim minküm nüzıkhu azâben kebiyra;        (Allâh dûnundakilere tapanlara): “İşte söylediklerinizi gerçekten yalanladılar… Artık ne (azabı) kendinizden savmaya ve ne de yardım bulmaya gücünüz yetmez! Sizden kim zulmederse, ona büyük bir azap tattırırız

         Allah şirk koşanlara şöyle demişti. Doğrusu o tanrılık yakıştıklarınız söylediklerinizi tümünde sizin yalan olduğunuzu ortaya çıkarıyorlar, yani onlar sizi yalanlıyorlar. Zİra sizden her kim hakikati ters yüz ederse, ve men yazlim, zulmederse, yani hakikati ters çevirirse. Zulüm bir şeyi yerinden etmektir. Kök manası budur. Hakikati ters çevirmek, hakkı yerinden etmek en büyük zulümdür. Onun için böyle bir mantık aslında varlığa ters bakan bir mantıktır. İnsanın tasavvurunu, bakış açısını yamuklaştırması en büyük zulümlerden biridir. Çünkü küçüğü büyük, büyüğü küçük. Geçiciyi kalıcı, kalıcıyı geçici. Değerliyi değersiz değersizi değerli. Ebediyi fani, faniyi ebedi görür. O zaman dünyaya ahiret muamelesi yapar. Eşyaya ilah muamelesi yapar. Tabii ki ilaha da, haşa, eşya muamelesi yapmaya kalkar. Onun için zulüm aslında bilincin ters dönmesidir.

20-) Ve ma erselna kableke minel murseliyne illâ innehüm leye’külunet ta’âme ve yemşune fiyl esvak* ve ce’alna ba’daküm li ba’din fitneten, etasbirun* ve kâne Rabbüke Basıyra; “Ve senden önce (de), gerçekten yemek yiyen ve çarşılarda dolaşan resûllerden başka (farklı bir) resûl göndermedik. Ve sizin bir kısmınızı bir kısmınıza “sabrediyor musunuz” diye fitne (imtihan) kıldık. Ve Rabbin, en iyi görendir. “

           7 ve 8. ayetlerdeki çarpık peygamber tasavvuruna bir ret ve cevap geldi burada. Yani sadece sen değil, insanoğluna gelmiş her peygamber ölümlü idi. Burada yeme içme, çarşıda pazarda dolaşma, ölümlülüğün ifadesi.

          Ve ce’alna ba’daküm li ba’din fitneten, etasbirun”bazılarınızı diğerleriniz için sınama vesilesi kıldık ki bakalım sabredebiliyor musunuz. “Burada ki fitne Aslında Arap dilinde altının posasını cevherinden ayırmak için potada eritilme işlemine denilir. O nedenle ayrıştırma işlemi yani. Yani bir tür Furkan. Furkan aslında Hakkı batıldan iyiyi kötüden ayırıyordu ya. Böyle bir akıl, böyle bir yaklaşım, böyle bir mesaj. Fitne de eşyanın iyisini kötüsünden ayırmak için potada eritilmesi madenin. Peygamberlerin görevi insanlık dünyasındaki cevherlerle cürufları birbirinden ayırmaktır. Aslında vahiyler de bunun için gelir. Sadece peygamberler değil herkes, herkesle sınanmaktadır.

            Felenes’elennelleziyne ürsile ileyhim velenes’elennel murseliyn. (A’raf/6) Evet, yani hem ümmetlerden soracağım, hem de ümmetlere gönderilen peygamberlerden soracağız diyor. Hem de and olsun soracağız diyor. Hesap soracağız. Yani hesap vermemek yok. Herkes hesap verecek, peygamberler dahi. İşte onun için herkes herkesle sınanıyor. Kimisi varlıkla sınanıyor, kimisi yoklukla. Kimsi hastalıkla sınanıyor, kimisi sıhhatle. Kimisi yönetmekle sınanıyor, kimisi yönetilmekle. Kimsi şöhretle sınanıyor kimisi izzet ve ikramla sınanıyor kimsi darlık ve sıkıntıyla. Yani herkes herjesle sınanıyor. Ey rabbim sen zaten her şeyi görüyorsun, niye böyle yaptın, yani potaya koydun da insanın cürufunu cevherinden ayırdın, bunu biz de öğrenelim diye yapıyor. Zaten sen biliyorsun ey rabbim.

      21-) Ve kalelleziyne lâ yercune LıkaeNA levla ünzile aleynel Melaiketü ev nera Rabbena* le kadistekberu fiy enfüsihim ve atev utüvven kebiyra;  “Ve Bize mülâki olmayı (ulaşmayı) dilemeyenler: “Bize de melekler indirilmesi veya Rabbimizi görmemiz gerekmez miydi?” dediler. Andolsun ki onlar, kendi nefslerinde kibirlendiler ve büyük taşkınlık ederek haddi aştılar

       Bakın, bakın inkarcı mantık kendisine özel bir tabir caizse davranış istiyor. Herkese gelenle yetinmiyor, çok özel bir takım talepleri oluyor. Nedir o? Ama bizim huzurumuza çıkacak yüzü olmayan kimseler; Bize melekler gönderilseydi ya, veya rabbimizi görseydik ya dediler.

 

           İmanın olduğu yerde gaybi bir hakikatin olması gerektiğini görmezden geliyorlar. İyi de eğer onları görseydiniz iman nerede kalacaktı. Neye iman edecektiniz. Oysa ki sizden iman isteniyor. İman güven demektir. Kişi eli ile tuttuğuna iman etmek durumunda değil ki. Onun için İmanın olduğu yerde mutlaka gaybi bir hakikat vardır. Kur’an gibi bâki bir mucizeyi görmeyenler, yani görüneni görmeyenler, görünmeyeni görmeyenler talip oluyorlar.

    Görünemeyecek, yani insanın gözlerinin görmeye takat getiremeyeceği, buna müsait olmadığı mutlak hakikatleri görmek ister.

       le kadistekberu fiy enfüsihim ve atev utüvven kebiyra “doğrusu onlar kendi iç dünyalarında büyüklük tasladılar. “Fiy enfüsihim. İç dünyalarında böbürlendiler, büyüklendiler ve hadlerini aşarak utuvven kebiyra kasım kasım kasıldılar diyor. Burunlarını diktiler. Yani rabbimiz vahye yönelik her inkari duruşun aslında Allah’a baş kaldırmak olduğunu ifade buyuruyor.

        22-) Yevme yeravnel Melaikete lâ buşra yevmeizin lilmücrimiyne ve yekulune hıcren mahcura;” O gün melekleri görecekler, izin günü mücrimlere müjde yoktur. Ve (melekler onlara): “(Size müjde) yasak edilerek haram kılınmıştır.” diyecekler.     “onlar bir gün melekleri görecekler. Hani melekleri görelim demişlerdi ya daha önce. Onun yanında, onunla beraber melekleri görmeli değil miydik. Fakat o gün günahkarlar için hiç te iç açıcı olmayacak. Yani o gün müjde getirmeyecek lafzen söylersek lâ Büşra. O gün müjde getirmeyecek onlara hiçte iç açıcı olmayacak ve yekulune hıcren mahcura ve onlar eyvah her yandan sarılmışız, her yandan engellenmişiz diyecekler.

       23-) Ve kadimna ila ma amilu min amelin fece’alnahü hebaen mensûra;   “    Ve onların yaptığı amellerin önüne geçtik (amellerini boşa çıkardık). Böylece onu (onların amellerini), savrulmuş toz zerresi kıldık (değersiz kıldık).  “…

      25-) Ve yevme teşakkakus Semau Bil ğamami ve nüzzilel Melaiketü tenziyla;    Ve kadimna ila ma amilu yaptıklarının üzerini çiğneyeceğiz buyuruyor. fece’alnahü hebaen mensûra ve onu yel savurmuş küle çevireceğiz. Çünkü içinde imanın olmadığı bir amel yel vurmuş küle döner. Haberini yalnızca vahiyden alacağımız sahneler bunlar. Başka hiçbir kitabın, hiçbir bilgi kaynağının bize bu konuda bilgi taşıyamayacağı şeyler bunlar.

Ve semanın bulutlarla yarıldığı gün, melekler sıra ile indirildi.

26-) ElMülkü yevmeizinilHakku lirRahmân* ve kâne yevmen alel kafiriyne ‘asiyrâ;Mülk, izin günü Rahmân için haktır ve o gün kâfirler için zor bir gündür.

Mâliki yevmiddiyn, (fatiha/4) hatırlayın fatihayı din gününün maliki, din gününün meliki, din gününün sahibi ve sultanı. O gün sözü geçen tek zat O olacak. ve kâne yevmen alel kafiriyne ‘asiyrâ ve zaten o gün inkarda direnenler için çok, hem de çok zor bir gün olacak.

       27-) Ve yevme ye’adduzzâlimü alâ yedeyhi yekulü ya leytenit tehaztü maar Rasûli sebiyla;” Ve o gün, zalim ellerini ısırır: “Keşke resûlle beraber (Allah’a giden) bir yol ittihaz etseydim.” der     “ve o gün haddi aşmış olan kişi, zalim kişi aldanmanın verdiği pişmanlıkla elini ısırarak diyecek ki; “Ah nolaydım keşke Resul ile birlikte bir yol tutmuş olaydım.”

            Elini ısırmak ye’addü, hem aldanmak, hem umduğunu bulamamak. Bunun ifadesi. Kendine yardım edeceğini umduklarının yardıma muhtaç olduğunu görmek.  İşte bunun verdiği aldanışla dişlerini eline geçirecek, dişlerini elinin kemiklerine geçirecek diyor. Ne kadar canı sıkılacaksa. Çünkü tüm umudunu ona bağlamış, fakat umudunu bağladığı dağlara kar yağmış. Umut besledikleri umuda muhtaç. İşte o durumu tasvir ediyor bu ayetler.

        28-) Ya veyleta leyteniy lem ettehız fülanen haliyla; Yazıklar olsun, keşke ben filanı (o kişiyi) dost edinmeseydim. nolaydım, keşke falanca kimseyi kendime dost tutmayaydım.” Diyecek. Başkalarını önder edinenler, peygamberlerin değil, Nemrutların, firavunların yolunu izleyenler. Ya da beni ahirette falanca kurtaracak diye peşine takıldıkları diğer kimseler. İşte onların hepsi bu ayetlerin kapsamında anlaşılmalı.

        29-) Lekad edalleniy aniz Zikri ba’de iz caeniy* ve kâneş şeytanu lil’İnsani hazûla; Andolsun ki; bana zikir (Kur’ân’daki ilim) geldikten sonra beni zikirden(Dinden,imandan,ahlaktan) saptırdı ve şeytan, insana yardımı engelleyendir. doğrusu bana ulaştıktan sonra vahiyden beni o uzaklaştırdı. Şikayet devam ediyor ahirette. Vahiy ulaşmışsa mazeret yok   ve uhıye ileyye hazel Kur’anu liünziraküm Bihi ve men belağa” (En’am/19 bu Kur’an bana, sizi ve onun ulaştığı kimseleri uyarmam için indirildi, “vahyedildi. Ya ulaştırmakla yükümlü olanlar ulaştırmamışlarsa. Ulaştırmayanların ne olacağını hepimiz biliyoruz . ve ulaştırma yükümlülüğünde bize düştüğünü, vahyin kendisine emanet edildiği Müslümanlara düştüğünü de biliyoruz.

  ve kâneş şeytanu lil’İnsani hazûla evet, zaten kişiyi vahiyden uzaklaştıran her tür şer güç, insanı işte böyle yüz üstü bırakır. Şeytan; Şatane, uzak oldu kökünden gelir. Burada insanı vahiyden, vahyin çizgisinden uzaklaştıran kişiler dile getiriliyor.

30-) Ve kaler Rasûlü ya Rabbi inne kavmittehazû hazel Kur’âne mehcura; “Rasûl (hakikatini OKUyan) dedi ki: “Yâ Rab! Muhakkak ki halkım şu Kurân’ı (hakikatinin gereğini yaşamayı) terk etti (bedensel zevklerine döndü)!” ve o gün Resul, elçi diyecek ki; Ya rabbi, gerçek şu ki benim kavmim bu Kur’an ı devri geçmiş, terk edilmiş bir mesaj gibi algıladılar, gördüler. Hz. Peygamberin muhataplarını, ümmetini Allah’a şikayet edeceği tek konu bu. “lâ yetevessedül Kur’an.” diyordu ya, Kur’an ı yastık edinmeyin. Vahiy ilahi bire inşa projesidir, evrensel hakikatleri beyan eder zaman ve zemin üstü. Onun için vahye modası geçmiş bir mesaj olarak bakanlar Resul tarafından Allah’a işte böyle şikayet edilecekler. Sadece böyle bakanlar değil, vahyi hayata taşımayanlar, vahyi okuyup ta, ezberleyip de, yazıp da hayatlarına hakim kılmayanlar da, terk edilmiş bir mesaj gibi algılayanlar içine girecek.

31-) Ve kezâlike cealna likülli Nebiyyin adüvven minel mücrimiyn* ve kefa Bi Rabbike hadiyen ve nasıyra; “Ve işte böylece nebîlerin hepsine mücrimlerden düşman kıldık. Ve senin Rabbin, hidayete erdiren ve yardımcı olarak kâfidir.” İşte böylece biz her peygamber için suçu karakter haline getirenler içerisinden düşmanlar çıkarmışızdır. ve kefa Bi Rabbike hadiyen ve nasıyra olsun nasıl olsa senin rabbin yol gösterici ve yardım edici olarak sana yeter.

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”             Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

 

FURKAN SURESİ (32-77)

32-) Ve kalelleziyne keferu levla nüzzile aleyhil Kur’ânu cümleten vahıdeten, kezâlike linüsebbite Bihi Fuadeke ve rettelnahu tertiyla; “Ve kâfirler(Hakikat bilgisini inkâr edenler): “Kur’ân ona, bir defada bütün (toplu) olarak indirilmeli değil miydi?” dediler. İşte bu, O’nu (Kur’ân’ı) senin idrakine tesbit etmemiz (sabitlememiz) içindir. Ve O’nu, kısım kısım tertipleyerek beyan ettik (okuduk).” linüsebbite Bihi Fuadek “iç dünyayı o temel, o proje üzerine inşa etmek”. Hz. peygamberin tasavvurunu, aklını, şahsiyetini bir süreç içerisinde gergef gergef dokumak, inci inci işlemek, adeta bir tığ ile insan inşa eder gibi böyle ince ince örmek. İşte burada vahyin yaptığı da bu. Lafzı yerde, manası gökte olan muhteşem bir hitaptır. Bu kitap, bu hitap hayatın içine inmektedir. erden yükselen soruya gökten bir cevaptır. Onun için yerden soru yükselmeli ki gökten de cevap insin. İşte bu da bir süreç içinde olmaktadır. Yani Kur’an hayatın dışına inmemiştir. Hayatın ta göbeğine inmiştir. Hayatı inşa etmek için inmiştir. Kur’an ilahi bir inşa projesidir. Hayatı inşa edecek insanı inşa eder. İnsan da zamanın çocuğudur, zamanın içinde yaşar, zamanın içinde gelişir ve zaman ile olgunlaşır, tekamül eder.

           İşte bu çerçeve de Allah’ın zamanı görüp gözetmesinin bir ifadesidir Kur’an vahyinin 23. yıl içerisinde bir süreçte vahyolunmuş olması.  Bu zamanı gördüğünü, rabbimizin zamanı dikkate aldığının bir ifadesi. Onun için bu itiraz meleklerden oluşmuş bir topluma vahiy inseydi o zaman tutarlı olabilirdi. Oysa ki insanlardan oluşmuş bir toplum zaman içerisinde, yavaş yavaş gelişerek ilerleyen bir hayat.

            Zaman içinde hiçbir şey bilmezken, -Kur’an ın ifadesi ile- belli bir süre içinde aklı fikri, hafızası, muhayyilesi, tasavvuru, şahsiyeti oluşan muhteşem bir eğitim süreci geçirmektedir insan. İşte bu süreci Allah dikkate aldığını, vahyi indirirken de bu süreci gözettiğini bu ayetle ifade buyurmaktadır.

        33-) Ve lâ ye’tuneke Bi meselin illâ ci’nake Bil Hakkı ve ahsene tefsiyra; “Sana her sorun getirdiklerinde, açıklaması itibarıyla ve Hak olarak, sana daha güzeli ile geldik.” onlar senin önüne hangi meselle çıkarlarsa çıksınlar, kesinlikle biz sana o konudaki gerçeği ve en doğru açıklamayı getiririz. Kur’an ın peyderpey inişinin hikmetlerinden birine dikkat çekiyor bu ayet. Birbirini açıklamasıdır. Kur’an kendi kendisini tefsir eden bir kitaptır. Medeniler Mekkî ayetlerin tefsiridir biraz önce de söylediğim gibi. Muhkemler, müteşabih ayetlerin tefsiridir. Yani yoruma açık olmayan ne ve açık mesaj getiren ayetler, yoruma açık bir biçimde gelen ayetleri tefsir ederler.Onun içinde sevgili efendimize vahye yönelebilecek her itirazı vahiy bizzat göğüsleyecektir. Endişeye mahal yoktur mesajı.

        34-) Elleziyne yuhşerune alâ vucuhihim ila cehenneme, ülaike şerrun mekânen ve edallü sebiyla; “O yüzleri üstü Cehenneme haşr olunacaklar, onlar mevki’ce çok fena, yolca da en sapıktırlar. (Elmalı)”

35-) Ve lekad ateyna Musel Kitabe ve cealna maahu ehahü Harune veziyra; Andolsun ki, Musa’ya Hakikat bilgisi ve uygulama kurallarını verdik ve Onunla beraber kardeşi Harun’u da yardımcısı kıldık.

37-) Ve kavme Nuhın lemma kezzebur Rusüle ağraknahüm ve ce’alnahüm linNasi ayeten, ve a’tedna lizzâlimiyne azâben eliyma;       “Nuh halkını da Rasûlleri yalanladıklarında, suda boğduk ve kendilerini insanlar için bir ibret kıldık… Zâlimler için feci bir azap hazırladık                                                                                                                                                                                                                               .          Ve kavme Nuhın” Nuh kavmi de öyle oldu.” lemma kezzebur Rusüle ağraknahüm ve ce’alnahüm linNasi ayeh” tam da elçilerini yalanladıklarında onları suya gark ettik. Böylece kendilerini insanlığa ibret kıldık. İbreti alem kıldık. İyiler numune i intisal, kötüler ibreti alemdir. ve a’tedna lizzâlimiyne azâben eliyma “zira biz haddi aşan herkes için can yakıcı bir ceza hazırladık.”

        38-) Ve Aden ve Semude ve AshaberRessi ve kurunen beyne zâlike kesiyra; “Ve Ad ve Semud kavmini ve Ress ashabını (Hz. Şuayb’ın kavmini) ve bunların arasındaki (sürede yaşayan) birçok nesilleri (helâk ettik).”

       Onların başına da öncekilerin başına gelen geldi. Neden mi? Çünkü onlar da öncekilerin yolunu izlediler. Kim kimin izinden giderse, o, onun akıbetine uğrar. Bunda şaşılacak ne var. Burada sayılan bütün bu helake uğramış kavimlerin ayrıntılı kıssaları farklı surelerde dile getirilir. Burada sadece bir geçit resmi yaptırılıyor. Yani inkarcı çizginin başına tarih içinde ne gelmiştir.Kıyamete kadar vahye muhatap olup ta inkar eden herkes uyarılıyor.                    …

41-) Ve izâ raevke in yettehızûneke illâ hüzüva* ehazelleziy beasâllahu Rasûla;       Seni gördüklerinde, “Allâh’ın Rasûl olarak bâ’s ettiği bu mudur yani!” diyerek seni alaya almaktan başka bir şey edinmezler!

          Ve izâ raevke in yettehızûneke illâ hüzüva bir de ne zaman seni görseler, sırf seninle alay etmek amacıyla diyorlar ki ehazelleziy beasâllahu Rasûla ne yani Allah elçi olarak bula bula bunu mu buldu da gönderdi diyorlar. Aslında burada ki bu ibareyi o günkü sosyal gerçeklikle nasıl bağdaştırabiliriz. Yine bu insanlar sevgili efendimize gençliğinde emiyn ismini vermişlerdi. Muhammedül Emiyn diyorlardı. Güvenilir Muhammed diyorlardı ve güveniyorlardı.

         Peki o zaman bu vakıayla bu ayette ki ifadeyi nasıl uzlaştıracağız? Aslında burada onların itirazı Resulallah’ın insaniyetine değil, insan türünü küçümsüyorlardı. Melek olmalı değil miydi deyişleri bu yüzdendi. Yani Allah’a elçi olsa olsa melekler olur, insanlar Allah’a elçi olamaz demek aslında insan Allah’a muhatap olamaz demekti. Bu insanı küçümsemektir. Bu insanın kadrini kıymetini bilmemektir. Allah’ın yanındaki insanın değerini yok saymaktır. Onun için inkarcı akıl aslında insana hakaret ediyordu. İnsan türünün şerefine onuruna, Allah katındaki saygın konumunu reddediyordu. Peygamberliğin insana gelişini reddetmek bu anlama geliyordu. Resulallah’a yönelttikleri bu hakaret vari sorular da bunun ifadesi idi.

        42-) İn kâde leyudıllüna ‘an alihetina levla en saberna aleyha* ve sevfe ya’lemune hıyne yeravnel azâbe men edallü sebiyla;        “Eğer onlar (ilâhlarımız) üzerine dirençli olmasaydık, (Rasûl) neredeyse bizi tanrılarımızdan saptıracaktı”… Azabı gördüklerinde, kimin yolunun sapmış olduğunu anlayacaklar

           Yani eğer ısrar etmeseydik, sabır göstermeseydik bizi tanrılarımızın yolundan saptıracaklardı. Muhammedi davetin etkisine de bir itiraf var burada. Yani o öyle etkili davet ediyor ki az kalsın sapıyorduk. Eğer bir insan ters bakarsa; Hakk batıl, batıl Hakk. Siyah beyaz, beyaz siyah gibi görünür. İşte burada ifade edilen şey aslında ters dönmüş bir tasavvurun eşyayı ters görmesi, hakikati ters görmesi yoksa nasıl direnebilirler. ama zaman gelecek azabı gördüklerinde kimin daha çok yoldan sapmış olduğunu öğrenecekler. Yani azabı gördüklerinde akılları başlarına gelecek.Formatlandıklarında/fabrika ayarlarına döndüklerinde/Fıtratlarına  döndüklerinde anlayacaklar!!!

  3-) Eraeyte menittehaze ilâhehu hevahu, efeente tekûnü aleyhi vekiyla        Hevâsını (içgüdüsel dürtülerini – bedenselliğini – kuruntuladığını) Tanrı edineni gördün mü? (Mu’minûn: 91, Bakara: 21)… Sen mi ona vekîl olacaksın?” Hevasını, arzu ve tutkusunu tanrı edinen kimsenin durumunu göz önüne getirsene bir. Yani ey bu vahyin muhatabı olan müminler neden böylesine muhteşem bir imkanı ayaklarıyla tepiyorlar diyorsanız eğer inkarcı mantık, sen bu insanın hevasını, tutkusunu, arzusunu tanrısı edindiğini göz önüne getir.Bir insan düşün ki tanrısı tutkusu olsun, tutkusuna tapıyor, arzusuna tapıyor o insan. Ona kul olmuş, onun önünde eğiliyor sadece. Böyle bir insan ne yapmazdı ki. Böyle bir insan Allah’a isyan etmez mi? Böyle bir insan vahyi reddetmez mi, böyle bir insan bu ilahi imkanı elinin tersiyle itmez mi? İşte bu tip böyle bir tip.                                                                                                                                              .           Heva, hakikate ne doğrudan ne dolaylı hiçbir nispeti olmayan referans demek. Tutku ve arzuyu hakikatin makamına oturtmak. Çünkü insan kendi egosunu putlaştırmıştır. Egosantrik, ben ben merkezci bir dünya kurmuş, merkezine de kendi egosunu oturtmuştur, ona tapınmaktadır. Nedir o? Kendi tutkuları, kendi arzuları Yani özetle sahici bir Allah’a iman etmeyenler uğruna kul olacakları sahte bir tanrı mutlaka bulurlar. Eğer dışarıdan bulmazlarsa kendi içlerinden egolarını tanrı edinirler. Artık arzuları emreder onlar yaparlar. Niçin yaptın dediğinizde arzusunu referans verir. Canım istedi. Canım öyle istedi. Canı istemiş yapmıştır.

               Düşünebiliyor musunuz her insanın tutkusunu arzusunu tanrı edindiği bir dünya nasıl bir dünya olur. Yaşanabilir bir dünya olabilir mi? Düşünün arzusunu tanrı edinmiş neyi emrederse arzusu kendisine onu yapıyor ve niçin yaptığını sorduğunuzda doğru olduğu için değil, iyi olduğu için değil, güzel olduğu için değil; canı istediği için, arzusu öyle emrettiği için, keyfi öyle istediği için diye cevap veriyor. Referansı hevası, tutkusu. İşte onun tanrısı tutkusu olmuştur. Ve o tipi gözümüzün önüne getirmemizi istiyor.                    efeente tekûnü aleyhi vekiyla “şimdi böyle birinin sorumluluğunu sen üstlenebilir misin Böyle birinin sorumluluğunu kim üstlenebilir ki. Tutkusunun kölesi kulu olmuş birine kimse vekil ve kefil olamaz. Çünkü böyle birinin ilkesi olmaz. Böyle biri yüz karasıdır. İsterse böyle biri insanın en yakını olsun yine vekiyl olamaz, kefil olamaz. Çünkü o ilkesiz. O Allah’a ihanet etmiştir. O hakikate gerçeğe ihanet etmiştir. İnsana ihanet etmesi içten bile değildir. “Heva ibadet edilen bir ilahtır. Yazık o kimseye ki hakk’ı bir yana koyup hevasını ma’budu haline getirir.

      Gece ve gündüz istediği bütün şey hevasının rızasını talep etmektir.Bütün hevalar iki kısımdır;1 – Lezzet ve şehvet hevası,2 – Halk yanında itibar ve mevki sahibi ve onlara başkan olma hevası.

44-) Em tahsebü enne ekserehüm yesme’une ev ya’kılun* in hüm illâ kel en’ami belhüm edallü sebiyla;        ” Yoksa sen onların çoğunluğunun, işittiklerini yahut akıllarını kullandıklarını mı sanıyorsun? Onlar ancak en’am (koyun – sığır – deve) gibidirler; belki onlar tuttukları yol itibarıyla daha sapmışlardır (insan olmaktan)!       “

        Ehüm kulubün lâ yefkahune Biha. ve lehüm a’yünün lâ yubsırune Biha, (A’raf/179)” onların kalpleri var fakat onunla hükmetmezler, yani akıl etmezler, düşünmezler”. Akıl etmeyen bir kalpleri var. Onların gözleri var fakat görmeye yaramıyor, sadece bakıyor, ama hakikati görmüyorlar. Onun için gözün olması yetmez ışıkta olacak. Işık yoksa gören göz kör olur. Işık; vahiydir.                                 in hüm illâ kel en’ami belhüm edallü sebiyla “hayır onlar sürü içgüdüsüyle davranan hayvanlar gibidirler. Hatta yoldan sapmak konusunda daha da beterdirler.” vahiy, iç güdüleriyle hareket edenlerin akli ve kalbi yetilerinin köreleceğini ve sonuçta bunun da insanlıktan çıkma anlamına geleceğini ifade ediyor. Yani akli ve kalbi yetenekleri körelenler nihayetinde diğer canlıların durumuna düşerler. Hayvanlaşırlar diyor.Y ani iç güdüsünü tutkusunu tanrı edinen tip aslında aklını ve yüreğini devre dışı bırakmış, kendini insan eden taraflarını kendi öz elleriyle yok etmiş ve kendisini sürüleştirmiş, sürü güdüsüne teslim olmuş, yığınların içine, arasına teslim olmuş bir tiptir. Bu tip sürü güdüsüyle hareket eder. Yani koyun gibi. Bir tutam otun arkasına bin koyunluk bir sürüyü çekmek mümkindir. Hiç sormazlar nereye gidiyoruz, nereden geliyoruz, kimin ardına düştük, bu bir tutam ot bize yeter mi? Bunun arkasından çok ucuz değil mi diye sormazlar. Bunu sorabilecek akıl zaten vahye teslim olur.

         Aslında burada referans sistemimize de bir atıf var. Sem’iyyat ve Akliyat. Sem’iyyat; vahiy, Akliyat; o vahyi algılayan aklımız. Yani iki temel referans. Hakikate götüren iki temel referans.

45-) Elem tera ila Rabbike keyfe meddezzıll* velev şâe lecealehu sakina* sümme ce’alneşŞemse aleyhi deliyla       Görmedin mi Rabbini, (Hakikat güneşi tam yükselmemişken) gölgeyi (benliği) nasıl uzattı? Eğer dileseydi onu elbette sakin (hareketsiz, sürekli) kılardı… Sonra, Güneş’i (hakikatin farkındalığını) ona delil kıldık.”  

       Elem tera ila Rabbike keyfe meddezzıll ey insan görmez misin rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını velev şâe lecealehu sakina ama eğer isteseydi onu hareketsiz kılardı. Yani gölgeyi.Burada kıssadan hisse almamız isteniyor. Gölge olması için bir asıl olması lazım değil mi. Bir şeyin gölgesi olur. O şey olmadan gölgesi de olmaz. O şeyi kaldırın gölgesi de kalkmış olur. Bu alemi bir gölge bil, aslına, kaynağa bak yani. Eserden müessire git. Sanattan sanatkara git, görünen den görünmeyene git. Mamulden ustaya git. İşte burada böyle bir nükte var gibi geliyor bana.

           Afaki(İnsanın dışında ki denge ve düzenler), kozmik ayetleri, göstergeleri doğru okumamızı işaret eden ayetler bunlar. Doğru okuyarak gösterilene ulaşabiliriz. Göstergeyi doğru okursak gösterileni görürüz. İşte burada da gölgeden, güneşten söz edilmesi aslında kevni ayetleri, tabiat ayetlerini doğru okursan ey insan, indirilmiş Kur’an ayetlerinin götürdüğü yere götürürsün. İbrahim gözü ile bakarsan yıldıza, aya, güneşe Allah’ı görürsün. Nereden baktığın önemli. Doğru yerden bakanlar doğru görürler. Allah’ın gör dediği yerden bakanlar hakikati görürler.

       47-) Ve “HU”velleziy ce’ale lekümülleyle libasen vennevme sübaten ve ce’alen nehare nüşura;      “   Ve geceyi, size libas (örtü) yapan ve uykuyu dinlenme zamanı kılan, O’dur. Ve gündüzü (de) yayılma (çalışma) zamanı yaptı.    “

           Hem sizin için geceyi bir tür örtü yapan, istirahat yapan, gündüzü de uyanıp kalkış vakti yapan o dur.Neden gece gündüz sabah geldi burada, çünkü her 24 saat hayat ölüm ve kıyamete bir atıftır. Gündüz hayata, gece ölüme ertesi sabah ise yeniden dirilişe bir atıf. Eğer aklı başında ise insanın her 24 saatte hayatı ölümü ve kıyameti görür ve ibret alır. 

        48-) Ve “HU”velleziy erselerriyaha büşran beyne yedey rahmetihi ve enzelna mines Semai maen tahura; “   Ve rüzgârı, müjdeleyici olarak rahmetinin önünde gönderen, O’dur. Ve Biz, semadan tertemiz su indirdik.  “Rüzgar yağmurun habercisidir ya, böyle ortalığı kasıp kavuran bir rüzgar geldiğinde arkadan yağmur geleceğini anlarsınız.

             Mekke, Medine’nin habercisidir. Özelde Resulallah’a bu acı, bu kasırgalı günler, arkadan gelen yağmurun, Medine’nin habercisidir. Bu elemli, bu kederli günler, yıllar, arkadan gelecek büyük iktidarın, nübüvvet devletinin habercisidir. İşte böyle okuması isteniliyor Resulallah’tan. Belki tüm muhatapların da hayatlarında çektikleri o acılı sıkıntılı ıstıraplı dönemleri eğer Allah’lı çekmişlerse, eğer bir amaç uğruna, ulvi bir gaye uğruna çekmişlerse, bu arkadan gelecek yağmuru haber veren bir kasırga gibidir. Arkadan gelecek yağmurla teselli olun, onu unutmayın demeye getirmektedir.

49-) Linuhyiye Bihi beldeten meyten ve nüskıyehu mimma hâlâkna en’âmen ve enasiyye kesiyra       Onunla ölü bir beldeyi diriltelim ve yarattığımız nice hayvanatı ve birçok insanı besleyelim diye.” Linuhyiye Bihi beldeten meyten ki onunla, yani o yağmurla ölü bir toprağı canlandıralım istiyoruz. Burada da buyrulduğu gibi vahiy ile ölü gönülleri, ölü toplumları, ölü yürekleri canlandırırız. Aslında Kur’an da geçen bir insanı öldürmek tüm insanlığı öldürmüş gibidir.

ve men ahyâhâ fe ke ennemâ ahyen nâse cemîa. (Maide/32) bir kişiyi dirilten de tüm insanlığı.

        Peki bir kişiyi diriltmek nasıl olur?Yani ölüyü diriltmek mi anlaşılır buradan. Böyle bir şey mümkün değil bizler için. Nasıl diriltebiliriz? İşte böyle yüreğine vahiy suyunu yürüterek. Ölü gönlüne diriltici ilahi iksiri vererek. Böyle diriltiriz. İşte buradaki diriliş o diriliş.

53-) Ve “HU”velleziy merecel bahreyni hazâ azbün füratün ve hazâ milhun ücac* ve ce’ale beynehüma berzehan ve hıcren mahcura;” Ve iki denizi serbest bırakan O’dur; biri lezzetli ve tatlı, diğeri tuzlu ve acı. İkisinin arasına berzah (engel) kıldı. (Böylece onları) engelleyerek (birbirine karışmalarına) mani oldu.   “hem iki denizi birbirine salan, hem de biri tatlı, susuzluğu giderici, diğeri tuzlu, acı olduğu halde bu ikisi arasına karışmalarını önleyici görünmez bir perde, aşılmaz bir engel koyan O’dur.

         Evet, ırmak, boğaz, körfez gibi büyük su kütlelerinin eklem noktalarında gerçekleşen yüzey gerilimi yasasına bir atıf var burada. Fakat ilginçtir, yüzey gerilimi yasası da daha bu yüzyılda tespit edildi. Ama bu ayet 1400 yıl evvel bu ilahi yasaya bir atıf yapıyor.Aslında Kur’an ın fiziki hadiselere doğa olaylarına yaptığı her atfın arkasında manevi bir, ahlaki bir işaret vardır.

          Peki buradaki işaret ne olabilir dersek, şu olabilir. Mekke de olduğu gibi mümin ve kafirler aynı kentte yaşadığı halde birbirine karışmayan iki hayat tarzı. İki tasavvur, iki akıl ve inanç sistemine işaret ediyor. Yani adeta küfür, acı ve tuzlu, yani kandırmayan su. Küfre saplanmış insanlar. Öbür tarafta da iman ehli. Tatlı su gibi insanın yüreğini serinleten, yanmış yüreklere bir merhamet gibi düşen tatlı su. İşte bu ikisi yan yana yaşadığı halde iç içe geçmiyor. İki ayrı akıl, iki ayrı hayat tarzı, iki ayrı bakış açısı. Buna bir işaret olsa gerektir.

54-) Ve “HU”velleziy haleka minelmai beşeran fece’alehu neseben ve sıhra* ve kâne Rabbüke Kadiyra; “  Ve sudan beşeri (insanı) yaratan, O’dur. Sonra ona neseb ve sıhriyyet kıldı (verdi). Ve senin Rabbin Kaadir’dir (herşeye gücü yeten).    “

          Sudan/spermden insanı yaratan ve onun kan bağı ile soy, sop, evlilik bağı ile hısım sahibi olmasını sağlayan da O’dur.Olanca çeşitliliğine rağmen hayatın kökeninin bir olduğuna bir atıftır bu, ya da hayatın basitten mürekkebe doğru seyreden tekamül yasasına bir atıf. Yani bizden şunu görmemizi istiyor; Hayat olanca renkliliği, olanca çeşitliliğini görüyorsunuz. Ama bütün bunlara rağmen kökenine indiğinizde tek bir kök göreceksiniz. O nedenle eğer  insanları da böyle çok çeşitli, çok farklı tarzlarda, düşünce tarzında, çok faklı akıl seviyelerinde görüyorsanız özüne inin, çok özüne, özünde Adem gibi temiz bir atadan, yani hakikat esastır, batıl arızi, Hakk daimidir, asıl olam Hak’tır batıl ise sonradan olmadır. Belki de dikkatimizi çektiği nokta burası olmalı.

        Ve kâne Rabbüke Kadiyra zira senin rabbin sınırsız kudret sahibidir. Yani bütün bu çeşitliliği takdir eden rabbindir. Bu çeşitliliği sonsuza kadar yok etmek mümkün değildir. Yani küfür de olacak imanda. Bu hep olacak. Ama aslolan senin tercihini hangisi uğruna kullandığındır.

61-) Tebarekelleziy ceale fiys Semai burucen ve ceale fiyha Siracen ve Kameran müniyra;” göğe büyük yıldız kümeleri yerleştiren, yine oraya güneş gibi bir ışık kaynağı ve ay gibi bir ışık yansıtıcı yerleştiren Allah ne yüce bir bereket kaynağıdır

63-) Ve ıbadur Rahmânilleziyne yemşune alel Ardı hevnen ve izâ hatabehümül cahilune kalu Selâma;” Ve Rahmân’ın kulları yeryüzünde tevazuyla yürür. Ve onlara cahiller hitap ettiği (lâf attığı) zaman “selâm” derler.    “

       Rahmân’ın kulları (Esmâ hakikatlerinin şuurunda olanlar) arzda (beden yaşamında) benliksiz ve şuurlu yaşarlar… Cahiller (hakikatten perdeliler) onlara sataştıklarında: “Selâm!” derler. Ve ıbadur Rahmânilleziyne yemşune alel Ardı hevnen Rahmân’ın has kulları olan kimseler yer yüzünde vakarlı bir tevazu ile yürürler. Bu yürüyüş sadece yürüme eylemiyle sınırlı değildir.                                            Ayet:Hayat yürüyüşünde Kur’an ın her alanda savunduğu dengeli tavrı ifade eder.

         Dengeli bir hayat tarzı. Tıpkı 67. ayette geleceği gibi. Orada ekonomik harcama ahlakında dengeyi tavsiye edecek Kur’an. Onun için buradaki yürüyüşü sadece yolda yürüme biçiminde hasretmek, öyle anlamak eksik anlamak olur. Hayat yürüyüşüdür bu, komple bir hayat yürüyüşü.

             Ve izâ hatabehümül cahilune kalu Selâma ve cahillerle muhatap olduklarında selâm der geçerler. Kendini bilmeyen muhatap alınmaz. Neden cahille muhatap olunduğunda selâm de geçerler? Çünkü cahille neyi paylaşacaksın. Bilmiyor, bilmediğini de bilmiyor. Sizden de hakikati dinlemeye tahammül etmiyor. Bu durumda selâm deyip geçmekten başka  çareniz yok.                                                     Büyük imam Muhammed bin İdris es Şafiî der ki;” ne zaman bir alimle tartışmışsam kazandım. Ne zaman bir cahille tartışmışsam kaybettim der.”

     64-) Velleziyne yebiytune liRabbihim sücceden ve kıyama; “Ve onlar, geceyi Rab’lerine secde ve kıyam ederek (ayakta durarak) geçirirler.” Medine’nin önce yüreklerde kurulduğunu anlarız. Medine kurulmadan önce, hicret olmadan önce yüreklerde Mekke’de kuruldu. Güçlü bir iç dünya, iç alem oluşturması gerekiyordu vahyin müminlerin üzerinde. İşte onu yaptı vahiy. Daha ilk inen surelerde unutmayınız gece ibadetine davet vardır; Bu önce yürek binasını inşa etmekti. Bu geceyi ayağa kaldıramayanın gündüzü ayağa kaldıramayacağını ifade etmekti. İşte böylesine bir iç dünya inşasına giriştiler. İç dünya inşası için böylesine muhteşem bir seferberlik başlattılar ve ondan sonra dış dünyayı inşa ettiler. İşte bu seferberlik sonucunda elde edilen şahsiyet yer yüzünün kaderini değiştiren bir şahsiyet oldu. Çünkü hayatı yeniden inşa etmeye adaysanız, kendinizi yeniden inşa etmekle başlamak zorundasınız. Kendisini inşa etmeyenler hayatı nasıl inşa edecekler.

67-) Velleziyne izâ enfeku lem yüsrifu ve lem yaktüru ve kâne beyne zâlike kavâma;” Ve onlar, infâk ettikleri zaman israf etmezler ve kısmazlar (cimrilik etmezler). Ve bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar.     “ve onlar ki infak ettikleri zaman ne saçıp savururlar ne de pintilik ederler. ve kâne beyne zâlike kavâma zaten bu ikisi arasında bir yol, dengeli bir tavırdır.

            Yukarıda    bahsedilmişti,, yolda yürüyüşten daha öte bir şey, hayat yürüyüşünde dengeye davet ediyor Kur’an. İşte burada da, -ki 63. ayette-, 67. ayette de harcama ahlakından bahsediyor. Dengeli bir hayat yürüyüşünün yolcusuysanız eğer, dengeli bir harcama ahlakına sahip olmalısınız. Ne ellerinizi tümden açıp, saçıp savurmalısınız ne de sıkıp suyunu içmelisiniz. Dengeli bir harcama ahlakı.

68-) Velleziyne lâ yed’une meAllâhi ilâhen âhare ve lâ yaktülunennefselletiy harramAllâhu illâ Bil Hakkı ve lâ yeznun* ve men yef’al zâlike yelka esâma;     “  Ve onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha tapmazlar. Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı kişiyi haklı olmadıkça öldürmezler ve zina yapmazlar. Ve kim bunları yaparsa günah cezasıyla karşılaşır

          Meşru ve haklı bir gerekçeye dayanmaksızın Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana kıymazlar. Can emniyeti yani. Yaşama hakkı. Buna tecavüz etmezler. ve lâ yeznun zina da etmezler. ve men yef’al zâlike yelka esâma zira her kim bunları yaparsa o günaha batmış olur. Can ve ırza saldırmama, insanın maddi ve manevi dokunulmazlığına halel getirmeme emri bu. Maddi dokunulmazlığı canı, manevi, yani onur ve izzeti ise namusudur. Bu ikisine yönelmiş tecavüz aslında canına yönelmiş tecavüz neyse, namusuna yönelmiş tecavüz de ona benzer bir saldırıdır diye anlayabiliriz.

70-) İlla men tabe ve amene ve amile amelen salihan feülaike yübeddilullahu seyyiatihim hasenat* ve kânAllâhu Ğafûren Rahıyma;”       Ancak tövbe eden, iman eden ve imanın gereğini uygulayan müstesna! Allâh, onların kötülüklerini iyi niteliklere dönüştürür… Allâh Ğafûr’dur, Rahıym’dir

         Ancak kim tevbe eder, yürekten inanır ve salih amel işlerse, değer üretirse, işte böylelerinin kötü gidişatını Allah iyi gidişata tebdil edecektir.Günahsız kul olsun değil, bu ayete dikkat edin. Böylelerinin kötü gidişatını iyi gidişata tebdil edecek. Kim böyleleri? Allah’a yönelen, suçunu itiraf eden, haddini bilen. Yoksa melek olan değil. Günahsız kul değil tevbe eden, O’na yönelen, değer üreten kul istiyor. Rabbimizin insan tanımı. Çünkü insan elbette hata ve nisyandır. Ama hatasını savunursa İblisleşir, hatasını itiraf eder, özür dilerse adam olur, Ademleşir.

72-) Velleziyne lâ yeşhedunezzure ve izâ merru Bil lağvi merru kirama;”       Onlar ki, yalana, aslı olmayan şeye şahitlik yapmazlar… Boş sözlere, dedi-koduya rastladıklarında da (onlara katılmayıp) onurlu olarak geçip giderler

          Yine onlar ki yalan ve sahte olandan yana şahitlik etmezler. Müminin bir başka vasfı da budur. Yalandan ve sahteden yana çıkmazlar. Bu aslında bu anlamı içerir. Yalanı savunmazlar, sahte olanı korumazlar, onun yanında olmazlar, onunla aynı hizada görünmezler, sahici olanla beraberdir onlar. Onlar simülatif ve sanal olanla olmazlar. Sahte hayat tarzı, sahte gülücük, sahte maske, maskeli bir yüz, sahte bir tavır, sahte bir duruş sergilemezler ve tabii yalandan yana olup ta ona şahit olmazlar. Yalanın savunmasını üstlenmezler. yararsız ve anlamsız olan şeylerle karşılaştıklarında da vakarla geçip giderler.El lağvm, amaca ulaşmada hiçbir fonksiyon üstlenmeyen boş ve anlamsız şey, her şey. Boş ve anlamsız. Onlara takılmazlar, onlarla uğraşmazlar.

73-) Velleziyne izâ zükkiru Bi âyâti Rabbihim lem yehırru aleyha summen ve ‘umyana       Onlar ki Rablerinin, varlıklarındaki işaretleri (hakikatleri) hatırlatıldıklarında, (o hakikate karşı) sağır ve kör kalmazlar!” Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman sağırlar ve körler gibi dinlemeden anlamadan üzerine üşüşmezler. Yani burada ki ayetteki sümmen  ve ‘umyana yı ayetler üzerinde düşünmezler. Onun anlamını manasını kavramazlar, ayetleri dinlemezler de yani onun ardınca gitmezler. Ne yaparlar ya; üzerine kapanırlar. Öperler tepelerine koyarlar. Evlerinin en güzel yerlerine asarlar. Altın yaldızla yazarlar, levhaya asarlar, hürmet ederler, eder gibi görünürler aslında. Bu hürmet değil. Fakat onu yaşamaya, onu hayata koymaya, onunla dirilmeye, onu anlamaya, onu8 anlama için çaba sarf etmeye, onun üzerinde yoğunlaşmaya gelince iş bunu yapmazlar. İşte onlara sesleniyor bu ayet.

            Kur’an a karşı saygı gösterisi yaptıkları halde onu anlama ve hayata geçirme konusunda samimi davranmayan kimselere sesleniyor. Çünkü peygamberin ifadesi ile onlar, Kur’an ı yastık edinenler, Kur’an la uyuyanlar, ninni gibi “la yetevessetül Kur’an” diyordu ya sevgili peygamber. Kur’an ı yastık edinmeyiniz. Nasıl yastık edilir Kur’an. Kur’an hayat kitabı değil de sanki sadece ölülere okunup ta duvara asılan, tören günlerinde üç öpücük kondurulup ta, “seninle işimiz buraya kadar.” diye adeta azıtılmış bir kedi muamelesi yapılan bir mesaj değildir. Kur’an kendi ifadesi ile ölü ruhları dirilten ilahi bir mesajdır. Kur’an ilahi bir inşa projesidir.

                Yine bu ayetin bana hatırlattığı bir tip de şöyle geliyor. Kur’an ın kimi işine gelen ayetlerinin üstüne balıklama atlarlar. O ayetleri kullanırlar. Bozdururlar, harcarlar. Aslında derdi Kur’an a uymak değil, kitaba uymak değil, kitabına uydurmak. Orada kendince bir delil bulmuştur, onu istismar eder. Delil istismarcılığı.

77-) Kul ma ya’beü Bi küm Rabbiy levla du’âuküm * fekad kezzebtüm fesevfe yekûnü lizama        De ki: “Eğer yönelişiniz olmazsa Rabbim size önem vermez! Gerçekten yalanladınız… Yakında kaçınılmaz sonucunu yaşayacaksınız

            Eğer duanız olmasaydı ey insanlar Allah katında ne değeriniz olurdu. Yani haddinizi bilmezseniz Allah size niçin değer versin. Allah katında ki hatırın da yükselecektir. Çünkü Allah’ın sınırsız büyüklüğünü bilenler ister ondan. Kendi küçüklüğünü bilenler ister. Kendi yetersizliğini ve onun yeterliliğini bilenler ister. Aslında ibadet tümüyle bir duadır. Aslında hayat dua makamıdır. Onun için efendimiz duaya;– Al du’a Muhhul ibadah. İbadetin beynidir  buyurmuştur.

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

 

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

Bu haber 575 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

KUR'AN-I KERİM DERSİ

KUR'AN-IN YAZILMASI VE KİTAPLAŞTIRILMASI 10 KURAN

KUR'AN-IN YAZILMASI VE KİTAPLAŞTIRILMASI 10 KURAN KUR'AN-IN YAZILMASI VE KİTAPLAŞTIRILMASI 10 KURAN

ADİYAT SURESİ 10 lara

ADİYAT SURESİ 10 lara ADİYAT SURESİ 10 lara

HZ.MUHAMMED (S.A.V)

GALERİ

SİTE İSTATİSTİKLERİ

Kategori 57
Haber 1118
Yorum 117
Haber Okuma 2269892
Editör 12


RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi