BİLGECE BAKIŞ
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama
MܒMİNUN SURESİ (001-041)     9.SINIFLAR İÇİN

MܒMİNUN SURESİ (001-041) 9.SINIFLAR İÇİN

Tarih 21/Şubat/2017, 01:32 Editör BİLGE BİLGE

MܒMİNUN SURESİ (001-041) 9.SINIFLAR İÇİN

MܒMİNUN SURESİ (001-041)     9.SINIFLAR İÇİN   (1-92.AYETLER)

 “Euzü Billahi mineş şeytanir racim”     “BismillahirRahmanirRahıym”                                                                                                                                                               El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ecmaiyn.                                                             .             Rabbişrah liy sadriy; Ve yessirliy emriy; Vahlül ukdeten min lisaniy; Yefkahu kavliy; (Taha 25-26-27-28)                                                                                                                                Rabbim, göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, çöz düğümü dilimden, ki anlasınlar beni. Amin!

             Surenin konusu kendi içerisinde tutarlı ve anlamlı bir bütün teşkil eder. Makbul bir imanın neleri kapsadığını dile getirir sure. Zaten sureye isim de; 1. ayetinde geçen Mü’minun kelimesinden ve müminlerin niteliklerini ele alan ayetlerle girdiği için verilmiştir. Makbul bir iman sureye göre tevhidi, nübüvveti; yani Allah’ın birliğinin tüm eşyada tezahür edişini. Tevhid, nübüvvet yani Allah’ın insana olan ilgisi ve insana olan merhametinin sonucu olarak vahyini taşıyacak peygamberlik müessesesi. Vahyi yine, ki peygamberlerin Allah’tan aldıkları ve insan oğluna ilettikleri, Allah’ın insana olan kelâm rahmeti. Ve ahireti kapsamalıdır.                                                                                                                          ***Kur’an, ki zaten öncelikle hayatı kapsamayan bir imanı iman olarak görmemekte. Bu surenin 1 ve 9. ayetleri arasında yer alan müminlerin vasıfları dikkate alınacak olursa, Mü’min kimdir ?    sorusunun cevabıdır bu surenin ilk 9 ayeti . Ve bu cevap çok ilginçtir hep hayatla ilgili. Hep hayatın içinde olan şeylerle ilgili. O nedenle İman; Hayatın dışında soyut bir inanç,İnsanın vicdanına ve kalbine hapsedilmiş bir inanma şekli biçiminde tarif edildiği zaman bu sure işte bu tarifi reddetmektedir.

          Bir iman mutlaka sahibini özne kılar. Aktif, aktüel bir özne kılar. Şimdi ve buradasın ı inşa eder. Eğer bir iman sahibini özne kılmıyor, ona etrafını ve hayatı inşa edecek gücü sağlamıyorsa o iman etkin bir iman değil, etken bir iman değil, edilgen, yani mef’ul bir imandır. Böyle bir imanın da hiç kimseye faydası yoktur.

         Bu sure muhatabın kurtuluş anlayışını inşa eder, tasavvurunu inşa eder. Ki ilk ayeti Kad eflehal mu’minun (1) diye başlar. Doğrusu gereği gibi iman etmiş olanlar, yani mü’minler  kurtuluşa erecekler. O halde kurtuluş nedir?(ayetlerde  ve ezanda geçen “  Haydi felaha gelin   “)İşte bu noktada Kur’an ın amacı gündeme gelmektedir.

             Kur’an ilahi bir inşa projesidir. Kur’an ın ilk inşa ettiği, muhatabı olan insandır ve insanda da ilk inşa ettiği yer; İnsanın düşüncesine muhakemesine, önermelerine, hükümlerine temel olan tasavvurudur. Tasavvur: iyi, kötü, güzel, çirkin, kurtuluş, batış, yükselme, alçalma, saadet, felaket, kâr, zarar gibi hayatımızı üzerine inşa ettiğimiz temel kavramların içini doldurduğumuz yerdir. “Bu iyidir” cümlesi, iyi hakkında bir görüşe sahip olmadan kurulamaz. “Bu doğrudur” cümlesi; şu kişi sahtekârdır cümlesi, bu insan dürüsttür cümlesi, bütün bu cümleler birer hüküm cümlesidir ve her hüküm cümlesi mutlaka içerisinde ki kavramların içeriği ile anlamını kazanır.     Dürüst kavramı; Tasavvurunuzda ne anlam ifade ediyor. Yalan kavramı tasavvurunuzda ne anlam ifade ediyor. Kâr kavramı tasavvurunuzda ne anlam ifade ediyor. Kurtuluş kavramı sizin tasavvurunuzda ne anlam ifade ediyor. İşte ona göre hüküm verirsiniz.

              Peki, bu kavramların içini dolduran tasavvuru kim inşa ediyor? Eğer Kur’an inşa etmezse bir tasavvuru, Kur’an-ın kâr dediğine siz zarar dersiniz. Kur’an ın “kurtuldun” dediği kimseye, siz “battın” dersiniz. Kur’an ın “sen iyisin “dediği kimseye, siz; sen kötüsün dersiniz. Kur’an ın Hakk dediğine, siz batıl dersiniz.    Neden? Çünkü Kur’an ın gör dediği yerden bakmaz, Kur’an ın inşa ettiği tasavvurla düşünmezsiniz de ondan. O nedenle böyle bir tasavvur inşası da gerçekleşmeden insan vahyi/ayet ve hadisleri”; eline, koluna, gözüne, kulağına, hayatına yansıtamaz. Vahiy onda bir ömre dönüşemez. Vahiy:” onda tutan el, gören göz, işiten kulak, yürüyen ayağa “dönüşmez.

             İşte bundan dolayıdır ki ilahi tüm vahiyler muhatabında bir inşayı gerçekleştirmek için inerler ve ilk inşa ettikleri şahsiyet elbette ilk muhatabı olan peygamberlerdir. Kur’an ın da ilk muhatabı olan Hz. Peygamber Aleyhisselâm ilk inşa ettiği şahıstır. Peki bu noktada Kur’an ın inşa ettiği şahıslara bir örnek, ya da birkaç örnek vermemiz gerekirse hangi örnekleri verebiliriz? Kur’an bir tasavvuru inşa ederse ne olur. ?Bakınız. İlk neslin hayatını Kur’an inşa etmişti. Kur’an ın inşa ettikleri arasında Âmir Bin Füheyre’de vardı. Âmir bin Füheyre Hz. peygamberle birlikte hicret yolculuğuna çıkan 3. şahıstı. Hz. Ebu Bekir’in azatlı çobanıydı. Sevr mağarasına süt getiren, izi kaybetmek için sığırları ve koyunları süren de bu şahıstı. İşte bu şahıs hicretten sonra Resulallah’ın kurduğu ilk Medrese, okul olan suffe okulunun eski öğrencilerinden biri oldu. Okuduğu okulda daha sonra öğretmenlik yapmaya başladı. Öyle ki artık o okulun başkanıydı. Civar kabileler HZ Peygamber a.s den “Dinin kendilerine öğretilmesi için öğretmen istemişlerdir.”İşte bu zat Hz. peygamberden öğretmen istendiğinde dini öğretmek için 70 arkadaşı ile birlikte öğretmen isteyen kabileye gönderildi. Fakat yolda hain bir pusu kuruldu ve bu pusuda ikisi hariç hepsi ansızın gece uykularındayken şehit edildiler.

            Pusuyu kuranların lideri, bu hain pusunun lideri Cebbar isimli bir müşrikti. Amr’ın yakasını topladı, dedi ki; Şu ölüleri bana teşhis et, kim bunlar. Birer birer teşhis ettiler. Âmir Bin Füheyre’nin niteliklerini bir bir saydı. Merak sırası ona gelmişti. “Neden bu kadar merak ediyorsun.” Diye sordu Cebbar’a. Cebbar dedi ki; Onu ben öldürdüm. Sırtından hançerledim onu. İyi biliyorum.. Fakat ölürken söylediği bir söz hiç aklımdan çıkmıyor. Dedi ki; – Kad, necahtu, Vallahi, Allah’a yemin olsun ki işte şimdi kazandım. İşte şimdi başardım. Dedi. ve dönüp soruyor o hain müşrik Cebbar.     – Ben öldüreyim de o nasıl kazansın. Yaşayan benim, ölen o. Hayatta kalan benim. Dolayısıyla benim kazanmış olmam gerekmiyor mu. işte ben buna şaşıyorum. Demişti.

           Ve bu tasavvurun nereden geldiği kendisine izah edildiğinde Cebbar, kendisinin öldürdüğü bir insanın bir cümlesi yüzünden imana ulaşacaktır. Yani öldürdüğü insanın bir cümlesi, onu diriltecektir. soru; Biz modern Müslüman’lar  Cebbar gibi mi tasavvur ediyoruz, Âmir gibi mi. Kurtuluş ne? Kazanç ne? Batış ne? Bitiş ne? Kayıp ne? Kâr ne? Zarar ne? Mümin; Kur’an ın gör dediği yerden bakacak ve gör dediği şeyi doğru bir biçimde görecektir.  İşte tasavvur inşasından kastım da budur.

               Yine bu surede ekonomik ve sayısal üstünlüğün haklılık olmadığı dile getirilir. 55 -56. ayetlerde bir insana Allah’ın evlat ve servet vermiş olması o insanı desteklemiş olduğu anlamına gelmediği ifade buyrulur ve tüm bu yanlışların temelinde tabii ki bir şey yatmaktadır. Hayatın anlam ve amaçtan yoksun olduğunu zannetmek. İşte surenin zirve ayeti de orada gelir. 115. ayet; Efe hasibtüm ennema haleknaküm abesen (115)” Yoksa siz bizim bütün bu şeyleri; hayatı, sizi, dünyayı, yeri, göğü anlamsız bir oyun olarak yarattığımızı mı düşünüyorsunuz.” BismillahirRahmanirRahıym

 1-) Kad eflehal mu’minun;    “Gerçek şu ki, iman edenler, kurtulmuştur!” Kad eflehal mu’minun doğrusu gereği gibi inananlar kurtuluşa erecekler. Arap dilinde yerleşik bir usuldür ki kesinlikle olacak bir şey ifade edilirken geçmiş zaman kipi kullanılır. Kıyamet sahneleri insan gözünün önüne serilirken de aynı kip kullanılır. Oysaki kıyamet gelecekte kopacaktır. Fakat kopmuş bilin yani! Nasılmış, kurtuluşun anlamı neymiş ve iman denilince imandan ne kastedilirmiş. Ne anlaşılması gerekirmiş. Yani inandım demekle bitiyor muymuş her şey. Ben iman ettim demekle, ya da şahadet kelimesini getirip bıraktıktan sonra her şey bitiyor muymuş. Yoksa iman kökü kalpte, gövdesi akılda, dalları muhayyilede, meyvesi eylemde olan bir ağaç mıymış. İşte onu göreceğiz. Devam ediyoruz;

2-) Elleziyne hüm fiy Salâtihim haşi’un;    “  Onlar (iman edenler) namazlarında hakkıyla Allâh’a yönelmenin yaşantısı içindedirler           

           Elleziyne hüm fiy Salâtihim haşi’un onlar namazlarında derin bir ürperti ve tevazu içinde olan kimselerdir. Mümin kimdir ?sorusunun uzun cevabının 1. maddesini söyledi burada. Onlar namazlarında derin bir tevazu ve ürperti içinde olan kimselerdir. Huşû nedir? Gönülden gelen bir ürpertidir. insanın gönlünde ki Allah’a saygı, tazim ve sevgi hissinin  bedene verdiği şekildir. Eğer insan komutu gönlünden almaksızın sadece bedeniyle kıyam rükû ve sücutta bulunuyorsa işte o huşûsuz namaz olmuş olur. Onun için huşû bedeninizin aldığı şekli ruhunuzun komutuyla almasıdır. Ruhunuzun emir ve komutası altında başınızın secdeye gitmesidir.

3-) Velleziyne hüm anil lağvi mu’ridun,“ Onlar boş laf ve boş işlerden yüz çeviricidirler;”Onlar ki, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler.

               Velleziyne hüm anil lağvi mu’ridun onlar yararsız her şeyden yüz çeviren kimselerdir. El lağv; Amaca ulaştırmada hiçbir işlev üstlenmeyen şeye denir. Kişinin amacına kişiyi ulaştırmada hiçbir işlevi yok. İşte o şeye lağv adı verilir. Ki yararsız, amaçsız her şeydir. Çünkü, neden iman ile irtibatlandırıldı? Aslında bu ayeti şöyle bir cümle ile de ifade edebiliriz. Boş şeylerden yüz çevirmek imandandır. Neden imanla ilintilidir dedim? Çünkü hayatın anlamlı olduğu imanın konusudur. Girişte o ayeti söylememiş miydim. Hayat anlamlıdır, hayat anlamsız değildir. Değilse Allah’a imanın değeri olmaz. Eğer bir mümin hayatın bir anlamı ve amacı olduğuna iman etmemişse Allah’a imanı da iman olmayacaktır.

4-) Vellezine hüm liz Zekâti fa’ılun;         “ Onlar arınmak – saflaşmak (zekât) için ne gerekirse yaparlar                                                                         Vellezine hüm liz Zekâti fa’ılun onlar arınmak için yapması gereken her şeyi yapan kimselerdir. Onun için zekat artmak ve arınmak anlamına gelir. İki anlama birden gelir. İnsanın artması, zekâya da onun için Zekâ denilmiştir zaten. Yani sürekli artabilen bir kabiliyet ve kapasiteye sahip olduğu için. Zekât; insanın iç potansiyelinin artışı ve insanın artışına engel olan tortuların da ayıklanışı, atılışı. İşte aslında servetten verilen, paylaşılan o değerin amacı da bu olduğu için Zekât ismini almıştır.

5-) Velleziyne hüm li furucihim hafizun;              “ Onlar cinsel organlarını evlilik dışı ilişkilerden korurlar. “Ve onlar ki ırzlarını korurlar. (Elmalı) İffet imanın bir parasıdır. Neden? Kurtuluşun bir parçasıdır. Neden cinsellik güdüsünü tatminde meşru ile yetinmeyenler, aslında Allah’ın kendilerine koyduğu sınırlara tecavüz edenlerdir. Başkalarının cinselliğini haksız yere sömürenler, kendi kendilerine mukayyet olamayan, Allah’ın koyduğu yerde durmayan, sınırları çiğneyen insanlardır. Ki mümin biri, Allah’a güvenen biri; Öncelikle Allah’ın kendisi için koyduğu yasağın kendi lehine olduğuna da güvenir. İşte bunun için imanla doğrudan ilgilendirilmiş ve bu listeye dahil olmuştur.

6-) İlla alâ ezvacihim ev ma meleket eymanühüm feinnehüm ğayru melumiyn;     “          Ancak zevcelerine eşlerine  karşı müstesnâ, çünkü bunlar kınanmazlar. (Elmalı)             “İlla alâ ezvacihim ev ma meleket eymanühüm fakat kendi eşleri, yani meşru olarak sahip oldukları kişiler müstesna.

7-) Femenibteğa verae zâlike feülaike hümül ‘adun; Artık kim bundan ötesini   (gayrimeşru birlikteliği )isterse, işte onlar haddini aşanların ta kendileridirler.  Velleziyne hüm liemanatihim ve ahdihim raun yine onlar, kimler? Mü’min kimseler, gerçek mü’minler emanetlerine ve verdikleri sözlere riayet eden kimselerdir.    Nedir emanet? Sadece size verilen eşya mıdır, para mıdır) Hayır. İnsanın sahip olduğu her değer emanettir. Allah’ın insana verdiği ve hiçbir paraya çevrilemeyecek olan hayata ihanet etmek, akla ihanet etmek, imana ihanet etmek, vahye ihanet etmek, Onun için her şey emanettir. Servet, akıl, hayat, irade, dünya, eş, evlat hepsi, Vahiy, bunların hepsi emanettir. Ve şu anda biz, Allah’ın vahiy emanetine sadakat gösterdiğimizi ispat için vahyi anlamaya çalışıyoruz.

             Vahye sırt dönmek Allah’ın vahiy emanetine ihanettir. Hayatı Allah’ın gösterdiği istikamette inşa etmemek hayata ihanettir. Aklı hayır ve hak yolunda, doğru bir biçimde kullanmamak akla ihanettir. Sıhhati Allah’ın verdiği istikamette muhafaza etmemek sıhhate ihanettir. Gözü hakkı/gerçeği/bilgiyi görmek için değil de batılı görmek, günahı görmek, haramı görmek için kullanmak göze ihanettir. Kulağı hakkı duymak için değil de batılı duymak için kullanmak kulağa ihanettir. Yani her emanetin; hem ihanet etmesi hem de sadakat gösterilmesi her emanette mümkündür.    Peki yine ayette geçen aht (Antlaşma)nedir? Söz. Söz sadece insanın insana verdiği söz müdür? Anlaşma mıdır? Elbet bu dahildir bu olaya. Ama ondan çok daha ötesi de dahildir. Aht sadece insanın insanla ilişkilerinden dolayı verdiği sözler, sözleşmeler, yükümlülükler değil onu da içine alacak şekilde insanla Allah arasında ki sözler, yükümlülükler ve sözleşmeleri de kapsar. İnsan fıtratına ihanet ederek günah ilerse eğer Allah’a doğuştan verdiği sözü tutmamış olur. İnsan kula kul olursa eğer, Allah’a kul olmak yerine; o zaman Allah ile olan sözleşmesine ihanet etmiş olur. Söyler misiniz, Allah ile sözleşmesine ihanet eden, insanla sözleşmesine sadık olur mu?

9-) Velleziyne hüm alâ salevatihim yuhafizun; Yine onlar ki, emanetlerine ve verdikleri sözlere riâyet ederler. Velleziyne hüm alâ salevatihim yuhafizun ve onlar namazları üzerinde titizlenen kimselerdir. Ya da bir diğer şekilde meali şu olabilir; “ve onlar Allah’a karşı esas duruşlarını koruyan kimselerdir.” Burada ki salâvat; salât’ın çoğuludur. Dua ve namaz kelimesinin çoğuludur. Fakat unutmayalım ki namaz da aslında Allah’a karşı insanın klas duruşunun bir ifadesidir. Esas duruşunun bir ifadesidir. Çünkü salât kelimesi es salâ; insanın ayakta durmasını sağlayan omurga kemiğine verilen isimdir. İnsanı dik tutar bu kemik. İnsanı kula kul etmez. İnsanın onurunu temsil eder. Dik duruş mecazen onuru temsil eder. Dik duramadı deriz. Dik duramamaktan kasıt eğik yürüdü anlamına gelmiyor. Yani onursuzlaştı. Allah karşısında kulun onuru secde halidir.

          Neden? Çünkü Allah’a kul olan kula kul olmaz. Çünkü Allah’ın büyüklüğünü bilen Allah’a secde eder. Allah’ın büyüklüğünü bilen kula eğilmez. Kula kul olmaz. Kendi haddini bilen Allah’ın büyüklüğünü bilir. Kendi haddini bilen aynı zamanda eşya karşısında insanın şerefini ve haysiyetini de bilir.

10-) Ülaike hümül varisûn;           İşte onlardır vârisler! Ülaike hümül varisûn işte bunlar ebedi geleceğe varis olanlar olacaktır. Ebedi geleceğe. Yani dünya değil, dünyanın hasadı olan, tarlası dünya olan ebedi bir hasada varis olacaklar.

11-) Elleziyne yerisûnel Firdevs* hüm fiyha halidun;    “ Ki, Firdevs’e (cennet yaşamına) vâris olmuş bu kimseler orada sonsuza dek yaşarlar Elleziyne yerisûnel Firdevs onlar ki görkemli cennetlerin varisi olacaklar. Her cennetin bütününe birden Firdevs adı verildiği gibi hadislerden yola çıkarak Firdevs sözcüğünü anlayacak olursak bir cennetin en yüksek, en görkemli tepesine de Firdevs adı veriliyor.

12-) Ve lekad halaknel İnsane min sülaletin min tıyn;       “ Andolsun ki insanı tıyn’den (balçıktan; su + mineral terkibinden) meydana gelen bir sülaleden (sperm – genetik yapıdan) yarattık. Ve lekad halaknel İnsane min sülaletin min tıyn” Sure yepyeni bir pasaja geçti, fakat bu yenilik yukarı ile bağlantısız anlamına gelmiyor, bağlantısını şimdi göreceğiz.” Sülale; süzülmüş, sıkıştırılmış, hatta tohumuna kadar ulaşılmış en süzme şekli, en konsantre şekli. Yani su karıştırılmış toprak, çamur budur çünkü. Buradan rahatlıkla hayat suyu, yani nutfe, meni, sperma kolaylıkla anlaşılacaktır zaten.

          Burada insanın konsantre balçıktan yaratılması element er, embriyolojik ve doğduktan sonraki biyolojik tüm hayat süreçlerinin toprağa bağımlı ve borçlu olduğu ifade ediliyor. Nihayetinde insan hem element er yapısı, hem anne karnında ki embriyolojik süreçleriyle hem de doğumdan sonraki biyolojik gelişimi ile topraktan beslenir tamamıyla. Ve toprakta 145 element var, insanda da aynı elementler mevcut. İnsanda ne kadar mineral, ne kadar vitamin, ne kadar element bulunuyorsa bunların hepsi toprakta da mevcuttur. Onun için burada ki süzme, konsantre balçık insanın hayat süreçlerinin tamamını toprağa borçlu olduğu şeklinde anlaşılmalı. Devam ediyoruz;

13-) Sümme ce’alnahu nutfeten fiy kararin mekiyn; Sonra onu sağlam bir karargâhta bir nutfe oluşturduk. Sonra onu az bir su (meni) halinde sağlam bir karargaha (ana rahmine) yerleştirdik. Sümme ce’alnahu nutfeten fiy kararin mekiyn sonra onu bir hayat tohumu olarak karar kılacağı yer olan rahimde sağlama almaktayız.

           Nutfe, işte geldi. Nutfe; hayat suyu, meni anlamına gelebilir. Fakat rahimde  karar kılan şey meni değil, meninin içinde ki spermadır. Dolayısıyla hayat tohumu diye çevirmek daha doğru bir yaklaşım olur. Çünkü rahimde karar kılan o su değil, onun içinde ki öz, hayat tohumudur.

              Pozitif tıbba göre çok ilginç bu ayet neden iman ile ilgili ayetlerin arkasından geldi derseniz, iman ile ilgili ayetler hemen arkasından insanın kendisi ile ilgili ayet geldi, yaratılışıyla. Bunun imanla alakası nedir? Yukarıda hayatın anlamsız ve amaçsız yaratılmadığına değinildi. Onun için onlar ki boş şeylerden anlama; kendilerini amaca ulaştırmayacak şeylerden yüz çevirirlerdi. mahlukatın göz bebeği olan, şereflisi olan, en mükerremi olan insanoğlunun amaçsız yaratılmış olacağını düşünebiliyor musunuz.

         Şimdi bu mucizeye getiriyor sözü, insan mucizesine. Öyle bir mucize ki işte burada Sümme ce’alnahu nutfeten fiy kararin mekiyn onu bir hayat tohumu olarak karar kılacağı bir mekana yerleştirdik diyor. Orada kararlaştırdık, orada tutturduk. ozitif tıbba göre spermi, anne rahminin kabul etmesi anormal, olağan dışı ve açıklanamazdır. Çünkü insan vücudu kendine ait olmayan bir şeyi kabul etmemeye programlanmıştır. Oysa ki bu bir müdahaledir. Bu ilahi bir müdahaledir ve bu müdahale olmadan insan olmayacaktır.        İşte bu ayet neden sözü buraya getirdi derseniz; insanın yaratılışının mucize oluşuna dikkat çekmek için. Allahsız anlam olmaz. Hayatın anlamı Allah’tır. İşte bunu söylemek için sözü buraya getirdi ve devam ediyor;

14-) Sümme halaknennutfete alekaten fehalaknel alekate mudğaten fehalaknel mudğate ‘ızamen fekesevnel ‘ızame lahmâ* sümme enşe’nahu halkan ahar* fetebarekâllahu ahsenül halikıyn; Sonra o nutfeyi bir alaka (genetik yapılı embriyo) yarattık, sonra o alakayı bir mudga (bir çiğnemlik et) yarattık, sonra o mudgaya kemikler yarattık, nihayet o kemiklere de et giydirdik… Sonra onu bir başka (ruhun oluşumu) ile inşa ettik… Yaratıcıların en güzeli Allâh, ne yücedir! Sümme halaknennutfete alekaten sonra o hayat tohumundan döllenmiş hücreyi yaratmaktayız. Sümme halaknennutfete alekaten ve döllenmiş hücreden cenini yaratmaktayız. Yani anne karnında ki bebeğin embriyolojik oluşum süreçlerini ifade eden ayet bunlar. fehalaknel mudğate ‘ızamen ve ceninden de kemikleri yaratmaktayız. fekesevnel ‘ızame lahmâ en sonunda kemiklere kas giydirmekteyiz. sümme enşe’nahu halkan ahar sonuçta onu bağımsız bir varlık olarak inşa etmekteyiz. Yani bebek anne ilişkisine dikkat çekiyor burada. ağımsız bir varlık, oysa bir taraftan bakınca bir ur gibi de anlaşılabilir. Aslında pozitif tıp cenini belli bir müddet canlı bir ur gibi. İnsan bedeninde sonradan oluşmuş bir organizma gibi algılıyor. Bebeğin durumuna bakınca bu hepten de yabana atılacak bir tanım değil aslında. Çünkü bebeğin kanını anne akciğeri temizler. Ne zamana kadar? Ta ki bebek ilk nefesi alıncaya kadar. Adeta bebeğin akciğeri o zamana kadar belli bir mekanizmayla kapatılmıştır, tıkanmıştır. Eğer nefes aldıktan sonra bebek hala kanını temizleyecek mekanizmayı açamasa hayatını kaybeder. Ya da anne karnında anne yerine o mekanizmayı bebeğin akciğeri yapmaya kalksa yine hayatını kaybeder.

          Peki bu mekanizmaya emir ve komuta veren şey ne? İşte burada bebekle anne ilişkisinin izahı yapılmakta bağımsız bir kişilik olarak onun nasıl vücuda getirildiği, yaratıldığı dillendirilmekte.     fetebarekâllahu ahsenül halikıyn “işte yaratanların en iyisi olan Allah’ın şanı böyle yücedir. İşte yaratanların en güzeli olan Allah’ın şerefi ve yaratması böyle ulvidir” Ki burada değerli dostlar cenabı Hakkın yaratmasına atıfta bulunurken ayet, sadece yoktan var etmesine değil, vardan var etmesine de atıfta bulunuyor. Çünkü yaratma fiili hem yoktan var etmeyi içerir, hem de vardan var etmeyi.

              Burada ki inşadır elbette. Yani var olan şeylerden bir terkip ile yeniden yaratmak. Bunu insan da başarabilir. İnsanı yaratarak değil tabii. Ama var olan taştan topraktan bina tapar. Bu da bir tür yaratma biçimidir. Zaten Kur’an da Hz. İsa için yaratma fiili kullanılır. Ama işte bu noktada Allah’ın yaratması, insanın; Allah’ın yarattığı şeylerden bir araya getirerek bir şeyler inşa etmesine benzemez diyor. O bu manada rakipsizdir. En güzel inşa eder.

15-) Sümme inneküm ba’de zâlike lemeyyitun;    “ Sonra, muhakkak ki siz bunun ardından elbette öleceksiniz (biyolojik bedensiz yaşama geçeceksiniz) Sümme inneküm ba’de zâlike lemeyyitun ve kuşku yok ki siz bu sürecin ardından elbette öleceksiniz. İşe bakınız, böyle muhteşem bir mucizeyi gündeme getirdikten sonra insanın ölümüne getirdi sözü ayet. Neden? Bu muhteşem varlığı öldürmek için mi yarattın ya rabbi diye sor istersen eğer ey insan. Belki de bunu sordurmak için. Yani bu kadar özendin, bezendin bir şah eser yarattın, sonra da ölümü yarattın ve öldürdün..! Cevabını alacaksın, Allah’ta sana şöyle diyecek;

         Toprak olup gitsin diye yaratmadım, sen ölümü yaratmamı geç bir yo bull, ben bir de ahiret yarattım. Ahiret yarattım ki bu muhteşem varlık, böylesine kısacık bir hayatı yaşayıp ta toprak olup gitmek yerine ebedi bir hayata dalsın. Bu hayat o hayatın tarlası olsun. Sen eğer bunu inkar edersen ey insanoğlu, bu muhteşem varlığın toprak olup gitmesi için yaratıldığını düşünürsen, kendi kendine hakaret etmiş olursun. Kendi değerini beş paralık etmiş olursun.

 Ve enzelna mines Semai maen Bi kaderin      Şimdi orada ayat-ı enfüs, enfüsi ayetleri, yani insan ayetini işledi burada da afak ayetlerini işleyecek. Yani gök, yer ve bu ikisi arasındakiler. Oraya getirdi sözü.    Ve gökten suyu bir yasaya bağlı olarak biz indirmekteyiz.

16-) Sümme inneküm yevmel kıyameti tüb’asûn;” Sonra, kesinlikle siz kıyamet sürecinizde (olarak ölümün akabinde) bâ’s olunacaksınız (yeni bir beden yapıyla yeni bir boyutta yer alacaksınız).” Ve lekad halaknâ fevkaküm seb’a tarâik     Yepyeni bir konuya girdi. Burada belki de şunu söylüyor; Bu muhteşem varlığı yarattık sadece bununla yetinmedik, insanı yaratmakla iş bitmiyor, Bir de onun yaşamasına elverişli bir çevre yarattık.

18-) Ve enzelna mines Semai maen Bi kaderin feeskennahu fiyl Ard* ve inna alâ zehabin Bihi le kadirun;” Semâdan belli bir ölçü ile su inzâl ettik de onu arzda durdurduk (arza – bedene onunla hayat verdik)… Doğrusu onu gidermeye de elbette Kaadirleriz.    “Ve enzelna mines Semai maen Bi kader ve gökten suyu bir yasaya bağlı olarak biz indirmekteyiz. Enfüs ayetlerinin ardından afâk ayetleri geldi demiştim. Afâk ta amaçsız değil diyor bu ayetler. Yani şu cansız gibi gördüğünüz yerler gökler, sular, denizler, topraklar da amaçsız değil. Çünkü tesadüf değil. Yasaya bağlı. Ya da mesela standart bir su var. yer yüzünde ki, su miktarı standarttır. Ne olursa olsun. Buharlaşsın, yansın, yıkılsın, kül olsun. Fiziğin yasasıdır yer yüzünde ki su kütlesi değişmez. nceki ayetlerin maksadı anatomi öğretmek değildi. Bu ayetin maksadı da astronomi öğretmek değil. Ama bir hakikati duyurmak. Amaç; insana var oluş amacını öğretmek. Yani senin bir var oluş gayen vardır ey insan. Yukarıda dedim, yeryüzünde su sabittir ve Allah’ın müdahalesiyle olmuştur. Haydi, yeryüzünde çok hidrojen var. Çok oksijen de var. H2O yu tespit etmek iş değil. Bu var olanın sadece formülünü tespit etmektir. H ile O yu bir araya getirip yer yüzünde yeni bir su kütlesi yaratın, Yer yüzünde ki su miktarını çoğaltın. Asıl budur eğer yapabiliyorsanız. Eğer yapamıyorsanız Allah’ın kapısı önünde baş koyacaksınız. Secde hali alacağınız tek haldir Allah karşısında.

           feeskennahu fiyl Ard ve yer yüzünde onu tutmaktayız. ve inna alâ zehabin Bihi le kadirun Bu çok daha ilginç; şu da var ki biz onu gidermeye, o suyu yok etmeye elbette kadiriz. Yani bilinen alemde suyun yalnız bu gezegende olması tesadüf değil. Bunu ima ediyor ayet.

             Peki amacı ne? Tesadüf değilse? Sensiz ey insan. Ya senin amacın ne? Suyun amacı seni var etmek. Ya senin amacın ne insan. Suyu çözüp elementlerine döndürsek, yani suyu öldürsek kim diriltir suyu ey insan? Seni diriltecek olan diriltir. O halde nasıl böyle bir Allah’a karşı gafil kalırsın. Belki bu soruyu sormamız isteniyor.

 19-) Feenşe’na leküm Bihi cennâtin min nahıylin ve a’nab* leküm fiyha fevakihü kesiyretün ve minha te’külun;     Onunla sizin için hurma ağaçlarından ve üzümlerden bahçeler (cennetler – şuur boyutunun yaşanası güzellikleri) inşa ettik… Onlarda sizin için birçok meyveler (marifetler, kemâlâtlar) vardır ve onlardan yiyorsunuz da….

21-) Ve inne leküm fiyl en’ami le ıbreten, nüskıyküm mimma fiy butuniha ve leküm fiyha menafi’u kesiyretün ve minha te’külun;                       En’amda “Hayvanlarda da sizin için elbette bir ibret vardır… Onların karınlarında olanlardan sizi besleriz… Onlarda sizin için pek çok menfaatlar vardır ve onlardan yersiniz de.” Ve inne leküm fiyl en’ami le ıbreten yine evcil hayvanlarda da elbet sizin için bir ibret vardır. nüskıyküm mimma fiy butuniha onların karınlarında bulunan sütten size içiriyoruz. ve leküm fiyha menafi’u kesiyretün ve minha te’külun ve sizin için onlarda da bir çok yarar bulunuyor. Üstelik onlar sayesinde besleniyorsunuz.

22-) Ve aleyha ve alel fülki tuhmelun;      “ Onların (hayvanların) üzerinde ve gemilerin üzerinde yüklenilip taşınıyorsunuz

23-) Ve lekad erselna Nuhan ila kavmihi fekale ya kavmı’budullahe ma leküm min ilâhin ğayruHU, efela tettekun;” Andolsun ki Nuh’u kavmine irsâl ettik de (o kavmine) dedi ki: “Ey kavmim! Allâh’a kulluk edin (bunu fark edin)! “H۔nun gayrı olarak bir tanrınız olamaz! Hâlâ ittika etmiyor musunuz = korkup korunmuyor musunuz?””

24-) Fekalel meleülleziyne keferu min kavmihi ma hazâ illâ beşerun mislüküm, yüriydü en yetefaddale aleyküm* velev şaAllâhu leenzele Melaiketen, ma semi’na Bi hazâ fiy abainel evveliyn;” Bunun üzerine kendi kavminden inkar eden ileri gelenler şöyle dediler: "Bu ancak sizin gibi bir beşerdir, size üstünlük taslamak istiyor. Eğer Allah dileseydi bir melek gönderirdi. Biz önceki atalarımızdan böyle bir şey duymadık."       Evet o kadar çok değinilmesi gereken yer var ki; Mele’ yani önde gelenler, aristokratlar, seçkinler sınıfı. Piramidik bir toplumu tarif ediyor aslında. Toplumlar ya piramit şeklinde dizilirler ya da saf şeklinde. Zulüm toplumları piramit şeklindedir. Üsttekiler ayaklarını alttakilerin başlarına basarak yükselirler. Üsttekiler daha fazla yükselmek için daha fazla başa basmak zorundadırlar. Onun içinde alttakileri sürekli tekmelerler, sürekli tepelerler. Onların başlarını kaldırmamalarına bağlıdır onların yukarıda kalışı. Ne kadar yüksekseler o kadar fazla zulmederler. Ne kadar zulmederlerse o kadar fazla yükselirler. İşte mele’ bu sınıf. “Onlar diyorlar ki bize bir melek gelmeliydi. Neden? Çünkü bir toplum eğer dini hayata aktarmayı istemiyorsa, peygamberini örnek almayı istemiyorsa mazereti bu olur. Ve tüm inkarcı toplumlar peygamberlerinden melek peygamber istemişlerdir. Sizce neden acaba? Melek gönderilseydi çok mu inanacaklardı. Ve cenabı hakta onlara açıkça şu cevabı veriyor.

                Yer yüzünde eğer salına salına gezen insanlar değil de melekler olsaydı peygamberi de melekten gönderirdi. (İsra/95) Bu cevaptan siz şunu anlamıyor musunuz. Peygamberler önlerine düştükleri insanlara örneklik ederler. İnsanlar örnek alabilecekleri birini önlerinde görmek ister. Melekler insanlar tarafından üretilemezler. Örnek alınamazlar. Peygamberler ahlakı üretilsin diye gönderildiler. Peygamberler her çağa onlara inanan müminler tarafından taşınsın diye gönderildiler. 27-) Fe evhayna ileyhi enisna’ıl fülke Bi a’yüniNA ve vahyiNA, feizâ cae emruNA ve farettennuru, feslük fiyha min küllin zevceynisneyni ve ehleke illâ men sebeka aleyhil kavlü minhüm* ve lâ tühatıbniy filleziyne zalemu* innehüm muğrekun;

               Bunun üzerine Ona (Nuh’a) vahyettik ki: “Gözlerimiz olarak (gözetimimiz anlamına gelse de burada mâiyet sırrına işaret vardır) ve vahyimizle gemiyi yap… İş başladığında (sular yükseldiğinde) ve fırın kaynadığı (buhar kazanı mı vardı acaba) vakit, her eşi olandan bir çift ve onlardan, aleyhine daha önce hüküm verilmiş olanlar hariç ehlini, gemiye al.

            Karada gemi yapmak ne demek? Karada gemi yaptınız mı hiç? Karada gemi yap diye emrolunsaydınız ne yapardınız. Eğer sizin de amacınız varsa, rüyalarınız varsa, gayeniz varsa, davanız varsa karada geminizi yapmaya devam eder hiç kimseye aldırmazsınız. Unutmayınız karada gemi yapmayı göze alanlar tufandan kurtulurlar. Onun için Nuh örneği her çağın tufanından kurtulmak isteyenlere verilmiş müthiş bir örnek. feizâ cae emruNA ve farettennur unutma ki hükmümüzün vakti gelip çattığında tandır da kaynamaya başlar.

     2 7-) Fe evhayna ileyhi enisna’ıl fülke Bi a’yüniNA ve vahyiNA, feizâ cae emruNA ve farettennuru, feslük fiyha min küllin zevceynisneyni ve ehleke illâ men sebeka aleyhil kavlü minhüm* ve lâ tühatıbniy filleziyne zalemu* innehüm muğrekun;    “      Böylece ona, gözümüzün önünde (Bizim denetimimizde) ve vahyimizle bir gemi yapmasını vahyettik. Böylece emrimiz geldiği ve tennur kaynadığı zaman hemen ona (gemiye) her çiftten ikişer tane ve ehlini bindir. Onlardan, haklarında bir söz (hüküm) geçenler hariç. Ve zulmedenler hakkında Bana hitap etme (onlar için bir şey, bir af isteme). Muhakkak ki onlar, boğulacak olanlardır (boğulmalarına daha önce hükmedilmiş olanlardır).   “

              Bizim gözetimimiz altında ve bildirdiğimiz şekilde gemiyi inşa et. Yani karada gemi yap diye emredildi Hz. Nuh’a. Karada gemi yapmak ne demek? A’raf ve Hud suresinde onunla alay ettiklerini görüyoruz kavminin. Karada gemi yaptınız mı hiç? Karada gemi yap diye emrolunsaydınız ne yapardınız. Eğer sizin de amacınız varsa, rüyalarınız varsa, gayeniz varsa, davanız varsa karada geminizi yapmaya devam eder hiç kimseye aldırmazsınız. Unutmayınız karada gemi yapmayı göze alanlar tufandan kurtulurlar. Onun için Nuh örneği her çağın tufanından kurtulmak isteyenlere verilmiş müthiş bir örnek.                                                                                                                                                                                                                                  .             feizâ cae emruNA ve farettennur unutma ki hükmümüzün vakti gelip çattığında tandır da kaynamaya başlar.    Bu tandır nedir bilmiyoruz. Ya kaynamaya başlayan yer yüzüne, tufan bölgesine bir atıf. Ya Elmalılı merhum müfessirimizin tefsir ettiği gibi Hz. Nuh’a vahy ile bildirilen geminin bir buharlı gemi olmasına bir atıf. Biz nihayetinde bilemiyoruz.

              O kendi kendine kıyan o kimseler hakkında benimle muhatap olma. Yani onlar için benden af dileme. Başta oğlu ve eşi olmak üzere. innehüm muğrekun şu kesin ki onlar boğulacaklar. Oğlun ve karın da olsalar. Babası peygamber, kocası peygamberde olsa. Nuh’un gemisinde inkârcıya yer yok. Çünkü onlardan biri o gemide olsaydı o gemi batardı. Hidayet babaların oğulların, amcaların elinde  olsaydı en yakınlarına dağıtırlardı. Ama değil. İnsanın kendi tahsilatıdır hidayet. Allah kendi yaptıklarına bakarak hidayet kapısını açmaktadır.

28-) Feizesteveyte ente ve men meake alel fülki fekulil Hamdu Lillâhilleziy neccana minel kavmizzâlimiyn; “Sen ve seninle beraber olanlar gemiye yerleştiğinizde, de ki: ‘Hamd, bizi zâlimler topluluğundan kurtaran Allâh’a aittir. İsterse baba peygamber olsun. Yani Hz. Nuh’un kafir oğlu Kenan’ın da tufana gark olup boğulanlardan olmasına atıf olarak.        …

37-) İn hiye illâ hayatüned dünya nemutü ve nahya ve ma nahnu Bi meb’ûsiyn; “O (yaşam) sadece dünya hayatından ibarettir! Ölümümüz de yaşamımız da buradadır! Bizim ölüm sonrasında, yeni bir şekilde yaşamamız söz konusu olamaz Dünyevileşme bu işte dostlar. Ahireti inkar, aslında sorumluluğu inkardır. Hayatı boyunca sorumsuz davranmış olan biri nasıl ahirete iman etsin. Çünkü hesap verecek. Hesap vereceği bir dünyada uyanmak ister mi? Oysa ki değerli dostlar aslında insanın kendi kendisine en büyük hakareti ölünce toprak olacağını düşünmesi değil midir? Ve ölünce bitecek bir hayatı  düşünmek, hayatın bu kadar kısır olduğuna inanmak nasıl bir şeydir acaba.

           Aslında bir insan için bundan daha beter bir bela olmasa gerek. Öleceksiniz ve toprak olacaksınız. Yani solucanla eş değer bir halde görmek kendinizi. Deniz anasıyla, çekirgeyle, kelebekle. Yani ölünce bitiyor. O kadar mı. Bu muhteşem varlık böyle bu kadar kısacık bir zevk için, yesin, içsin, yatsın, eğlensin ve toz toprak olsun diye mi.?      Aslında insan böyle bir inançla yaşayamaması lazım. Bu inancın kendisi asıl ölüm sebebi olması lazım. Çünkü öldükten sonra bir hayatın varlığına iman insanın şerefli oluşuna ve onuruna imandır.

 Peki neden inanmazlar? Neden bunlar böylesine bir ıstırabı kendilerine yaşatırlar? Tek sebebi var. Hesap vermek ağırlarına gider. Çünkü hesap verebilecek bir hayat yaşamak istemezler. Sorumsuzdurlar. Allah’a karşı, eşyaya karşı, kendilerine karşı sorumluluklarını üstlenmemişlerdir. Tek cevabı budur.

41          “  Derken mutlak hakikatin üstün gücü, onları sarsıcı bir bela çığlığı halinde kuşattı. Sonuçta onları selin sürüklediği çer çöpe çevirdik: evet, uzak olsun bu zalimler güruhu!  “

                   Sonuçta onları selin sürüklediği çer çöpe çevirdik. Çöp gibi köpük gibi yok ettik onları. febu’den lil kavmiz zâlimiyn zalimler güruhu eksik olsun, olmaz olsun dedik.Bu cümlede niye özne yok? Niye özne yok dediğimizde Zemahşeri çok güzel bir cevap veriyor. Özne o kadar açık ki; Allah. Söylemeye bile gerek yok. Allah onlara eksik olun dedi. uzak olun dedi.

43-) Ma tesbiku min ümmetin eceleha ve ma yeste’hırun;” Hiçbir topluluk ne ömrünü aşabilir, ne de erken gidebilir                                                              Herhangi bir toplum sonu yasa ile belirlenmiş, süresini ne savuşturabilir, ne de erteleyebilir.      Burada bir ecelden söz ediliyor. Zaten yukarıda ki pasajların da devamı olan bu pasajda bir toplumdan söz ediliyordu. Burada bahsedilen ecel de bireyin eceli değil, insan tekinin eceli değil. İnsan topluluklarının, uygarlıkların, ülkelerin eceli. Dolayısıyla Kur’an da ecel sadece birey için kullanılmaz. Hatta bu kalıpta Kur’an da gelen 3 ayet vardır. Ne bir an geri kalır, ne bir an ertelenebilir. Bir topluluğun eceli geldiğinde; İşte bu ayette olduğu gibi. Her bir toplumun yasa ile belirlenmiş süresi vardır. Eceli yasa ile belirlenmiş süre, yani ilahi yasaya bağlı bir süre .

             Ecel; Vakit anlamına, miad anlamına, süre anlamına geliyor kelime olarak. Neden süresi yasa ile belirlenmiş vakit diye tercüme ettim? Çünkü bir toplumun ne zaman öleceği, ne zaman yıkılacağı, ne zaman fena bulacağı, bir uygarlığın hangi şartlar altında yok olacağı ilahi yasa ile bildirilmiştir. Mesela bunların en başında bir toplumun ecelinin geldiğini, o toplumda adaletin yerini zulmün almasından anlarız.

              Adeta bununla anlatılmak istenen şu gibidir. İnsanın kalbi ne ise toplumun kalbi de adalettir. Eğer bir kalp bütün bir bedene kan pompalamayı durdurursa o bedenin ölümü gelmiştir. Bir toplumda da kalp mesabesinde olan adalet durursa, çökerse ve onun yerini zulüm alırsa o toplumun eceli gelmiş demektir. artık o toplum ölmek üzeredir. Onun için Kur’an da bireylerin ecelinden daha kesin ve keskin ifadeler kullanılır toplumların eceli hakkında. Ve bu tip, bu kalıbın kullanıldığı 3 ayetin 3 ü de birey eceli için değil, toplum eceli için gelir. Demek ki asıl organizmanın kaderi anlamına gelen asıl kesin ve keskin ecel bireyden daha çok toplumlar için geçerlidir. Bu da Kur’an ın adil bir toplumun vücuda getirilmesine verdiği önemi gösterir.

       44-) Sümme erselna RusüleNA tetra* küllema cae ümmeten Rasûlüha kezzebuhü feetba’na ba’dahüm ba’dan ve cealnahüm ehadiys* febu’den likavmin lâ yu’minun;       “   Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.  “

            Her ne zaman hangi topluma kendi elçisi geldiyse onu yalanlayıverdiler. Hemen onu yalancı çıkarmaya kalktılar. Bu yüzden biz de akıbetlerini/sonlarını birbirine benzettik ve onları efsaneye çevirdik. Yani adeta yaşamamış oldular.Belki; ve cealnahüm ehadiys “onları tarihe gömdük “diye de çevrilebilir. Artık tarihin tozlu yapraklarına kavuştular ve gittiler. Eğer onları yaşarken görseydin nasıl tafra satıyorlardı. Küçük dağları ben yarattım havalarına giriyorlardı. İnsanların tepesinde boza pişiriyorlar, Allah’ın kullarını kendilerine kul ediyorlar ve yer yüzünü fesada veriyorlardı. Fakat bak şimdi onlara. Dön ve bak, Mısır’dan geriye ne kaldı, Firavunlardan geriye ne kaldı, eski Asur’dan, Babil’den, Nemrut’lardan geriye ne kaldı. Bizans’tan, Roma’dan, Pers’ten geriye ne kaldı. İskender’den geriye ne kaldı. Yeryüzünün doğusuna ve batısına hakim olmuştu. Cihangirlerden geriye ne kaldı? Hiçbir şey. Sadece bir ad. Yani efsane. Onun için “şimdinin ve burada” nın Firavun ve Nemrut’larına seslenen Kur’an sizden önceki Firavun ve Nemrut’ların akıbetini hatırlayın da Allah’a karşı Nemrut’laşmayın. Firavunlaşmayın mesajı veriyor.

             Febu’den likavmin lâ yu’minun “Artık uzak olsun bu imansızlar güruhu.” Dedik. Uzak olsun, yani olmaz olsun. Bu bir ilenç ifadesi olarak ta çevrilebilir, eksik olsunlar, yok olsunlar, kahrolsunlar anlamına. Zaten Allah’ın lanetine ve gazabına uğramış, yani rahmetinden dışlanmış olmak, kahrolmaktır. Ona başka bir bela gerekmemektedir.

46-) İla fir’avne ve meleihi festekberu ve kânu kavmen aliyn;” Firavun’a ve onun ileri gelenlerine… Sadece kibirlilik tasladılar ve baş eğmeyen bir topluluk oldular.” Onları destekleyici güçle, Firavun ve onun önde gelen çevresine, yani onun etrafında ki aristokrat sınıfa, yönetici elitlere göndermiştik.

             Festekberu peki ne yapmıştılar Hz. Musa ve kardeşi kendilerine ilahi vahiyle üstelik onu destekleyen bir güçle geldiği halde? Neden bunun özellikle belirtildiğini anlıyoruz aslında. Bu ayetin ilk muhatabı olan Hz. peygambere; sana vahyi verdik fakat onun yanında ondan ayrı olarak bir destekleyici güç  vermememiz, aslında senin için bir noksanlık değil. Çünkü daha önce bunu verdiğimiz Musa’ya firavun ve halkları iman etmedilerdi ki. Onun için bunun eksiklik olduğunu düşünme. Daha önceki bu tecrübeyi hatırla sana bu ilahi vahyin Kur’an gibi bir mucizenin yettiğini, eğer adam olacaklar, yola gelecekler, akıllanacak ve uslanacaklarsa bu kitabın onlara yetip te arttığını unutma. Yani verilen mesaj bu. Onlar büyüklük taslamışlardı, kibirlenmişlerdi. ve kânu kavmen aliyn ve öteden beri tepeden bakan bir topluluktu onlar.

47-) Fekalu enu’minu libeşerayni mislina ve kavmühüma leNA ‘abidun;”  Sonra dediler ki: “Bizim gibi iki beşere (Hz. Musa ve Hz. Harun’a), îmân mı edelim? Ve onların ikisinin (Musa ve Harun A.S’ın) kavmi, bize kul (köle) olmasına rağmen   

            Kendisi Hz. Harun’dan küçüktü. Ağabeyi si Harun bu ilahi vahyi getirince nasıl karşı çıktı firavun ve yönetici eliti? Aynen bugün ve her çağda geçerli olan bir küfür mantığı ile karşı çıktılar. Neydi o? Onlar dediler ki; – Ne yani o ikisinin kavmi bizim kölelerimiz oldukları halde, yani bizden aşağı sınıfa tabi oldukları halde bizim yönetimimiz altında bulundukları halde, biz kalkıp ta bizim gibi iki ölümlü insana mı inanalım. İki şey var. onlar bizden aşağıda bir sınıflar. Biz yönetici elitiz, seçkinleriz. Yani biz bu memleketi yönetmek için yaratıldık onlar da yönetilmek için. Dolayısıyla biz onlara tabi olmayız, onların bize öğreteceği hiçbir şey yok.

           Bu nedir? Bu aslında her çağda geçerli olan sakat ve hastalıklı bir mantığı ele vermekte. O mantık ta şu; sosyal statüyü hakikatin ölçüsü zannetmek. Madem makamım üstün, o halde hakikatte senin tekelinde olmalı. Madem sen yöneticisin yönettiğin sana hiçbir hakikati getiremez. Madem sen güçlüsün, o zaman haklısın. Bir başkasının sana öğreteceği bir şey yoktur. İşte tam müstekbir mantığı. Tam hakikate karşı baş kaldıran firavun mantığı bu.  Her firavun’un bir Musa’sı olduğu gibi tüm çağlarda bu tip müstekbirce düşünen her çağın firavununun da mutlaka bir Musa’sı bulunur.

48-) Fekezzebuhüma fekânu minel mühlekiyn;” O ikisini yalanladılar; bu yüzden de yok edilenlerden oldular

51-) Ya eyyüherRusulü külu minet tayyibati va’melu saliha* inniy Bima ta’melune ‘Aliym;” Ey Rasûller… Temiz gıdalardan yeyin ve yararlı fiiller yapın…”Ey elçiler, ey hakikatin taşıyıcıları dünya nimetlerinin temiz ve helal olanlarından yiyin, doğru ve yararlı işler yapın.

           Bu ayeti kerime de iki şeyi birlikte görüyoruz. Yeme ve yapma. Adeta bize bir mesaj veriliyor o da insanın yedikleri ile eylemleri arasında doğrudan bir bağ vardır. Eğer meşru şeylerle beslenmiyorsa, kazancı meşru değilse, eylemleri de meşru olamıyor. Adeta bunun iması var gibi ayette. Yoksa birlikte getirilmesinin başka bir anlamı olamaz. Helal yemekle doğru davranmak arasında çok doğrudan bir ilişki var. Ayet bu ilişkiyi açıkça kuruyor.

52-) Ve inne hazihi ümmetüküm ümmeten vahıdeten ve ENE Rabbüküm fettekun;”   Ve muhakkak ki bu sizin ümmetiniz, tek bir ümmettir. Ve Ben, sizin Rabbinizim. Öyleyse Bana karşı takva sahibi olun (Bana ulaşmayı dileyin).   “

        İslam insanlığın değişmez değerlerinin öbür adıdır ve her peygamberin insanlığa tebliğ ettiği şey İslam’dır.

               Artık onları, kendi dalâletleri içinde belli bir süreye kadar terket.     …

  54-) Fezerhüm fiy ğamretihim hattâ hıyn;”   Artık onları, kendi dalâletleri içinde belli bir süreye kadar terket.   “Yani insanın içine gömüldüğü ve çıkamadığı balçık, çamur. Gömüldükleri yerde debelensinler, bırak diyor.”

        55-) Eyahsebune ennema nümiddühüm Bihi min malin ve beniyn;     “Mal ve oğullarla onları desteklediğimizi mi sanıyorlar Mekke’nin ileri gelenleri, kodamanları şöyle düşünüyorlardı. Eğer biz hakta olmasak, haklı olmasak bu refah içinde yüzmeyiz. O zaman biz şu anda böylesine bir refah içindeysek demek ki Allah bizi destekliyor. Bu tam da müstekbir mantığıdır ve tarihin tüm zamanlarında bu mantığı görmek mümkündür.

                Nasıl düşünüyorlar? Biz haklıyız. Neden? Çünkü güçlüyüz. Haklı oluşlarının referansını güçlü oluşlarını gösteriyorlar. Görüyor musunuz Bugünkü modern batı uygarlığının temelinde de bu mantık yatar. Modern batı uygarlığının cemaziyel evveli sömürgeciliğe dayanıyordu. Hollanda’lılar, Portekiz’liler, daha sonra İngiliz’ler ve daha sonra diğerleri. Afrika kıyılarını, Hint sahillerini ve dünyanın diğer bölgelerini gemilerle yağmalamaya çıktıklarında, gemiler dolusu altınlarla, gümüşlerle, baharatlarla döndüklerinde, hatta hatta boynuna boyunduruk geçirilmiş kölelerle, insanlarla döndüklerinde ve bu insanların 19 milyonunun yolda kaybolduğunu, yolda telef olduğunu dünya tarihini yazanlar söylüyorlar.

              İşte onlar bu vahşetleri yaptığında kendilerini şöyle savunuyorlardı. Biz onlara uygarlık götürüyoruz, medeniyet götürüyoruz. Onun için de bu bizim hakkımız. Tam bir müstekbir mantığı. Onun için diyorum ki batının tarihinde ki şekliyle kalkınmak bir insanlık suçudur. Yani sizin saadetiniz insanlığın felaketi anlamına gelecekse o saadet başkalarının felaketi üzerine kurulmuşsa ona saadet demezler. Ona asıl, felaket derler.

57-) İnnelleziyne hüm min haşyeti Rabbihim müşfikunMuhakkak ki onlar, Rab’lerinin haşyetinden korkanlardır     “                                                           Yüreğin Allah’a karşı duyulan sevgi ve saygıdan dolayı, bu sevgiyi kaybetme ihtimaline karşı tir tir titremesi.

58-) Velleziyne hüm Bi âyâti Rabbihim yu’minun;” Onlar ki varlıklarındaki Rablerinin işaretlerine iman edenlerdir

       R ablerinin mesajlarına inananlar, gönülden bağlananlar, Allah’ın gönderdiği mesajın kendi hayırlarına  olduğunu, kendi mutluluklarını amaçladığını bilenler ve Allah’a güvenenler. Ya rabbi, benim için ne emretmişsen benim mutluluğum da ondadır diyenler.      ….

62-) Ve lâ nükellifü nefsen illâ vüs’aha ve ledeyNA Kitabün yentıku Bil Hakkı ve hüm lâ yuzlemun;   “ Hiçbir bilince kapasitesinin üstündekini teklif etmeyiz… Hak olarak açığa çıkan (her birimin yaratılış amacına göre hak ettiğini gösteren) BİLGİ vardır… Onlara haksızlık yapılmaz! “

         Ve lâ nükellifü nefsen illâ vüs’aha peki bu hayırda yarışmak insanın gücünün üstünde bir şey mi?Cevap:Ve biz hiç kimsenin gücünün üstünde güç yüklemeyiz. Yani ey insan aslında seni yaratan senin istiap haddini, tonajını çok iyi bilir. Onun için sana verdiği emirler bu tonajı aşmamaktadır. Ne yapıp yapmadığını da hangi bahane ile yapmadığını da çok iyi bilir ve kayıt altında tutar. ve hüm lâ yuzlemun ve sonuç bu; sonuçta onlar asla zulme uğramazlar, uğramayacaklar.

64-) Hatta izâ ehaznâ mütrefiyhim Bil azâbi izâ hüm yec’erun;” Nihayet onların pişmanlıktan doğan itirafları içinde azaplarıyla yakaladığımızda, hemen yalvara-yakara feryat ederler.” Fakr  yani fakirlik; Her şeye sahip olabildiğin halde hiçbir şeyin sana sahip olmasına izin vermemendir. İşte İslâm irfanının Fakr tarifi budur.

70-) Em yekulune Bihi cinnetün, bel caehüm Bil Hakkı ve ekseruhüm lil Hakkı kârihun;” Yoksa: “Onda bir cinnet var” mı diyorlar? Bilakis, O kendilerine Hak olarak gelmiştir! Onların çoğunluğu Hak’tan hoşlanmazlar!”

           Aksine o, onlara gerçeği getirdi. ve ekseruhüm lil Hakkı kârihun ama onların çoğu katıksız gerçeği sevmiyorlar. Bütün problem bu. Onlar katıksız gerçeği sevmediklerine göre sanırım katıklı gerçeği seviyorlar. Yani gerçeğin içine birazcık yalanı, hakkın içine birazcık batılı, imanın içine birazcık küfrü karıştırdığınız zaman ortaya şirk şirketi çıkıyor. Yani hakla batılın şirketi, evliliği çıkıyor, zaten onların yaptığı da buydu. Onun için katkısız sevmiyorlar. Mutlaka hakikatin içine bir batıl pisliği karıştırılsın istiyorlar, ki Allah’ta onu sevmiyor.Yani,Hem içki içerim hem namaz kılarım, dedikodu ,gıybet etme zevkimiz  den  bizi mahrum  mu edeceksin?derler.

71-) Ve levittebe’al Hakku ehvaehüm le fesedetis Semavatü vel Ardu ve men fiyhinne, bel eteynahüm Bi zikrihim fehüm ‘an zikrihim mu’ridun;     “Ve Hakk, onların hevalarına tâbî olsaydı semalar, yeryüzü ve onların içinde olanlar mutlaka fesada uğrardı. Hayır, onlara zikirlerini getirdik. Fakat onlar, zikirlerinden yüz çevirenlerdir           DOĞRU NEDİR?KİME GÖRE DOĞRU EN  İYİ DOĞRUDUR?                                                               Ne var ki eğer gerçek onların keyfine tabi olsaydı gökler, yer ve içindekiler mahvolur giderdi. Gerçek insana uysaydı ne olurdu? İnsan sayısınca doğru olurdu. 6.5 milyar doğru olurdu. O zaman doğrunun kıymeti kalır mıydı. İnsanlar arasında ortak doğrular olur muydu? Ortak doğruların olmadığı bir dünya nasıl bir dünya olurdu. Böyle bir dünya da yaşanır mıydı. Böyle bir dünya da ahlaki davranmak ne demeye gelirdi? Ahlaklı ol diye bir cümle kurulabilir miydi. Doğru davran diye bir cümle kurulabilir miydi. İyi yap diye bir cümle kurulabilir miydi, yanlış yapma diye bir cümle kurulabilir miydi. Değil. O sana göre yanlış der çıkardı. Benim doğrum da bu der çıkardı. İnsanların tümünün böyle dediği bir dünya aslında ahlaksızlığın, zulmün, anarşinin kol gezdiği bir dünyadan başka ne olurdu ki.    İşte bugünkü dünya o dünya ve vahiylerin tamamı insanı ortak doğrulara, ortak güzelliklere davet eder. Kaostan kaçıp hakikat ve adalete davet eder.

  --ŞİRK NEDEN KÖTÜDÜR?ŞİRK KOŞMANIN,KÜLTÜRDE,DAVRANIŞTA,GELİŞMEDE ,ÜRETMEDE ,FABRİKA KURMADA OLUMSUZ ETKİLERİ  NELER?

                 Niçin yaşıyorsun? Hiç. Neden yiyorsun? Hiç. Neden yapıyorsun? Hiç. Sen de bir hiçsin. Hiçin hayatı da hiçtir. Hiç olan yeryüzünü nasıl inşa etsin, neden inşa etsin, niçin inşa etsin. İşte nihilizm bu.                                                                                                                                                                Bel eteynahüm Bi zikrihim fehüm ‘an zikrihim mu’ridun” Aksine biz onlara insanlık şeref ve onurunu hatırlattık fakat onlar kendi şereflerini hatırlamaktan yüz çevirdiler zikri; şeref, onur manasına çevirİldi. Onun için insan şerefini unutursa Allah’a yabancılaşır. Şirk aslında insanın kendi onuruna yapacağı en büyük hakarettir. Allah’tan gayrısına kulluk, Allah’a değil, insanın onuruna hakarettir. Allah’ın nesi eksilir herkes Allah’tan gayrısına kul olsa? Ama insanın onuru beş paralık olur. Tevhid insan onurunu korumaktır aslında. Tevhidin maksadı insanın şerefini korumaktır. Şirk beş paralık eder insan onurunu.

72-) Em tes’elühüm harcen feharacü Rabbike hayr* ve HUve hayrur razikıyn;” Yoksa onlardan bir ücret mi istiyorsun? Rabbinin bağışı daha hayırlıdır… O, yaşam gıdasıyla besleyen, en hayırlı olandır.”                                                                                                                                 Ya peygamberler; Ücretim sadece Allah’a aittir.İnsanlar neden  ve ne sebeple size bilgi verirler?  Neden özel ders verirler?Peki bir kişi ücretsiz  doğruyu anlatıyorsa Bu kişiye karşı düşünemiz ne olabilir?

77-) Hattâ izâ fetahna aleyhim baben zâ azâbin şediydin izâ hüm fiyhi müblisun;” Nihayet onların üzerine şiddetli azap kapısını açınca, o zaman onlar ümitsizlik içinde (ümitsizliğe düşenler) oldular.      “                                                                                                                                                       O zaman da onlar orada umutlarını yitiriverirler. Müblisun; İblis te aynı kökten gelir. Umutsuzlaşırlar, yani iblisleşirler. Umutsuzlaşmak, iblisleşmektir. Allah var, umut var. umutsuz olmak Allahsız olmakla eş anlamlıdır. Allah’ı sonsuz bir imkan bilmeyenler umutsuzlaşırlar. İmanı olanın imkanı onun için tükenmez.

78-) Ve “HU”velleziy enşee lekümüs sem’a vel ebsare vel ef’idete, kaliylen ma teşkürun;” “-O-”dur ki; sizin için sem’ (İşitme sistemi), basarlar (gözler,görme sistemi) ve fuadlar (Kalp mekanizması,aklı,gönlü – kalp nöronları) inşa etti… Ne az şükrediyorsunuz                                                          ---İNSANA NEDEN BU ÖZLLİKLER VERİLMİŞTİR?BU ÖZELLİKLERİN ÖNEMİ NEDİR?  BU VERİLENLER OLMASAYDI NELER OLURDU?BUNLARI NASIL KULLANIRSAK  GUNAH YERİNE SEVABA,CEHENNEM YERİNE  CENNETE GİTMEMİZE SEBEP OLURLAR? BU ÖZELLİKLER NİÇİN VERİLDİ?

                  . Sizi işitme, görme ve düşünme yeteneği ile inşa eden O’dur. Düşünmedikten sonra hakkı duyacak kulak olmadıktan sonra, hakikati görecek göz olmadıktan sonra hiç kimseye hiçbir şey kâr etmez. O halde hiç kimsenin de hakikat karşısında mazereti yoktur. Çünkü Allah akıl vermişse, göz ve kulak vermişse, artık o insanın Allah’a karşı mazereti de kalmamış demektir.                                                                                                 kaliylen ma teşkürun ne kadar da az şükrediyorsunuz..! Şükür, ne demek? Hakkı duymak kulağın şükrü. Hakikati görmek gözün şükrü. Doğru düşünmek aklın şükrüdür. Eğer düşünmüyorsa mucize de etkilemez, azapta.  Bunlar işlevini kaybetmişse ölmüşlerdir.ölmüş organlar dan da fayda gelmez.Düşünmemek,aklın ölümü,doğruyu görmemek gözün  ölümüdür.

    79-)    Ve huvellezî zereekum fîl ardı ve ileyhi tuhşerûn(tuhşerûne).   “    Ve sizi, arzda (yeryüzünde) yaratıp çoğaltan, yayan O’dur. Ve O’na haşrolunacaksınız (döndürüleceksiniz). “

 80-) Ve “HU”velleziy yuhyiy ve yümiytü ve leHUhtilafülleyli vennehar* efela ta’kılun; “HÛ-O-”dur dirilten ve öldüren… Gece ve gündüzün dönüşümü O’nun içindir… Hâlâ aklınız ermiyor mu

                     Ve “HU”velleziy yuhyiy ve yümiyt yine o hayat verir ve ölümü o takdir eder. ve leHUhtilafülleyli vennehar gece ve gündüzün, birbirinin yerine geçmesi de O’nun eseridir. Adeta muhataba söylenen; gece ve gündüz ne kadar tabii ise, yani Allah’ın yasası ise, insan olduğu, yaşadığı sürece Hakk ve batıl da öyle var olacaktır. efela ta’kılun peki, hala akletmeyecek misiniz.

   81-) Bel kalu misle ma kalel evvelun;” Ne var ki, onlar da öncekilerin söylediğinin benzerini söylediler                                                                     Dediler ki: “Ölüp, toprak ve kemikler olduğumuzda gerçekten yeni bir yapıyla yaşama devam edecek miyiz                                                                               Kalu eizâ mitna ve künna türaben ve ‘ızamen einna lemeb’usûn Ne dediler peki öncekiler; Ne yani dediler,biz ölüp gittikten, toza toprağa karışmış bir iskelet halini aldıktan sonra tekrar mı diriltileceğiz?

83-) Lekad vuıdna nahnu ve abauna hazâ min kablü in hazâ illâ esatıyrul evveliyn;     “Andolsun ki biz de bizden önceki atalarımız da bununla tehdit edildik. Bu eskilerin masallarından başka bir şey değil.”

            Nerede eskilerin masalları ibaresi gelse hepsi de ahireti inkâra taalluk eder. Onun için ahirete imanı, eskilerin masalları olarak görme eğiliminde vahyin ilk muhatabı olan inkârcılar. Yani öldükten sonra dirilmeye ilişkin bilgileri var. Öteden beri insanlığın değişmez değeri olduğunu da biliyorlar. Fakat bunu masal olarak görüyorlar.

i                  Peki niçin, çok ilginç değil mi?   i nsan böyle yaratılmışların şah eseri olur. İnsan ölünce toprak olmaya böyle can atar?Aslında bu insanın canını çok sıkmalı. Yani insan ki bu muhteşem bir varlık. Kendi akıbetini, solucanın akıbetiyle nasıl eşitler? Aslında bir kafir içinde bu dayanılmaz bir şey. Bir inkârcı içinde bu kabul edilemez bir şey. Peki neden buna bu kadar hevesli olurlar? Aslında bu kendilerine hakarettir. Bu insanı affedersini sümüklü böcekle eş değer görmektir. Kendisine yapabileceği en büyük hakaretlerden biri, ahireti inkârdır. Peki insan niçin yapar bunu?                Bir tek şey için eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmemek. Ömründen hesap vermekten kaçmak için yapar. İşte sorumluluk şuurundan mahrum olmak, inkârın temelinde yatan asıl sebeptir.

       84-) Kul limenil Ardu ve men fiyha in küntüm ta’lemun;  “ De ki: “Kim içindir arz ve onda olan kim? Eğer biliyorsanız (söyleyin).”                                         De ki; yer ve ondaki varlıklar kime ait? Eğer biliyorsanız cevaplasanıza?                                                                                                                                     85-) Seyekulune Lillâh* kul efela tezekkerun;” “Allâh içindir”, diyecekler! De ki: “Hâlâ düşünüp değerlendirmeyecek misiniz                                                             lginç değil mi dostlar? Bu sorunun sorulduğu kimseler vahyin ilk muhatabı olan inkârcı Mekke müşrikleri, öncelikle onlar. Yani yer ve gök ve onun içindekiler kime ait deyin, Allah’a ait diyecekler. İnkârcı Mekke müşriklerinin problemi Allah’ı inkar etmek değildi ki.

Kur’an a göre Allah’a iman etmek, sadece Allah’a imanla sınırlı olamaz. Kur’an a yani vahye ahirete nübüvvete iman etmeyen biri, Allah’a da iman etmemiş demektir. Kur’an a göre makbul bir iman; Ahirete, vahye ve peygamberliğe imanı kapsayan bir imandır. Yoksa Allah’a da iman etmiş sayılmamaktadır. İşte bu, sırrı bu, bu ayetlerin.

86-) Kul men Rabbüs Semavatis Seb’ı ve Rabbul ‘Arşil ‘Azıym;” De ki: “Yedi semânın-Gök,hava,uzayda kilerin  vs… Rabbi(planlayıcısı,tasarımcısı,formatlayıcısı….vs .) ve Aziym Arş’ın Rabbi kimdir?”     “

87-) Seyekulune Lillâh* kul efela tettekun; “Allâh içindir”, diyecekler! De ki: “O hâlde korkup korunmaz mısınız                                                                              Neden?Niçin?İnanmamak neden  ebedi Cehennemi gerektirir? Allah’a ait kimi vasıfları, sıfatları, nitelikleri Allah dışındaki varlıklara atıf etmeleri idi.                 Peki bunu neden yapıyorlardı diyecek olursanız temelde uzak bir Allah inancı işlerine geliyordu ve Allah’ın hayata müdahil olmadığını düşünüyorlardı. Yer yüzüne, hayata, insanın yapıp ettiklerine müdahil olmayan bir Allah, uzak bir Allah. Onun içinde mesela Zümer/3. ayetinde putların ne işe yaradığını sorduğunuzda Allah’a iman ettikleri halde neden bu putlara tapıyorsunuz denilince şöyle cevap veriyorlardı; ..liyükarribûna ilAllâhi zülfâ.. (Zümer/3) Bunlar bizimle Allah arasındaki aracılardır. Allah’a yaklaştırıyorlar bizi diyorlardı. Çağdışı nokta, irticai nokta işte burası. Gerçek mürtecilik budur işte. Yani Allah’a inandığını iddia ettiği halde, Allah’ın kendi hayatına müdahil olmadığını düşünmek.

89-) Seyekulune Lillâh* kul feenna tüsharun; “Allâh içindir”, diyecekler! De ki: “Nasıl oluyor da (dünyanızla) büyüleniyorsunuz

Seyekulune Lillâh Allah’tır diyecekler. kul feenna tüsharun de ki o halde nasıl büyülenmiş gibi davranabiliyorsunuz. Tüsharun, enna nasıl ve neden manalarına GELİR! Onun için bu, nasıl böyle yapabiliyorsunuz, nasıl büyülenmiş gibi davranıyorsunuz.                                                                               Burada hem Allah’a iman ettiğinizi söyleyeceksiniz hemde o Allah tarafından size gönderilen yol haritasını reddedeceksiniz. Bu akıllı bir insanın yapacağı iş değil. O halde sizin şu andaki durumunuz kendi kendinizi büyülemekten başka bir şey değil. Adeta sihirlenmiş gibisiniz. Başka bir izahı yok çünkü bunun.

91-) MettehazÂllahu min veledin ve ma kâne meahu min ilâhin izen lezehebe küllü ilâhin Bima haleka ve lealâ ba’duhüm alâ ba’d* subhanAllâhi amma yesıfun;” Allâh çocuk edinmez! O yanı sıra bir tanrı da yoktur! Öyle olsaydı, her bir tanrı yarattığı ile bir yana gider; kimi kimine üstün gelirdi! Allâh onların tanımlamalarından Subhan’dır (ötedir)!”

92-) ‘Alimil ğaybi veşşehadeti fete’ala ‘amma yüşrikûn;” Gaybı da şehâdeti de Bilen’dir… Onların ortak koşmalarından yücedir

             ‘Alimil ğaybi veşşehadeh O insan idrakinin algılamaktan aciz olduğu şeylerinde, algılayabileceği şeylerin de sırrına vakıftır.  O insanın bildiklerinin de, bilmediklerinin de sırrına vakıftır. fete’ala ‘amma yüşrikûn nitekim O, onların zatına yakıştırdıkları her türlü ortaklıktan, şirkten, eş ve benzer koşmaktan üstündür, uludur, yücedir.

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

 

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.

 

 

                  

 

 

Bu haber 184 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

KUR'AN-I KERİM DERSİ

KUR'AN-IN YAZILMASI VE KİTAPLAŞTIRILMASI 10 KURAN

KUR'AN-IN YAZILMASI VE KİTAPLAŞTIRILMASI 10 KURAN KUR'AN-IN YAZILMASI VE KİTAPLAŞTIRILMASI 10 KURAN

ADİYAT SURESİ 10 lara

ADİYAT SURESİ 10 lara ADİYAT SURESİ 10 lara

HZ.MUHAMMED (S.A.V)

ATATÜRK VE DİN

GALERİ

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

SİTE İSTATİSTİKLERİ

Kategori 63
Haber 1057
Yorum 115
Haber Okuma 1914837
Editör 12


RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi