BİLGECE BAKIŞ
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

TOPLUMSAL GELİŞME VE İLERLEMEDE DİNİN ETKİLERİ NELERDİR?

TOPLUMSAL GELİŞME VE İLERLEMEDE DİNİN ETKİLERİ NELERDİR?

Tarih 10/Aralık/2017, 20:29 Editör BİLGE BİLGE

DEVLETİN/TOPLUMUN KALKINMASINDA İSLAMIN MOTOR GÜÇ OLMASI

TOPLUMSAL GELİŞME VE İLERLEMEDE DİNİN ETKİLERİ NELERDİR?

 KAYNAK KİTAP OKU: http://dergipark.gov.tr/download/article-file/10205

       KALKINMA NEDİR? Bugün kalkınma ekonomisi iktisadın en önemli konularından birini oluşturmaktadır.Kalkınma halkın bütünüyle refahını sağlamak ve ülkenin savunma ihtiyaçlarını gidermek amacıyla iktisadi bakımdan güçlenmesi şeklinde ifade edilir19    

           1. Toplum Bilinci   :Toplumda yaşayan fertleri bir araya getiren hususa menfaatler ağı denilse dahi, sağlam bir toplumsal yapıyı  teşekkül ettirmenin yolu insanların maddi ilişkilerinden ziyade manevi boyutu ile bir araya getirilmesi olsa gerektir.   Aletten makineye, el işçiliğinden makineleşmeye geçişle karakterize olan sanayi devriminin oluşturduğu bu yeni     teknolojik çevrede insan, adeta tabiatı kendi ihtiyaçları, arzuları ve  ihtiraslarına tabi kılmak eğilimindedir. . Geleneksel toplumu tehdit eden şey kıtlık tehlikesi ise, modern sanayi toplumu da aşırı üretimin tehdidi altında bulunmaktadır3 Toplumsal problemlerle  ilgili de son dönemde peş peşe beş araştırma yapan Adil Gür, :”…Biz araştırmalarda, “Sizi bir arada ne tutuyor? Dil mi, bayrak mı, aynı toprak üzerinde yaşamak mı, din mi” diye sorduk. Halkın yüzde 72,5’u, “Bizi bir arada tutan en önemli şey din” dedi12. Bir başka düşünce insanının “…Bu ülkede son otuz yılda bizi birbirimize  düşürmeyen her neyse o mayaya inanıyorum. Bu toplumun kodlarında  o kardeşlik var çünkü…13” ifadeleri toplumsal yapının manevi  ve derin kodlarına işaret eder.                             (10 Sezen, Sosyolojide ve Din Sosyolojisinde Temel Bilgiler ve Tartışmalar, İFAV Yayınları,İstanbul 1990, s. 20.11 Sezen, Sosyoloji Açısından Din: Dinin Sosyal Müesseseler Üzerindeki Tesirleri, İFAV  Yayınları, İstanbul 1988, s. 36; Sezen, İslam Sosyolojisine Giriş, Turan Kültür Vakfı Yayınları, İstanbul 1994, s. 55. 12 Erişim Tarihi; 23.09.2013; http://www.taraf.com.tr/nese-duzel/makale-adil-gurturkle-kurdu-din-birlestiriyor.htm.13 Erişim Tarihi; 23.09.2013)

                Aşırı üretim aşırı  tüketimi de tetiklediğinde gelişmişlik düzeyi tüketimle eş değer  hale gelir. Hâlbuki insan ne kadar üretirse üretsin kendi tükettiği ile değil paylaştığı ile hayatına ve topluma anlam katar4“Sevdiğiniz mallarınızdan Allah yolunda harcamadıkça “fazilet/ERDEM /iyi insan” mertebesine ulaşamazsınız. Bununla beraber her ne infak ederseniz, Allah mutlaka onu bilir.” Âl-i İmran, 3/92. . Toplumsal hayat insanla başlayıp insanla devam eden süreçtir. Bu sürecin iyi sürdürülmesi ve yönetilmesi halinde insanlığın lehine olacağı aksi  takdirde insan, insanın yardımcısı yerine “kurdu” olur. İnsanı toplumdan ayrı düşünmek “dalından koparılmış bir çiçek veya meyve gibi” telakki edilir9 İnsanlar her şeyi tek başına üretemediklerine göre ürettiği şeylerin dışındaki ihtiyaçlarını toplumdaki başka şahıslardan temin eder. Çünkü toplum bir  kültür etrafında toplanan, fertleri arasında da karşılıklı bağlılıkla teşkilatlanmış münasebetlerin bulunmasının adıdır. Bu maddi olmaktan ziyade manevi bir birlikteliğin ortaya çıkmasıdır.

    “İnsani ahlaki yönden eğitmeden bilgi yönünden eğitmek dünyanın başına bela etmektir”( Theodore Roosevelt)

           İnsan ayağını yere basmadan, ruhunu da  ilahi bir kaynağa dayandırmadan varlığını devam ettiremez. “Bizi bir arada tutan en önemli şey din” Dini olmayan ilkel bir toplumun bile bulunmadığı14 bir yer kürede profan  bir toplumun düşünülmesi çok sağlıklı değildir. Çünkü manevi dinamiklerin toplumu bütünleştirici ve topluma süreklilik özelliği kazandırdığı dikkatten kaçırılmamalıdır. İlahi metin  gönül bağlarının ekonomik imkânlarla bir araya getirilemeyeceğini şöyle ifade eder. ”Onların yüreklerini Allah kaynaştırdı; eğer sen  yeryüzünün bütün servetini harcasaydın, onların yüreklerinin arası nı kaynaştıramazdın, ama Allah onları birleştirdi; çünkü her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden yalnızca  O’dur16.” İnsanlar arasında “kalplerin beraberliği” bağı kuvvetli bir  doktrin olarak fonksiyon icra edebilir17. Bu da sağlıklı bir toplumsal  bilincin yerleşmesini sağlar.

          2. Kalkınma ve Ahlâk İlişkisi. İslam toplumlarında ise kültür yoğunlukları sistemli çabalarla ortadan kaldırılmış ve bu toplumlar Batı’nın her türlü etkisine açık hale gelmişlerdir. bütün boyutlarıyla “ahlâklı bir kul olmaya” karar vermektir. Çünkü insan dünyanın en uzak köşesiyle hatta uzay ile haberleşebilirken yakın  komşuları hakkında bile hiçbir şey bilmeyebilir hale geldi. Komşusu ölüp cesedi koktuktan sonra komşuların bundan haberdar olmaları, bazı değerlerin aşınması değil, yitirilmesi hatta ölmesi anlamına gelmiyor mu? Dünya kaynakları yok edilirken Merih’in yeşillendirmesi için çalışmalar yapılır hale geldi22. Aşırı beslenmeden ölenlerle açlıktan ölenlerin bir arada yaşadığı bir yerküre. Bunun için toplumsal kalkınmayı etkili bir manevi güçten mahrum bırakmak sağlıksız neticeler doğurur23. Dini hayat, fikri, ilmi, bedii (örneksiz üretimler)ve ameli boyutları olan çok zengin bir hayattır. Bu hayatın hala fakir ve tutarsız bir düzeyde seyretmesi İslam dünyasında pek  çok içtimai(toplumsal) problemin çözümünü zorlaştırmaktadır. Kısacası kalkınma(modernleşme)dinden, dini hayat ise kalkınmadan beslenemedi. Müslüman bir toplumda halkın çoğunun inancının temelini  oluşturan manevi dinamiklerin hayata müdahil edilmemesi ile kalkınmanınen büyük motive edici gücü eksik kalmış olur. Hz. Peygamber (s.a.v.) toplumda sosyal ahlâki normların oturtulmasında şu hususa dikkat çeker “Allah zekâtını vermeyenin namazını da kabul etmez, ikisinin de edasını birleştirmedikçe birini  kabul etmez. Zira Allah Kur’an’da emrederken bunları beraber  emretmektedir. Siz aralarını açmayın25.” İnsanların Allah ile olan  dikey ilişkisinin insanlarla olan yatay ilişkiyle paralel ve tevhid esasına  uygun olarak götürülmesi istenmektedir. Aynı paralellik “Ticari  ahlâksızlık” yaptıklarından dolayı tarih sahnesinden silinen Medyen’lilerin  tavrında görülür. Hz. Şuayb’a; “Şuayb!” dediler, “Atalarımızın  taptıkları tanrılarımızı terketmeyi yahut mallarımız konusunda  istediğimiz şekilde davranmamızı senin namazın mı, (ibadetin)emrediyor? Sen, amma da akıllı, uslu bir adamsın ha!26” Toplu- mun ve fertlerin inşasında özel bir yeri olan namazın görünür olmasındanrahatsızlık duymaktadırlar. Topluma kurulacak yatay ilişkinin sağlıklı olması, Allah ile kurulacak dikey ilişki ile irtibatı vardır.27. Ticari ahlâksızlığın toplumu götüreceği krizleri Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle haber vermektedir. “Ölçü ve tartıyı eksik yapan bir  toplum mutlaka kıtlık, geçim sıkıntısı ve idarecilerin zulmüne uğrar. Hangi millet mallarının zekâtını vermese mutlaka gökten yağmur kesilir. Hayvanlar da olmasaydı tek damla yağmur yağmazdı.28”

          Günümüz dünyasındaki toplumlar geçmişte yaşanan toptan  helak olma hadisesi yaşanmayabilir. Fakat toplumun esas sacayağını  ihmal ettiğimizde krizlerle boğuşuruz, handikapları aşmada başarılı bir süreçten geçemeyiz. Müslüman bir toplumun, kalkınma dâhil hayatın bütününü kucaklayan bir ahlâki değerler manzumesi inşası halinde hem hayatı  yenilemesi hem de hayatla yenilenmesi ile toplumsal kalkınma  parametreleri ortaya çıkar30. “İnsanlara karşı şükran ve minnet hissi taşımayan Allah’a da şükretmez.” Ahmed  b. Hanbel, Müsned, IV/278, 375.

          hicretin birinci yılında, zekât ve oruç hicretin 2. senesinde, hac, en   erken hicretin 9. yılında farz kılındı33. İçki, kumar, leş, domuz eti,faiz... Peyderpey yasaklandı34. Bütün bunlar böyleyken nübüvvetin  ilk yıllarında yetimi ezmemeyi35, dilenciyi azarlamamayı36 , emeğe saygı göstermeyi37, emanete ve verilen söze riayet etmeyi38, menfaat temini kastıyla yemin etmemeyi39, ahde riayeti ve verdiği sözü kesinlikle bozmamayı40, Kötülüğü iyilikle savmayı41 emreden ayetler nazil oldu. Hz. Peygamber (s.a.v.) de teşekkül ve inşa edeceği  toplumun temelinde ahlâki bir esasın olduğuna şöyle vurgu yapar."Ben ahlâkî güzellikleri tamamlamak için gönderildim42”  Yine Kur’an-ı Kerim geçmiş topluluklardan bahsederken onların  muhteşem imkânlara sahip oluşlarına dikkat çeker. Fakat bütün bu imkânların onları ahlâki yapıyı önemsememelerinden veyahut toplumsal çürümenin önünü alamadıklarından dolayı, yıkılışlarını bir ibret tablosu43 olarak önümüze koyar.

          . Merhum Nurettin Topçu şöyle der: "Din esas  bakımından bir ruhsal hayat olduğu halde onun ahkâm, akait, feraiz, gibi kanun ve şeriat cephesi, bütünü ile bedenin ruh üzerindeki  çeşitli tesirlerini tanıtan ilimlerdir. Müslüman bir toplumda din, kalkınmaya içerik ve istikamet verme bakımından etki eder. Dinin şekillendirdiği toplum da hem

maddi hem de manevi yönüyle bir bütün olarak kalkınma gerçekleşebilir. Yoksa bazı kesimlerin statükocu olup statülerini korumak uğruna verdikleri mücadelenegatif anlamda dinin hanesine yazılır. Toplumsal problemlerde

dini inançların etkisi ve tesiri inkâr edilemez. Toplumun kalkınmasının konuşulduğu yerde “İnsan merkezli”

bir kalkınmanın gündeme getirilmesi gerekir. Çünkü kalkınmanın   motor gücü insandır. İnsanın bozulması varlığın bozulmasıdır51 Hayatı edindiği sahipolduğu değerlerle anlamlandıracak olan yegâne varlık insandır.

İnsanların bunu gerçekleştirmede ellerindeki en büyük değer peygamberlerinbağışladıkları mirastır. İnsanlık serüveni devam ettiği sürede bu mirasın insanlarınelinden tutmaya devam edeceği muhakkaktır. Bu sayede insanlığınsahip olduğu düşünce dünyası zenginleşmiş ve geliştirilmiştir.İlahi metin peygamber mirasına sahip çıkmayı şu şekilde formüle   eder. “İşte şu Allah’ın doğru yolu gösterdiği insanlar… O halde sende onların rehberliğine uy!52” Bu sürekli akan bir nehir gibidir. Ne yenidir ne eskidir,eskimezdir54. Bu eskimez miras bize sahip olduğumuz imkânları   nasıl insanileştireceğimize cevap verir. İlahi mesajın yer  küre ile ilk iletişimi bilgi eksenli ve bilgi ağırlıklı olması onun varoluş  sebebinin bilgi olduğunun göstergesidir55. Bu sadece bilgi alma

ile değil aynı zamanda bilgi üretme sürecini ve önemini de gösterir. Din kalkınmanın kaynağı ve en büyük motive edici gücü olabilir. O, kalkınmaya içerik ve istikamet verme bakınmadan etki edebilir57

 

     4. Kalkınma ve Bilgi İlişkisi: , “İslam’ın Temel Hedefi ‘Bilgi Toplumu’ Oluşturmaktır.” Tarım toplumunda servetin ve kuvvetin kaynağı “kas” gücüydü. Bu nedenle kasları güçlü olan erkek evlada ayrı bir kıymet veriliyordu. Herkes daha çok erkek evlat sahibi olmak için yarışıyordu.

Çünkü erkek kas gücüyle hem daha çok üretiyor, hem de aileyi kem gözlerden koruyordu. Her şey kas gücünü elinde bulunduranların  insafına kalmıştı. Servet ve güç kazanmak isteyenler “beyne” değil “bedene” yatırım yapıyordu. Çünkü toplumda beyni değil  bedeni güçlü olan kazanıyordu58. Sanayi toplumunda kas gücünün yerini makineler aldı. Sanayi toplumu da bir süre sonra   tahtını bilgi toplumuna bıraktı. Yeryüzünde rekabette öne geçmeyi

sağlayacak tek şey bilgi. Kim daha faydalı bir bilgiyi üretim sürecinde  hızlıca değerlendirirse, o rekabette öne çıkıyor. O bilgi sayesinde,insan emeğine ihtiyaç azalırken, üretim artıyor. Kalite yükseliyor,maliyet düşüyor. Bilgi toplumunun eskiden en ileri aşaması“bilgisayarlar” idi. Yeryüzündeki bilgileri derleyip toplamayı kolaylaştıran,

insan beyninin uzantısı gibi çalışıp, insanoğluna faydalar  sağlayan bilgisayar… Bugün bilgisayar da aşılıyor. Çünkü bilgisayar,sadece “Mevcut” bilgileri derleyip toplama ve değerlendirmede  büyük bir işlev görmekte… Hâlbuki bio-teknoloji, bir adım dahaattı… Yaşamı değiştirmeye, doğadaki terkibi kendi keyfine göre ayarlamaya başladı…59 Bacon’un “bilgi güçtür” sözü, kendisini hayatın her karesinde göstermeye devam ediyor.

         Günümüzde bir“uzay hukuku”ndan60 bahsedilmesi, yaşadığımız çağın ruhunun bilgi ile okunması gerektiğini gösterir. Kur’an-ı Kerim’de bilginin insan ve toplumun hayatına getirdiği farklılık çok açık olarak şöyle ifadeedilmektedir: “De ki Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu…?61         İnsanlar aldıkları bilgilerle tutumlara sahip olurlar sahip oldukları  bu tutumlarla da hayata şekil/renk anlam ve mana vermeye  çalışırlar. İlk insanının aynı zamanda ilk peygamber yani “bilgi sahibi/taşıyıcısı” olan Hz. Âdem’de dikkate verilen esas husus bilginin  hayata kattığı katma değerdir63. . Hatta inanan insanların iman  esaslarında önce bilginin öncelikli olarak verilmesi bilginin ehemmiyetini  göstermesi açısından çarpıcıdır. ”Kendilerine ilim ve iman nasip edilenler ise derler ki: “Siz Allah’ın kitabınca (ba’s) dirilme gününe kadar durdunuz. İşte bugün dirilme günüdür, fakat siz bunu bilmiyordunuz64” derken önce bilgi sonra da iman/inanç zikredilmiştir.  Bilginin inançla bir potada olması ona bir anlam katar.Bilgi kaynaklı bir inancın, bilgiden mahrum bir inanca üstünlüğüne ayet dikkat çeker. Kur'ân-ı Kerim, peygamberlere ve onlar vasıtasıyla bütün insanlığa "ilim", "kitap" ve "hikmet"in öğretildiğinden sık sık bahseder. İslam medeniyetini bir ilim medeniyeti haline getiren baş faktör,Kur'ân'ın bilgiye bakışı ve zihniyet algısıdır. Bu görüş doğru ve tam olarak anlaşıldığı sürece Müslüman'lar insanlık tarihinin medenileştirici gücü olmuşlar, yanlış ve eksik anlaşıldığı zaman ise Müslüman'ın fikri ve fiili (darmadağınık) onun "mücessem vahdet" demekolan hayatı altüst olmuştur66“Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti. Müteakiben önce onları meleklere göstererek:“İddianızda tutarlı iseniz haydi Bana şunları isimleriyle bir bildirin bakalım!” dedi.  Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıylabilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin” dediler. Allah: “Âdem! Eşyanın isimlerinionlara sen bildir” dedi. O da isimleriyle onları bildirince Allah buyurdu:

           “Ben size demedim mi ki göklerin ve yerin sırlarını Ben bilirim.” Ve Ben sizin gizliaçık yapmakta olduğunuz her şeyi de bilirim.” Bakara, 2/31-3364 Rum, 30/56. Kur'ân'ın ilim ve hikmet telakkisi, ilk tatbik sahasını elbette kipeygamberimizin hayatında bulmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ilim telakkisini  görebilmek için elimizdeki hadis külliyatına bir göz atmak  kâfidir. Hemen her hadis mecmuasında yer alan "Kitabu'l-İlim"başlığı altında hadisler dercedilmiştir. Kur'ân-ı Kerimin de ilk emrinin"bak" veya "gör" değil de, "oku" olması çok daha anlamlıdır.Okumak hayatı yeniden üretmektir. . İlahi metnin "Oku" emrininilk emir olması onun ilme ve ahlâka dayalı ilahi bir inkılâbın adıolduğu açıkça görülür. İnsanı tarihe taşıyan okuma hadisesidir. Her medeniyeti günümüze getiren bazı özelliklerivardır. Roma için hukuk, Çin için küçük el sanatları, İslam medeniyetinden  söz edilince söylenecek en güzel şey, bunun bir "kitap  medeniyeti" olduğudur. Hayatın her karesi için; ilmihalden tutun,devletlerarası münasebetlere kadar, her konuda söyleyeceği sözü   hem geçmişte hem de gelecekte de vardır. Hayatın ilk basamağında insanların karşısına ilim çıkarılmaktadır. Kitap ve kaleme dikkat  çekilmekte67, hayatın her anında zafer bilginin olduğunun altı çizilmektedir. Yeni teşekkül eden bir toplumun aşması gereken ve önlerinde duran en büyük problemin "okumak" olduğu, bu problem halledilmeden buhranları çözmenin mümkün olmayacağı fikri verilmiş  olmaktadır. "Kur'ân" kelime olarak ismi mef'ul olduğu da söylenir68.Yani, Kur'an; okunan bir kitap olmalı. Fakat ne yazık ki; Türkiye; Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporunda, okuma alışkanlığında 173 ülke arasında 86’ıncı sırada yer alıyor. Kitap okuma oranının % 4,5 olduğu Türkiye’de yılda sadece 23 milyon adet kitap basılıyor. Japonya’da ise bir yılda basılan kitap Bugün bile toplumsal kalkınmada bilgiyi üretip kullananlar  bilgiyi kullanamayanlar arasında oldukça büyük mesafe olduğu  bilinmektedir. Bir ülkenin topyekûn kalkınması bilgi üretmesinden geçiyor.

     Bunun en güzel örneğini  bir düşünür  şöyle bir örnek vererek anlatır: “…Kum dışında bir zenginliği olmayan bir kent   düşünün. Kumu işleyemeden satmak dışında bir becerisi olmayan bir şehir, bir kilo kum ihraç ettiğinde sadece 7 cent kazanabilir.Aynı kentin biraz daha geliştiğini, bir ara cam teknolojisi ile tanıştığını düşünün. Kumu yüksek enerjide eriterek cam yapabilir hale  geldiğinde, bir kilo camdan kazancı bir dolar beş cente çıkar. Yalnızcakum ihraç ederek elde edeceği ile ölçülemeyecek ölçüde zenginleşir.

Aynı kent “bilgi” ve sermaye birikimini yoğunlaştırarak,bilgisayar fabrikası kurarsa, bu kez gene kumdan chip imal ederek,bu amacını gerçekleştirecek. Diyelim ki, Pentium III imal etmeye başladı. Bu kez bir kilo kumdan Pentium III için elde edeceği gelir 1800 dolardır. Katma değer artışı inanılmaz boyutlara varır70.”

Bir toplumu yeniden ayağa kaldırıp kalkındıracak esas formülün bilgi olduğu son derece açıktır.

           Zihinsel ve entelektüel bilgi hem Allah’ın istek ve iradesini daha iyi anlamanın güvenilir bir yolu

olarak hem de ahlâki bilinç ve duyarlılıkla pekiştirildiği takdirde  Allah’a kulluk etmenin en sağlam ve güvenilir yolu olarak öngörülmektedir71.

             Bugün dünyanın en zenginleri arasında sayılan Microsoft  firmasının sahibi Bill Gates Forbes dergisi tarafından her yıl  belirlenen dolar milyarderleri arasında sayıldı. Bill Gates, bugün  tamamen bilgi üretip satmaktadır. “Software” olarak adlandırılan bilgisayar yazılım programı satarak para kazanan Japon Masayoshi  Son da bilgi üretip satmaktadır72.

           … ABD’nin çalışabilir nüfusunun sadece %19 sanayide çalışıyor.Ve Amerika’ya da hatta dünyaya da yeten üretimi gerçekleştiriyor.Daha az insanla daha fazla üretim yapılması ise “Bilgi” sayesinde gerçekleşiyor. Bilgi arttıkça, üretim tekniği ivme kazanıyor, üretim  tekniği ivme kazandıkça daha az insanla çok daha fazla üretim yapılıyor. Onun için de rekabetteki en önemli sermaye, bilginin bizzat kendisi. Üretimin etkenliğini o şekillendiriyor73

           Kur’an-ı Kerim:”…Allah içinizden tam inanan, bilen ve bilginin  amacını kavrama yeteneğiyle donatılanları kat be kat yüceltecektir…”74derken toplum olarak hassas olmamız gereken konuya özellikle dikkat çekiyor. Bu gün müslümanlar kalkınmaktan uzak kalmış bir dünya olarak hayatlarını devam ettiriyorlarsa bunun sebebi ilmi “mihver(eksen)” haline getiremediğimizden kaynaklanıyor. İlk yaratılan insanda; dikkate verilen husus meleklerin Hz. Âdem’e secde etmeleridir. Hz. Âdem’de görülen temel üstünlük ve farklılık ölçüsünün “bilgi” olduğu görülmektedir. Bu da gösteriyor ki “bilgi  sahibi” olanlar bilgi sahibi olmayanları kendilerine secde ettirecek, boyun büktürüceklerdir75.  Böylece Kur’an açısından bilginin farklılığa yol açan unsur olarak nasıl işlediği ortaya çıkmaktadır ki çağımızın isminin dahi “bilgi” çağı olarak adlandırıldığı, her ülkenin en  verimli zekâlarının bilgiyi üreten ve kullanan ülkeler için düşündüğü ve çalıştığı göz önüne alınırsa, bilginin toplumsal manada yol  açacağı farklılaşmaya Kur’an’ın neden önem atfettiğini daha iyi  anlamak mümkün olacaktır76

    Üstelik dünyanın başlıca hammadde  kaynaklarının yüzde 40'ı, enerji kaynaklarının da yüzde 65'i İslam coğrafyasındadır77

           Pakistan'da yayımlanan Ruzname-i Ümmet gazetesinde S. Anjum  Asif, 'Müslümanlar arasında eğitimin Hali' Asif'in belirttiğine göre, Müslümanların büyük çoğunlukta  olduğu 57 İslam ülkesinde toplam 500 üniversite mevcut. Amerika  Birleşik Devletleri'nde bu sayı, 5758. Avrupa ülkelerinin tamamında  ise, 3900 üniversite var. Ama asıl dikkat çekici olan, Hindistan'daki  üniversite sayısıdır. Hindistan'da tastamam 8407 (evet, yanlış  kumadınız:  tastamam 8407!) üniversite bulunuyor78.Hâlbuki kâinatta bulunan her şey bir çeşit kitaptır. Bunlarokundukça hakikatler keşfedilir. Bütün bu hakikatlerin, keşfedilmesi ilime bağlıdır. Kâinatta her şeyin anahtarı ilim olunca, onun fazileti de o nispette büyük olur. İnsanlık için de gerçek hayat  ilimle mümkün olacaktır. İnsanın Allah'a kulluğu, onun yolunda yürümesi, kemalata ermesi ilimle mümkündür.  . Bundan dolayıdır ki   Kur'ân-ı Kerim'de ilmin ayrı bir yeri vardır. İnsanın üstünlük ölçüsü olarak bilimi, bilgiyi alır79. Allah'ı hakkıyla tanımayı ilime bağlar80. İlim sahipleri Allah’ın varlık ve yüceliğine delil olarak gösteri len üç şahitten biridir81. İnsanı, Allah'ın halifesi yapan, onu meleklerin  üstüne çıkaran asıl ölçü ilimdir82. Fakat Kur’an-ı Kerim toplumun  kalkınması “İşte problem, işte onu çözmeyi sağlayan ayet”gibi bir yaklaşımla hadiseye yaklaşmıyor. Mesela Kur’an bir ekonomi kitabı değildir; ama hangi büyük ekonomik modellerin onun genel öğretisi ile uyum içinde olup olmayacağını görmek de imkânsız değildir. Kur’an-ı Kerim ta işin başında dini davranışla iktisadi davranış arasında bir “takva” bağı kurmuş83, iman ve içtimai   adaletsizliğin bir arada bulunmasının “imkansızlığına” açıkça işaret  etmektedir84.

      Kur’an-ı Kerim bilgiyi bilgi olarak bunun “el-Alîm” olan Allah’tan bağımsız olarak ele almaz. Esasında da bilgi hikmet ve irfanla bir  araya getirildiğinde hayata anlam katar86

   Bilginin ahlâki değeri ve anlamı hesaba katılmadığı zaman şuanekdotta anlatılan hususların önüne geçmek mümkün değildir.Biyolojik silahlar ile ilgili araştırma yaparak ve sonunda bu yapılanların  insanlığın sonu olduğunu anlayan bir Rus bilim adamı bakın  kendisi ile yapılan röportajda şunları söylüyor: Biyolojik silahlar üzerine çalıştığınızı anladınız mı?   Tabii ki. Ama genç bir bilim adamı olarak diğerlerinden 3-4 misli kazanmak bana oldukça cazip gelmişti.Siz 31 yaşında biyolojik silah fabrikasının müdürü, 37 yaşında ise biyolojik  silahlar komitesi ikinci başkanı oldunuz. Sizi bunlardan hangisi  etkiledi?

         Bana verilen ayrıcalıklar: 37 yaşındayken neredeyse 2000 ruble kaza- nıyordum. O zamanlar bir bakan bile 800 ruble alıyordu. Bunun dışında özel bir şoförüm, ücretsiz sağlık hizmetleri, telefonlar, parti ve Gorbaçov ile doğrudan bağlantılarım vardı.Hiç karşı koymak istediğiniz bir emir aldınız mı?Bunun üzerine hep düşünürüm. İnsanlar bazı "etik değerler"i aştıklarında,her zaman her şeyi yapmaya hazır hale gelirler. Emir geldiği  zaman, binlerce hatta milyonlarca insanı öldürebilirsiniz? Swerdlosk'taki biyolojik silah fabrikasında meydana gelen kazada, çok sayıda insan öldü. Bu kazadan sorumlu olan ordu mensuplarıyla konuştum. Onlar için biyolojik silahların, insanlar üzerindeki etkisi önemliydi.Oysa silahlar, Rus halkı üzerinde denenmişti.Bu savaş ürünlerinin tahrip gücü ne kadardır?Bir kilo şarbonu, bin metre karelik alandaki yaşamı ortadan kaldıracak  şekilde üretiyorduk.

En büyük görevlerinizden biri, şarbon virüsünden çok güçlü biyolojik silah elde etmekti. Bu eserinizle gurur duyduğunuz oldu mu?Tüm zamanların en güçlü şarbon virüsünü ürettim. O zamanlar bununla gurur duyuyordum tabii. Ama bugün bunu üreten kişiden nefret  ediyorum. Ve bu kişi şu anda karşınızda. Yaptıklarımdan nefret  ediyorum. Fakat bunların hepsi tarihe geçti ve tarihi değiştirmek olanaksız...Kızım, bir zamanlar bana: "Yaptıklarını görünmez hale getirebilir misiniz?" diye sormuştu. Tabii ki bu mümkün değil...87

              Kur’an-ı Kerim toplumun kalkınmasında kâinatın bir kitap gibi okunması gerektiğini anlatırken ilahilik ve ahlâkilik boyutunu  dikkatten kaçırmamamız gerektiğini anlatır. “Yeryüzünü sizin emrinize âmâde kılan O’dur; artık onun her tarafını dolaşın ve  O’nun rızkından nasiplenin; ama O’na döndürüleceğinizi asla  unutmayın88” Cenâb-ı Allah, kendisinin güç ve kudretini gösteren delilleri bir kez daha gözler önüne sermekte; yerkürenin yaratılması, her türlü nimet ve imkânlarla donatılarak üzerinde yaşanılır hale Yüce Allah, bu nimetleri kulları için yarattığını bildirerek onlara yeryüzünde dolaşmalarını, yarattığı rızıklardan  yiyip içmelerini istemiş; arkasından "Dönüş yalnız Allah'adır"  buyurmak suretiyle insanların dünya nimetleri ve zevklerine dalarak  Allah'ı ve ahiret hayatını unutmamaları gerektiği, zira her nimetin  bir sorumluluğu olduğu mesajını vermiştir89

  Konuyla ilgili video izle:   https://www.youtube.com/watch?v=61QhULux0bU

Açıklama: organları için çalınan çocuklar ile ilgili görsel sonucu 

 

Konuyu tıkla:          http://www.addiyar.com/article/1290623-%D8%A8%D8%A7%D9%84%D8%B5%D9%88%D8%B1-%D8%B3%D8%A8%D8%A8-%D9%85%D8%B1%D8%B9%D8%A8-%D9%88%D8%B1%D8%A7%D8%A1-%D8%A7%D8%AE%D8%AA%D8%B7%D8%A7%D9%81-%D9%87%D8%B0%D9%87-%D8%A7%D9%84%D8%B7%D9%81%D9%84%D8%A9-%D9%88%D8%AA%D9%87%D8%B1%D9%8A%D8%A8%D9%87%D8%A7-%D8%AE%D8%A7%D8%B1%D8%AC-%D8%A7%D9%84%D8%A8%D9%84%D8%A7%D8%AFAçıklama: İlgili resim

          Cabir b. Hayyan “Allah insana kâinatın bütün sır perdelerini  yırtacak kabiliyeti vermiştir!90” derken, insanların vahyin rehberliğinde aklın işlevsel hale getirilerek üretilen bilgi sayesinde topluma  katacağı değerlerin sınırsızlığına dikkat çeker.

4.1. Bilgi ve Özgürlük İlişkisi

. İnsanın fikir üretme özgürlüğü önüne konan engeller insanlık adına hem utanç manzaraları oluşturmuş hem de büyük zaman kaybına sebep olmuştur. İnsanın inandığı veya düşündüğünü söylemenin önüne engel koyma insanın temel  haklarına saldırıdır. Çünkü insanın beyindekini ortaya koyma imkânını elinden alma toplum adına da büyük kayıptır. İnsanın kişiliği ancak düşüncelerin özgür olarak ifade ettiği ortamda gelişir.Nasıl bir bitki, toprak, hava, su ve ısının buluştuğu uygun bir ortamda gelişirse bunun gibi insan da yeryüzü gezegenin de kişilik,düşünce ve sosyal çevrenin buluştuğu bir ortamda gelişir. İşte özgürlük  bu buluşmanın, uygunluğun beşeri, sosyal ve tabii uyumunadıdır92. Bu aynı zamanda ahlâki bir taleptir. Bu talebi insanların elinden almak uçması gereken bir kartalı kafese hapsetmektir. Hapsedilen kartal uçma kabiliyetini yitireceği gibi düşüncenin önüne konan engeller de hem toplumun kalkınmasına engel olur İnsan düşüncesi ile insandır. Yeryüzünde kurulan bütün medeniyetler  özgür beyinlerin kurduğu medeniyetlerdir. “Ben ekmeksiz  yaşarım fakat hürriyetsiz yaşayamam” ifadesi insanı insan yapan esas unsurun maddi boyutu değil fikri boyutu olduğunu gösterir. Yoksa fikir hariç, yeme, içme, barınma, çoğalma hususlarında diğer ,canlılar ile insan aynı özelliğe sahiptir. İnsanın ne düşündüğünü    ipotek altına alma toplumu bir nevi “Hayvanat bahçesine” çevirme ameliyesi olsa gerek. Çünkü bilgiyi ancak insan üretir, bilgi de ancak  özgür bir ortamda üretilir. Düşünce özgürlüğü toplumun sigortasıdır.Tehlikeli görülen uç görüşler bile, özgür ortamda ilgi çekmezler; atomlaşarak törpülenirler, parçalanarak yalnızlaşırlar. Yasaklanan fikirler çekici olur. En çok okunan kitaplar en çok izlenen  filmler, yasaklananlardır93

.        İlahi irade Hz. Âdem’i cennet koyduktan sonra bütün cennetten istifade etmesini emretmiş, fakat bir ağaca yaklaşmamasını istemişti. Hz. Âdem özellikle “yasaklanan” ağaçtan yiyerek cennet-ten çıkarılmıştı94. Bu da gösteriyor ki; yasağa karşı özlem ve ilgi ilk insanla başlamıştır. Yasakta cazibe ve çekicilik vardır. Akla kapı  açılıp insanın özgür iradesine ipotek koyulmamalıdır. İnsanın ilk günahı, onun hür iradesi ve isteğiyle şuurlu olarak işlediği günahtı. Bir de insanın şüphe ve itaatsizliğe muktedir ve şuurlu şekilde özgür bir şahsiyete sahip olma haline yükseldiğini gösterir 95 . İmam  Gazali ”Eğer insanlar deve dışkısını ufalamaktan yasaklansalar, yine onu ufalar ve derler ki; Muhakkak bunda bir şey vardır da ondan bize yasaklandı96” diyerek yasağın çekiciliğine dikkat çeker. Sami Selçuk şöyle der. Tutuklanma Hitler'i meydana getirmiş. Sürgün de Lenin’i. Sürgün edilmeseydi, büyük bir olasılıkla Lenin, ömrünü bir parti başkanı olarak  Duma'da noktalayacaktı. Her yasak, yasaklanana güç kazandırmış,  aykırılığı mayalandırmıştır. Çünkü yasaklanan her görüş Alfanso Reyes, ”Kenetlenmiş dişlerle özgürlük türküleri söylenemez”  derken toplumsal kalkınmanın ve gelişmenin motoruna dikkat çeker. Bunlar insan için sınırsız özgürlük vardır anlamına  gelmez. Çünkü sınırsız özgürlük şeytanlar içindir. İnsanın şeytanlaşmasına izin verilmez. Beynin her ürünü de söze dönüştürüp dışarıya yansıtılamaz. Üretilen bilgi sayesinde toplumlar kalkınır. Kendisine lazım olan bilgiyi üretmeyen toplumlar gerekli olan bilgiyi ithal ederler ki bu da toplumun bünyesine uymadığı için yönetim ve halk arasında sürekli krizler yaşanır. Despotik rejimler özgün ve özgür beyinleri sevmezler. Çünkü konumlarını ancak “uydu beyinler” sür gitsin(94 A’raf, 7/19-21;Taha, 20/115-123.) diyenler sayesinde devam ettirirler. Düşünen beyin sorgular. Bilgi acı verir, hem sahibini hem de başkalarını rahatsız eder.

      Firavun, statüsünü korumak kendisinden başka bir otoriteye inanmamaları için topluma baskı uygulayarak mevcut sistemi sorgulayanlara şöyle diyordu;“…Benden izin çıkmadan ona inandınız  ha! (…) Ellerinizi ve ayaklarınızı farklı yönlerden keseceğim ve sizi  hurma dallarına asacağım! Kimin azabının daha şiddetli, daha devamlı  olduğunu işte o zaman anlayacaksınız!98” Firavun’un tehdit  ettiği kişiler vahyi sihirden ayıracak bilgiye sahip kimselerdi. Sıradan insanlar değildi. Sıradan insanların sihirbazların sihrinin vahiy  mi yoksa sihir mi olduğunu bilme şansı olmayabilir.Toplumsal kalkınmanın en büyük problemi toplumun itici gücü olan âlimlerin düşünce özgürlüğüne sahip olmayışıdır. Hâlbuki Hz. Peygamber her halükarda fikir üretilmesini  ümmetinin âlimlerinden istemektedir. “Ümmetimin düşünsel ayrılığı rahmettir100” diyerek toplumun farklılıklar sayesinde   kalkınacağına dikkat çeker.

            Toplumsal çoğulculuğun varlığına tahammül günümüz dünyasının  bir gerçeği olmak zorundadır101 İslam medeniyetinin Rönesanssı   sayılan onuncu yüzyılın temel özelliğiğinin çok farklı kültürlerin birikimlerinden istifade etmek olduğu söylenir103(98 A’raf, 7/123; Taha, 20/714.2.)

             Farklılıklar ve Bilginin Üretilmesi,Çokluk ve çeşitlilik doğal ve tabii bir olgu olarak kabul edilmelidir.Kur’an-ı Kerim bu çokluğu bir bütünlüğe dönüştürmeden  çokluk içinde birlik, anlayışı etrafında örgüler. İlahi irade hiçbir  zaman bütün insanların tek tip olmasını dilemedi. “Hem, Rabbin dileseydi, bütün insanlığı bir tek ümmet yapardı; fakat [O, yollarını seçmekte kendilerini özgür bıraktı diye] hâlâ farklı görüşler benimsemekteler104” derken toplumda bütün insanların tek tipleştirilmesi değil, bütün insanların ve inanç guruplarının ortak yaşam alanı oluşturulması istenmektedir. İnsanların sadece sahip oldukları fikir ve düşünce yapıları değil anatomik yapıları; göz retinası, saçlarının kılları, terkibin en basit unsuru parmak uçları105 dâhil farklı ve özel olarak yaratılmışlardır. İnsanların kendisi gibi olana değil farklı olana ünsiyet etmesi fıtratının gereğidir. Evlilik aynı kutuplu erkek/erkeğe,  kadın kadınla değil, erkeğin kadınla yapılması doğallığın gereğidir. Aksi de fıtrata ve hayata negatif müdahaledir. . Ne var  ki Hz. Âdem’in çocuğu Kâbil kendisi gibi aynı fikirde olmayana tahammül etmeyerek yeryüzünde ilk akıtılan kanı (kardeşkanı)106  döken oldu. Eğer Allah bütün insanların aynı  fikirlere sahip ve aynı inanca bağlı olmasını irade etseydi ki bu onun için asla zor olmazdı o zaman zihinsel gelişme tamamen dururdu. “Beyin patronluğuna” soyunmak toplumun fikri yapısını dondurur.

            İslam fikir hayatında kendi “formatına uymayana” da saygı  gösterip çok değerli bir kültür dünyası inşa etmişlerdir. Çünkü  “Muttefekun Aleyh” ittifak edilen görüşler olduğu gibi “Muhtelefun Fih” farklı görüşler de hep saygı ile karşılanmıştır. Bütün insanların aynı fikirde olduğu bir dünyada aklın işlevselliğine vurgu yapmanın anlamı yoktur109. Hâlbuki Kur’an-ı Kerim, akıl kelimesinin “Âkıl” yani sizin  aklınız yok mu? Şeklinde ismi fail formunda hiç gelmemesi, hemen  hemen hepsinin siz “Aklınızı kullanmaz mısınız?”110 Formunda  gelmesi Kur’an’ın işlevi olmayan akıldan değil fonksiyonel akıldan  söz etmesi ona verdiği önemi gösterir. Her insanın anatomik olarak  farklı olması nasıl başkasını rahatsız etmiyorsa, hatta bir zenginlik  kabul ediliyorsa fert sayısınca aklın olması da bir zenginliktir.

         İlahi meşiet (dilemede)de akıl sahiplerini muhatap almaktadır. Hatta “…O  aklını kullanmayanları pisliğe/ricse kokuşmuşluğa mahkûm  eder111”(Yunus suresi 100.ayet) diyerek kokuşmuş,çürümüş112 ve iğrenç113 bir hayatın negatifliğine vurgu yapıp,akla yüklenen misyonun boyutuna dikkat çekmektedir.114

.          Kendi aklını kullanmayıp farklı fikir üretmeyenler başka akılların  ürettiklerini kullanmak zorunda kalırlar. Bu da toplumda “akıl tutulmasına” götürür. Toplumu; başkaları bizim için düşünsün,üretsin bize yeter anlayışına mahkûm eder. Böyle bir durumun(110 Bakara, 2/164, 170, 171; Maide, 5/58, 103; Enfal, 8/22; Yunus, 10/42, 100; Ra’d, 13/4; Nahl, 16/12, 67.111 Yunus, 10/100.) topluma ufuk açması ve toplumsal kalkınmaya katkı sağlaması söz  konusu değildir.

       Kur’an-ı Kerim; “Eğer Allah dileseydi hepinizi tek bir topluluk  yapardı; fakat size emanet ettikleriyle sizi sınamak için yapmadı: o halde hayırlarda birbirinizle yarışın! Topyekûn dönüşünüz Allah’adır;işte o zaman ihtilaf ettiğiniz şeyleri size bir bir haber verecektir115” diyerek insanların kendilerini iddialarıyla değil ispatıyla yani; ne olduklarından ziyade fikirleriyle ve ne ürettikleriyle anlam kazanacaklarını ayette dikkate verir. Evrensel mesaj hiçbir ferdi Allah’ın rahmetinden dışlamaz bütün insanlığı “hayır yarışına” davet  eder116. Hesap görücü olarak asıl otoritenin Allah olması gerektiğini insanların yapması gerekenin “değer” üretme olduğunu anlatır.

            Kur-an-ı Kerim; Allah’a, hesap gününe inanan ve Salih amel  işleyen herkesin mutlaka ödüllendirileceğini117 vurgulayarak bütün insanlık ailesini bir arada yaşama kültürünü temin ve tesis etmeye çağırır. Çünkü öteki “ben” in rakibi olarak değil “ben”i var etmeye  yarayan bir argüman olarak görülmelidir. Yoksa “Eğer Senin Rabbin dileseydi, dünyada ne kadar insan varsa hepsi imana gelirdi.Ama bunu irade etmedi. Şimdi sen mi, imana gelsinler diye insanları  zorlayacaksın?118”(Yunus 99) derken farklı olana karşı tutumumuzun şekline dikkat çeker.

Bir başka ayette: “Ey insanlar! Bakın, Biz sizi bir erkek ve bir  kadından yarattık ve sizi kavimler ve kabileler haline getirdik ki  birbirinizi tanıyabilesiniz. Şüphesiz, Allah katında en üstün olanınız, O'na karşı derin bir sorumluluk bilincine sahip olanınızdır. Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır119” (HUCURAT-13)derken insanların  birbirlerinden kalıtımsal olarak herhangi bir üstünlüğünün  olmadığı, insanların kavimler ve kabilelere dönüşmesi farklılıkların varlığının kabulünün ahlâki temelini oturtma, toplumdaki fertlerin eşitlik barış temelinde bir arada yaşamayı sağlamadır. Ayette geçen “Tearuf” tanıyabilme formunda geçmektedir. Bu da karşıdakini(115 Maide, 6/48.116 İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, s.203.117 Bakara, 2/62; Maide, 5/69.118 Yunus, 10/99.119 Hucurat, 49/13. )“tanımayı” gerektirir. Çünkü sağlıklı bir insani ilişki öteki insanlarla ilişkimiz onları “tanıma” temelinde gelişir, tanımlamakla değil.Herkes kendini nasıl tanımlıyorsa öyledir. . Fakat tanımak zorundadır. Hatta  kimse kimseyi din dışı ilan edemez. Bir insan kendi beyanı ile “Ben  Müslüman’ım” diyorsa Müslüman’dır. Müslüman değilim diyorsa değildir. İnsanları tanıma kendi beyanları ile mümkündür. Bu ilişki  biçiminde kuşkusuz “öteki” vardır; ama “öteki” tanımlama sonucunda  “ötekileştirilmemiş” ve bir “tehdit” unsuru olarak algılanmamış  olur. Herkes kendisi olarak kalabilmeli ve “öteki” ile beraber yaşamanın sevincini iliklerine kadar yaşayabilmelidir. Toplumda  hiç kimse kendini fazlalık veya ayrık otu olarak görmemelidir. Bütün insanlara “Adalet” ortak paydasında muamele yapılmalıdır. Ayet farklılıkları kültürel bir zenginlik olmakla beraber daha çok bunun bir “değer” olarak korunmasını istemektedir. Kâinattaki her bir renk, dil, desen, kavim ve kabilenin… Varlığı toplumun anlam dünyasına değer katar. Bunlardan herhangi birinin inkârı veya yok sayılması fıtratı inkâr anlamına gelir. Ayet insanların kimliği  üzerinden kin ve düşmanlık üretmenin yollarını kapatıp, kimlik üzerinden muhabbet ve sevgi üretmenin yol ve yöntemini göstermektedir.

                 Hz. Peygamber (s.a.v.) Bedir savaşı sonrası savaş esiri olanların Müslüman çocuklara okuma yazma öğretmelerini isteyerek farklı fikirde/müşrik olmalarının onlardan istifade edilmeyeceği yolunu tercih etmemiş bilakis toplumda üretebileceği fikirlerinin olmasına bakmış120. Hatta diplomasideki kabiliyet ve başarısından dolayı  Müslüman olmayıp “Müşrik” olan Amr b. Umeyye’yi Habeşistan’a göndererek diplomasi işlerinde çalıştırmış, müşrik birisinin sahip olduğu bilgi birikimden istifade cihetine gitmiştir121. Hicret esnasında henüz Müslüman olmayan Abdullah b. Uraykıt’ın maharetli yol rehberliği hususundaki tecrübesinden ve güvenilir olmasından  (120 İbn Sa'd, Ebu Abdillah Muhammed, et-Tabakatu'l-Kûbra, Beyrut, 1985, II/18; Ebu Ubeyd, Kasım b. Sellam, Kitabu'l-Emval, ter. Cemaleddin Saylık, İstanbul 1981, s.308.121 Hamidullah, Muhammed, İslâm Peygamberi, ter. Sâlih Tuğ, İrfan Yayınevi, İstanbul1980, 1/447.) istifade etmekten çekinmemiştir122. İslam tarihi boyunca da farklı  inanç mensuplarının sahip oldukları bilgi ve beceriden istifadeden  uzak   alınmamıştır123. Böyle bir anlayışın toplumun kalkınması ve açık toplum haline gelmesine katkı sağlamıştır. Komünist bloğundaki ülkelerin geri kalıp tutunamamasının bir sebebi de hem dünyaya kapalı oluşları hem de bütün toplumun tek tip fikir, bazen de  Çin de olduğu gibi tek tip kıyafet uygulamasıdır. İnsanların din, dil, ırk, kültür, mezhep ve inanç olarak farklı olmasına imkân tanıyıp ürettikleri ile kendilerini ispat ve ifade etmeleri halinde toplumsal kalkınmaya katkı sağlanmış olacaktır. Bütün bunlarla beraber toplumda sağlıklı bir çalışma ahlâkı anlayışı inşa etmenin toplumsalkalkınma için vazgeçilmez bir esas olduğunun da bilinmesi gerekir. 5. İnsan ve Çalışma Ahlâkı Yokluktan varlığa, varlıktan canlı olmaya, canlı olmaktan kendisine ruh üflenerek, üflenen ruh içinde akıl ve irade sahibi olması,akıl ve iradenin yol haritası olan peygamberler ve vahiyle tanışan124yeryüzünün en aziz varlığı insandır125. İnsan sadece kendisinden değil yeryüzünde bulunan diğer varlıklardan da sorumlu olarak yaratılmıştır. İnsan yaşadığı yerkürede hem üretirken hem de tüketirken ilahi iradenin çizdiği çerçeveye riayet etmesi gerektiği “İnsan  başıboş bırakılacağını mı sanır126? Fehvasınca hareket etmesi hususu kendisine sık sık hatırlatılması istenir127. “İnsanın tek sermayesinin alın teri128” olduğu geriye kalan bütün her şeyin “sahibinin129”

            Allah olduğu bütün her şeyin kendisine “emanet” olarak verildiği şuuru ile davranış sergilemesi insandan istenir. Çünkü sahip olunan malın “emanet” olma duygusuna ve bilgisine sahip(122 İbn Sa'd, et-Tabakatu'l-Kûbra, I/223-226.123 Öztürk, Levent, İslam Toplumunda Birarada Yaşama Tecrübesi, İnsan Yayınları,İstanbul 1995, 321-399; Gayrimüslim hekimlerin İslam toplumunda çalışmaları ve topluma katkıları hususunda bkz. Öztürk, “Abbasiler Döneminde Yaşayan Hıristiyan Doktorların İslam Toplumuna Katkıları”, İstem Dergisi, 2 (3), 2004, s. 72-73.124 İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, s. 543.125 “Gerçekten Biz Âdem evlatlarını şerefli kıldık.” İsra, 17/70.126 Kıyamet, 75/36.127 Zariyat, 51/55.128 Necm, 53/39.) olması halinde “Malı kendisini ölümsüz kılacak130” gibi davranmaz.Bütün bunlar insanın üretmeye bigâne kalmasına mani değildir. Çünkü insan çabası ve ürettikleri ile imtihan dünyasından ayrılacaktır.Hatta İslam’ın ibadet sistemine bakıldığında zekâtın ve haccın ifası ekonomik yeterlilikle ilgili görülecektir. Namaz ve oruç ta dolaylı olarak ekonomi ile ilişkilidir131

.            Kur’an-ı Kerim Cuma ibadeti için “Namaz tamamlanınca yeryüzüne  yayılın, işinize gücünüze gidin, Allah’ın lütfundan nasibinizi  arayın. Felaha ermenizi ümit ederek Allah’ı çok zikrediniz132”diyerek hayatın “kesintisiz ve sürekliliğine” dikkat çeker. (Cuma suresi 10)Toplumsal bir  ibadet özelliği taşıyan Cuma namazında ilahi “dergâha kalkan” ellerin namazdan sonra “toplumsal kalkınmaya” yönelik olarak çalışmaya uzanması yüce kudretin ısrarla “Yeryüzüne yayılın” emri  ile istediği bir davranıştır. Toplumsal kalkınmanın bu boyutunu  işlevsel hale getirmede “Din    örevlilerine” büyük görev düşmektedir.  Amerika’da din adamlarının toplumsal kalkınmaya katkı sağlamaları için ekonomik etkinliklere destekleri talep edilmektedir133

.      Kur’an-ı Kerim fertlerden iman etmesini istediği ayetlerde   inancın pratize olmuş hali olan “amel-i salih”e vurgu yapar. Hatta imandan sonra ikinci kategoriye ameli/çalışmayı koyarak çalışmaya   manevi bir derinlik katar. Bu da tıpkı ibadet gibi ferdin hayatında  çalışmaya bir “süreklilik” katar. Madde ve mana bütünlüğünün  inanç boyutundaki tevhidine / ayrılmazlığına / birlikteliğine vurgu  yapar. 134. İnanç ile boyanmış bir ekonominin sömürüden ve haksız kazançtan uzak olacağı muhakkaktır. İslam ile kapitalizmin en büyük farkı, kapitalizmin “homo economicus” telakkisinin İslam’a  aykırı olmasıdır. İslam insanı sadece ekonomiden ibaret görmez.(130 Hümeze, 104/3. 131 Atalay, Orhan, Kur’an-ı Kerim’de İnsan-Meta İlişkisi ve Çalışmanın Yeri, Yüksek Lisans Tezi, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Erzurum 1993, s. 88-89.) İnsana yön veren Allah’a kulluk şuurudur. İnanan insanın ticareti   ibadet, ibadeti de ticarettir135. Yani hayatı ahiret yörüngelidir.  Çalışmayı ve üretmeyi ifade eden amel kelimesinin “A-M-L”olarak gelmesi bedeni ve maksatlı bir faaliyet gayreti gösterirken136   aynı formun farklı kombinezonu olan “A-L-M” de zihni ve fikri bir  cehdin ürünü bir şeyi idrak etme, algılama olarak kendisini ilim  olarak gösterir137. Yine aynı kelimelerin “L-M-A” şeklinde ışık anlamına  gelip138 kalbi bir faaliyete karşılık olarak gelir. “M-L-A”  olarak gelmesi ise süratle139 gerçekleşmesi anlamına gelir. Bütün bunlar da gösteriyor ki insanın hayatında hem aksiyonun, hem zihni, fikri gayretin hem de kalbi faaliyetin bir araya getirilmesi ile  dengeli bir hayat kurulabilir. İnanan insan hayatında her halükarda  ameli-fikri-kalbi bir faaliyetin içerisinde olmalıdır. Hatta “Bir işi  bitirir bitirmez diğerine başla. Allah’a sığın boşluktan140(İnşirah suresi )” emri ilahisi  bunu gösterir. Yoksa insanlık kapitalizmdeki gibi emeğin  inkârı veya sosyalizmin sermaye inkârı handikabından kurutulamaz. Böyle bir ahlâk anlayışının ortaya konması halinde bütün insanlık  için “örnek ve dengeli ümmet olma141” örnekliği ile İnanan insanlar kendini gösterir. İnanan insanın temel özellikleri sayılırken “Onlar  zekât vermek için faaliyet içinde bulunurlar142” şeklinde formüle  edilir. Yoksa çözülen ve çöken sosyalizm hülyasından sonra pençesine düşülen kapitalizmden kurtarılmayı bekleyen insanlığın gideceği  son sığınağı da yitirilmiş olur. Bu da tüketerek alan el değil  üreterek veren el konumuna gelmek ile mümkündür143

              .ENDONEZYA NASIL MUSLUMAN OLDU: http://biriz.biz/hikaye/dh18.htm

               135 “Ey iman edenler! Sizi gayet acı bir azaptan kurtaracak, üstelik size çok kârlı bir ticaret sağlayacak bir iş bildireyim mi? Allah’a ve elçisi inanır, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla mücahede edersiniz. Eğer bilirseniz bunu yapmak sizin  için çok hayırlıdır.” Saff, 61/10-11.

         İnsanın kendisine rehberlik etmesi ve elinden tutması için gönderilen peygamberler hem manevi hem de maddi boyutu ile  örnek olmuşlardır. Her peygamberin bir sanatta, zanaatta mesleğinin olması, hem kendilerinin geçimlerini temin hem de insanlara  örnek olmaları içindir144.

     Müfessirler Hz. Davud (a.s.)’a demirin  yumuşatılıp, emrine verilmesi ve kendisine Allah tarafından zırh  yapma sanatının öğretilmesini şu İsrail’i olaya bağlarlar. Hz. Davud  (a.s.) İsrailoğullarının devlet idaresini yüklenince, ülkenin idari  gidişatını denetlemek amacıyla, zaman zaman tebdil-i kıyafet edip, halkın arasına çıkar ve devlet idaresi ve yöneticileri hakkında halka sorular sorardı. Onlar da onu överlerdi. Bir gün, insan suretinde bir  melekle karşılaşır ve ona Melik Davut hakkında ne düşünürsün”?der. Melek “Bir kusuru olmasa, Davut ne güzel bir kuldur” diye  cevap verdiğinde, Hz. Davut “Kusuru nedir?” dediğinde, Melek “O, devlet bütçesinden çocuklarına yedirmese, kendi el emeğini yemiş  olsa, faziletleri daha da artacaktır” diye cevap verir145 .  Bunun üzerine Davut (a.s.) Allah’a dua edip, kendisine bir zanaatın öğretilmesini talep eder. Cenabı Allah da ona zırh yapmayı  öğretir. Bundan sonra Hz. Davut (a.s.) zırh yapıp, satmaya başlar.  Elde ettiği kazancın bir kısmı ile aile geçimini sağlar, diğerini de  yoksullara infak eder. Kurtubi bu ayetten istidlal ile salih insanların el emeği ile geçinmeleri için bir zanaata sahip olmalarının zorunlu  olduğunu söyler146(Hz. Peygamber (s.a.v.) ”Allah’ım tembellikten sana sığınırım…147” diyerek üretmemenin bir musibet olduğuna dikkat çeker.

            Yine ümmetine üretmesini isterken geçmiş peygamberlerden bu  hususta şu örneği verir; ”Hiçbir kimse, asla kendi kazancından daha( 144 Hz. Nuh marangozdu, Hz. İbrahim manifaturacılık/bezzazlık yapardı, Hz. Davut  demirciydi zırh yapardı. (Bkz. Enbiya, 21/80) Hz. Süleyman emrinde cinleri çalıştırırdı. (Sebe, 34/12, 13, 14.) Hz. Musa çobanlık yapmıştır. Kasas, 28/27, 28. Hz. Peygamber (s.a.v) hem ticaret hem de çobanlık yapmıştır. Bkz. İbn Sa’d, Tabakatu’l-Kübra,1/125; Hamidullah, İslam Peygamberi, 1/46.145 Zemahşeri, Keşşaf, III/282; Razi, Mefatihu’l-Gayb, XXV/246; Nesefi, Medarik,III/319.146 El-Kurtubi, Ebu Abdillah Muhammed el-Ensâri, el-Câmi' li-Ahkami'l-Kur'ân,Daru'l-Fikr, Beyrut 1985, XIV/266. Çalışma için bkz. Atalay, Kur’an-ı Kerim’de İnsan-Metaİlişkisi ve Çalışmanın Yeri, s. 105-110.147 Müslim, Zikir 50; Ebu Davut, Vitir 32; Nesai, İstiaze 7.  ) hayırlı bir rızkı yememiştir. Allah’ın peygamberi Davut (a.s.) da kendi elinin emeğini yerdi148.” Davut (as)’ın hem peygamberlik hem

de üreten boyutuna dikkat çeker. Zekeriyya (a.s.) dülgerci idi149 Bütün bunlar insanlığın rehberleridir. İlahi metin bize de“…Onların yoluna, rehberliğine uyunuz…150” diyerek her hususta onların yol ve yöntemlerini edinmemiz gerektiğini ifade eder.”Göklerde ve yerde bulunan her varlık O’na muhtaçtır; her an O,Hayata ve varlığa dair her işe müdahildir151.” derken de ilahi ahlâkla ahlâklanmamızı isteyerek hayatımızın hiçbir karesinde boşluk olmamasını istemektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.) ”Allah sanat ve meslek sahibi olup üreten kulunu sever 152” buyururken ümmetinin  sahip olması gereken temel özelliğine dikkat çeker. Yine Hz. Peygamber (s.a.v.): ”Farz namazlardan sonra kazanç arama farzdan  sonra farzdır153” diyerek ibadetin üstünlüğünü ondan sonra hayatımızın üretmekle süslenmesi gerektiğini bize anlatır. Gönül dünyasına  kattığı değer ile beraber yaşadığı topluma da değer katması istenir. “Helal kazanç aramak Allah yolunda çarpışma gibidir. Helal kazanç peşinde iken ölen kimse bağışlanmış olarak ölür154.” Hakikati yarın ahirette Allah’ın huzuruna çıkarken nasıl bir yol izledi ğimizin hesabını yapmamız gerektiğini bize anlatmaya yeter.

           Hz. Peygamber (s.a.v.) gönderildiği toplumda emeğin ve üretmenin  kutsiyetine155 dikkat çekerek üreterek hem kendilerine hem  de topluma katkı sağlamaları hususunda insanları sürekli uyarmış,fakirliği de toplumun bünyesinden sökülmesi gereken zararlı bir  virüs gibi görmüştür156. Nitekim işi olmayan birisine günümüz ifadesi  ile “mikro kredi” yolunu göstererek şöyle bir çözüm üretmiş-(148 Buhari, Buyu’, 15; Enbiya 37.149 Müslim, Fezail 169.150 En’am, 6/90151 Rahman, 55/29.152 Acluni, Keşfu’l-Hafa, I/285.153 Taberani, Mu’cemu’l-Evsat, VII/272.154 El-Muttaki, Muntehâb-ı Kenzi'l-Ummal, 4/14.155 Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre,Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Malı uğrunda öldürülen kimseşehittir." Buhârî, Mezâlim 33; Müslim, Îmân 226. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet29; Tirmizî, Diyât 21; Nesâî, Tahrîm 22, 23, 24; İbni Mâce, Hudûd 21.

156 “Fakirlik neredeyse küfre yol açar.” Bkz. Acluni, Keşfu’l-Hafa, 2/141) tir. Bir gün peygamber efendimizin yanına, Medineli Müslümanlardan  fakir bir adam geldi ve yiyecek bir şeyler istedi. Efendimiz  ona: ”senin evinde hiç eşya yok mu?” diye sordu. Adam: ”var” dedi.

“Bir kısmıyla örtündüğümüz, bir kısmını yere serdiğimiz bir çul, bir de su kabımız var.” Resul-i Ekrem “onları bana getir” buyurdu.Adam çul ile su kabını getirdi. Peygamber efendimiz onları eline aldı ve etrafındakilere: “Bunları kim satın almak ister?” diye sordu. Sahabelerden biri onlara bir dirhem vereceğini söyledi. Hz. Peygamber:

“Artıran yok mu?” diye birkaç defa seslendi ve iki dirhem verene onları sattı. Parayı fakir sahabeye uzatarak: “Bunun bir dirhemiyle ailene yiyecek al. Kalan parayla da bir balta satın alıp bana  getir” buyurdu. Adamın getirdiği baltaya Efendimiz kendi elleriyle bir sap taktı ve ona şunları söyledi: “Haydi şimdi git; bununla odun  kes ve sat! “on beş gün çalış; ondan sonra yanıma gel!” fakir adam on beş gün sonra Nebi’nin yanına geldi. On dirhem kazanmış, bu  parayla kendine ve ailesine elbise ve yiyecek almıştı. Peygamber efendimiz buna çok sevindi ve ona şunları söyledi: “Dilenciliğin,kıyamet günü suratında bir leke gibi görünmesinden, böylesi senin için daha iyidir157.” diyerek üretmesinin hem insanların eline bakmaktan  kurtarır hem de ekonomik bağımsızlığını temin ederek hayatını devam ettirir. “Rızkın onda dokuzu ticarettedir158” ilkesi ahlâk ve karakter haline getirilirse toplumu üretir hale getirir ve toplumun ekonomik canlılığa kavuşmasının yolunu açar. “İçinizden  kim bana insanlara yük olmayacağına, onlardan bir şey istemeyeceğine dair söz verirse, ben de ona cennette olacağına garanti veririm159” hakikati ahirette mutluluğa açılan kapının dünyada üretmekten geçtiğini ifade eder. Allah bu dünyada “tekvini kanunlara” riayet ettikten sonra inanan veya inanmayan şeklinde kimseyi kayırmamaktadır160.

Hz. Peygamber (s.a.v.) üreten/dürüst tüccarı ahirette peygamber(157 Ebu Davut, Zekât 26; İbn Mace, Ticaret 25.158 Münavi, Muhammed Abrurrauf, Feyzu'l-Kadir, Mısır 1938, III/244.159 Tirmizi, Zühd 61.)

160 “Hepsine, dünyayı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de Rabbinin ihsanından  veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir.” İsra, 17/20. berler ve şehitlerle beraber olacakları müjdesini verirken161 “üreten  ele” olan bakışı, oldukça anlamlıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.) Sa’d b. Muaz ile tokalaşınca ellerinin nasır bağladığını gördü. Bunun neden kaynaklandığını sordu. O da “Ailemin geçimini sağlamak için kürek ve kazma ile çalışıyorum” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) onun elini öptü ve “Bunlar Allah Teâlâ’nın sevdiği iki eldir162” buyurdu. Hz. Peygamber (s.a.v.) bununla üreten elin ve emeğin saygıya layık olduğunu gösteriyor. Üreten el öpülür. Üretmeyen eller ise başkasının ellerini öpmek zorunda kalırlar. Bu övgüye  mazhar olan sadece bağ ve bahçede değil her türlü emeği, bilgiyi ve ticari faaliyeti içine alır.İmam Gazzali şöyle bir anekdot nakleder: İsa (a.s.) gördüğü  bir adama “Ne yaparsın?” diye sordu. Adam “İbadetle meşgul olurum”dedi. İsa (a.s.) “Geçimini kim temin eder?” diye sordu. Adam

“Kardeşim temin eder” dedi. İsa (a.s.) “Asıl âbid / ibadet eden kardeşindir desene” buyurdu163

Hz. Ömer “Sakın Oturduğunuz yerden, “Allah’ım, rızkımı ver” deyip durmayın. Biliyorsunuz ki, gök ne altın yağdırır ne de gümüş”  bir başka ifadesinde “Çoluk çocuğum için alış-veriş ettiğim yerde  ölmeyi başka bir yerde ölmeye tercih ederim164” diyerek insanlarda  yanlış tevekkül anlayışının önüne geçmenin formülünü ve yolunu gösteriyor. Yezid b. Müslime arazisini ağaçlandırıyordu. Bunu gören Hz. Ömer (r.a.) “Çok güzel yapıyorsun insanlara muhtaç olmamağa gayret et, hem dininin hem de insanların en kerimi olursun 165” şeklindeki üretken insana pozitif bakışı ve onu üretmek için  motive etmesi fertlerde çalışma ahlâkının meleke ve duygu haline gelmesine katkı sağlar. Abdullah İbn-i Mes’ud (r.a.): “Dünyasına ve ahiretine yarayacak bir işle meşgul olmayıp boş duran bir insanı görmekten hoşlanmam166” derken boş oturma alışkanlığının yoğun(161 Tirmizi, Buyu’ 4; İbn Mace, Ticaret 1; Darimi, Buyu’ 8.162 Serahsi, Ebu Bekir Muhammed b. Ahmed, Mebsut, ter. Heyet, İstanbul 2008,XXX/321. Naklen, Şevkani, el-Fevaidu’l-Mecmua, I/151.163 Gazzâli, İhya, II/62.164 Gazzâli, İhya, II/62.165 Gazzâli, İhya, II/62. 166 Gazzâli, İhya, II/62.) olduğu toplumun rahatsız edici olması gerektiğini anlatır.

                Mehmet Akif Ersoy şöyle der: “Biz tutmuş da mahlûkattan  bahs ediyoruz.

               Halık yok mu, Halık, işte o da keyfiyetini, suretini   tasavvur edemeyeceğimiz bir faaliyetle kâinatı idare edip duruyor!

          “…Her an o hayata ve varlığa dair her işe müdahildir167” derken  Allah her an bu kâinata hayat veriyor; her an bir şe’n, bir hadise vücuda getiriyor. Hallak-ı azimu’ş-şan kısa lakin bizim tahayyül  edemeyeceğimiz kadar kısa bir an için faaliyeti bıraksa bütün mevcudat alt üst olur168.” Bütün bunların fertlerde iş ve çalışma ahlâkına dönüşmesi toplumun kalkınmasına vesile olacağı muhakkaktır.Toplumsal geri kalmışlığın sadece toplumun ekonomik faaliyetini  değil inanç boyutunu da negatif anlamda etkilediğini Peygamber(sav)’in “Allah’ım küfre düşmekten ve fakirlikten sana sığınırım169”ifadelerinde görmek mümkündür.

Sonuç

             Toplumsal hayat insanlar için vazgeçilmez bir gerekliliktir.Toplu halde yaşamak insanı beraber yaşadığı fertlerle işbölümü  yapmaya mecbur bırakır. İnsan diğer canlıların aksine sahip olduğu her şeyi çalışarak elde etmek zorundadır. Bu da üretilen değerin değerli olması anlamına gelir. El emeği alın teri hayatın vazgeçilmez esası haline getirilmelidir. Yoksa üretmesi/vermesi gereken el, alan/tüketen haline gelir ki bu durum toplumsal bağımlılık halinialır. Toplumu da çağının öznesi ve kurucu unsuru olmasını değil  nesnesi haline getirir. Nesne halinde yaşamak insanı ve toplumu  fıtraten özgün ve özgür yaşamasını ve kendini ifade etmesini engeller.Taklit edilen değil, mukallit konumuna düşürür.Toplumsal hayatta sağlıklı bir gelişme ve kalkınmanın olmazsa olmazlardan önceliği de toplumdaki “ben” duygusu yerine “biz”anlayışının yerleşmesidir. Bunu sağlamada kutsalın manevi bir dinamikolarak hayata müdahil olması hem toplumsal barışı sağlama hem de kalkınmayı daha dengeli hale getirir. Çünkü batı kapitaliz-(167 Rahman, 55/29.168 Kara, İsmail, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi, İstanbul 1997, I/476.169 Ahmet b. Hanbel, Müsned, V/36.) minin ortaya çıkışında Protestanlık ahlâkının, Japonya’nın kalkınmasında

Japon ırkının üstünlüğünü önceleyen Şintoizm’in olduğu   söylenir.  Tarihi süreçte kurulan medeniyette asıl mayanın Kur’an’ın  “ilmi zihniyeti” olduğu aşikârdır. Bu zihniyet tarihi süreçte hep  bilgiyi ve ahlâkı öncelememiz gerektiğini bize anlatır. Ahlâki de ğerlerin aşındığı toplumların güçlü olmalarına rağmen tarih sahnesinden  çekildikleri bir vakıadır. Bilgi, insan toplumunun her gelişiminde  kök/esas olarak yerini almalıdır. Medeniyetimiz bilgi ile  izdivaç etmiş bir medeniyettir. Bilginin ahlâk ile hemhal olması  onu daha çekici hale getirir. İslam medeniyetinin Rönesansa katkı sı ve etkisi Müslümanların ürettiği bilgi sayesinde gerçekleşmiştir.

Bilgiyi “ilk öncelik” haline getirenlerin çağlarını okuma imkânına  kavuşacağı muhakkaktır. Bilginin de ancak “özgür” bir ortamda  üretilebileceği izahtan varestedir. Özgür ortamda üretilen bilginin  çalışma ahlâkını motive edeceği, bunun neticesinde insanların “ibadet  neşvesi” içinde çalışmaları gerçekleşir. Kur’an-ı Kerim’in sahip olduğu dinamizme, fikirden ziyade  aksiyona vurgu yapmasına, fikirlerin bir ütopya değil bir eylem  planı haline getirilmesini istemesine rağmen Müslüman toplumların  hali pür melalini izah etmek oldukça karmaşıktır. Bir başka alan  için Aliya İzzet Begoviç’in dediği gibi:”…İbadetleri temizlikle ve  daimi olarak zamana riayetle bağlantılı olan insanlar niçin temizlik  ve dakiklik örnekleri değildir? Yılda otuz gün kendilerini yiyecek içecekten  mahrum bırakan insanlar niçin bir disiplin örneği olmazlar?  Bazen acımasız ve katı olan bu on dört asırlık uygulamadan  sonra temizlik ve dakiklik ve disiplin nasıl olup da onların “ikinci  bir tabiatı” haline gelmemiş, hatta saplantı halini almamıştır? Bu iki  soruya tatminkâr bir cevap verebilecek olan kişi Nobel ödülünü  hak ederdi…170” derken toplumsal problemlerimizi niçin çözemedi ğimizin açmazlığına dikkat çeker. Toplumsal barış kalkınmanın dinamiğini oluştururken, savaş ve belirsizlik durumları tarih boyunca toplumun önünü tıkamıştır.

(İSLAM BU KADAR ÜRETİMİN MOTOR GÜCÜ İSE,MÜSLÜMANLAR NEDEN GERİDELER?  )

                 Gerilik  iki ana başlık altında değerlendirilebilir:Maddi ve insani gerilik!Maddi alanda geri olduğumuz malumdur ancak İnsani değerler olarak önde olduğumuz söylenebilir.

             Batının güdümünde ve çıkarları için çalışan insanların olması,İnsanları özgürleştirici ve geliştirmeye MOTOR GÜÇ OLAN İSLAMIN yasaklanması,hayattan dışlanması,İnanc ,fikir düşünce özgürlüğünün bazı liderlerce hükmetmesine engel olarak görülmesi,Kamu kaynaklarının ,insanların giyim kuşam özgürlüğünü yok edici şekilde harcanması,yanlış modernlik anlayışı gereği,enerjinin ve kaynakların yanlış yerlere,alanlara ayrılması ve kamu enerjisinin ve görevlilerinin enerji ve birikimlerinin yanlış yerlere kanalize edilerek ,doğru kalkınma hamlelerinin engellenmesi,üretim ve icatlar yapanların desteklenmek yerine hayatlarının zehir edilmesi ,görünmez bir elin:Buluş,icad yapan ve yeni fikirler öne sürenleri cezalandırması veya engellemesi,toplumda fikir ayrılıklarının körüklenerek enerjilerin bu alanlarda heba edilmesi,Darbeler:Ülke gelişme ve sanayileşme yoluna girdiğinde görünmez bir elin fikirleri veya menfeat vaatleriyle bazılarının tüm ülkenin ve insanların menfeatine kendi menfeatlerini tercih ederek ,gelişmeyi ilerlemeyi,insan hak ve özgürlüklerini tabular adına engellemesi,Süper beyinlerin üniversitelerden atılarak  atıl hale getirilmesi,ÜRETMEDEN VE TEFECİLİKLE PARA KAZANAN insanların,menfeatleri zarar görmeye başladığında ,halkı farklı yol ve yöntemlerle kışkırtarak kaos oluşturmaları böylece perde gerisinde ki çıkarcıların gemilerini yürütmeleri,Haçlı seferleri,hayalperest ve kandırılmışların bu ülkenin gerçeklerini bilmeden halkı ve devleti uçuruma sürüklemeleri,Düşmanların liderlik ve para vaatlerine kanarak devletini ve ülkesini satan ,satılık insanların bulunması geri kalmamızın sebepleridir.Ayrıca Batılıların ve haçlıların İslam ülkelerinin yeraltı ve yer üstü kaynaklarını ve insan gücünü sömürmeleri,Müslümanların dağınıklıkları,anlaşamamalarını sağlayan ırkçılık fikirlerinin körüklenmesi,Onların kaynaklarını hırsız ve sömürgecilere peşkeş çeken kandırılmış liderler.)

            170İzzetbegoviç, Aliya, Özgürlüğe Kaçışım, Zindandan Notlar, ter. H. Tuncay Başoğlu,  İstanbul 2006, s. 301-302. Haçlı seferlerinin oluşturduğu olumsuz şartlardan dolayı İslam  dünyasında bilginin bütün alanlarında bir  uraklamanın yaşandığı  bir gerçektir. Günümüzde de, geçmişte ilmin merkez üssü görevini  gören İslam dünyasının bazı merkezleri silahların susmadığı  mekânlar haline gelmesi toplumsal kalkınmanın önünü tıkayan  başlıca amiller olmaktadır. Farklı inanç, dil, mezhep ve fikir guruplarını  bir arada yaşatamayan toplumların sağlıklı bir kalkınma ger- çekleştirmesi zor olsa gerektir. İlahi irade herkesi herkese muhtaç  halde yaratmış. Müstağni davranan bir benliğin ekonomik imkâna  ve kalkınmışlığa sahip olsa bile yer kürede huzur bulması mümkün  görünmemektedir. Ürettiğini başka canlı varlıklarla paylaşması onu  Firdevs’e aday hale getirir.  Batıdaki kalkınma çabasında sahip olduğu kültürü ihraç etme  ve kullanılan teknolojinin kendisi dışındaki ülkelere vermekten  kaçınmadığı bir gerçektir. İslam dünyasının aşağılık kompleksine  kapılmadan batının üstünlüğünden ziyade kendi farklı oluşunu  bilme bunun da tabii bir süreç olduğunu kabullenmek zorundadır.

                          Müslümanların kendine özgü ve özgün, insanın Yüce Allah’a iyi bir  kul olma endeksli bir kalkınma modelini geliştirmesi gerekir. Yoksa  kapitalizmin insanı egoist ve sadece tüketen bir “mahlûk” haline getiren anlayışını durdurma imkânı olmaz. Hâlbuki bütün semavi  dinlerin peygamberlerin manevi mirasını yeniden inşasına ihtiyaç  vardır. Çünkü dünyanın bir köşesinde daha çok yediği için ölen  insanların varlığına karşın, bir başka bölgede bir bardak su, bir tas  çorba, bir tane hap bulamadığı için ölüm-kalım mücadelesi verenlerle  dolup taşmaktadır. Ünlü düşünürün "Umuyoruz ki yakın bir  gelecekte, modern bolluk dönemi ve bilimdeki son gelişmelerin  yarattığı "ruhsal boşluğun" farkına varılır ve modern toplum artık  dikkatlerini yeniden hayatın "felsefi ve ruhsal yönüne" çevirir. Böylece  insanların şu anda sahip olduğu ve hatalı bir biçimde kontrol  ettiğini sandığı gücün yerine, toplumsal olarak insanları daha birbirine  bağlayıcı yeni ahlâki kriterler ortaya çıkabilir” sesine kulak  verilir de mana yüklü demokrasi arayışına girildiği bir dönemde  mana yüklü bir kalkınma modeli gerçekleştirilmiş olur. Yoksa insanlığın  son arayışı da sonuçsuz kalacaktır.(Kaynaklar:   Aydın, Mehmet Sait, “Kalkınmanın Kültürel İmkânları: Kalkınma ve Dini,Hayat”, Üçüncü 1000’e Girerken Türkiye, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları,Ankara 2000. Aydıner, “Türkiye’nin Çağdaşlaşma Serüveni”, Eylül Cumartesi, 2007.    157 Ebu Davut, Zekât 26; İbn Mace, Ticaret 25.158 Münavi, Muhammed Abrurrauf, Feyzu'l-Kadir, Mısır 1938, III/244.159 Tirmizi, Zühd 61.160 “Hepsine, dünyayı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de Rabbinin ihsanındanveririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir.” İsra, 17/20 161 Tirmizi, Buyu’ 4; İbn Mace, Ticaret 1; Darimi, Buyu’ 8.162 Serahsi, Ebu Bekir Muhammed b. Ahmed, Mebsut, ter. Heyet, İstanbul 2008,XXX/321. Naklen, Şevkani, el-Fevaidu’l-Mecmua, I/151.163 Gazzâli, İhya, II/62.164 Gazzâli, İhya, II/62.165 Gazzâli, İhya, II/62.166 Gazzâli, İhya, II/62.   )

Bu haber 775 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

HAKLAR VE ÖZGÜRLÜKLER

VEDA HUTBESİNDE Kİ İNSAN HAKLARI

VEDA  HUTBESİNDE Kİ İNSAN HAKLARI VEDA HUTBESİ VE DİĞER İNSAN HAKLARI BİLDİRGELERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI

İSLAM DA ORGAN BAĞIŞI

İSLAM DA ORGAN BAĞIŞI ORGAN BAĞIŞI VE DİN

HZ.MUHAMMED (S.A.V)

GALERİ

SİTE İSTATİSTİKLERİ

Kategori 57
Haber 1102
Yorum 115
Haber Okuma 2134891
Editör 12


RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi